Cenevre’nin Kalbinde Dönen Karanlık İşler

karanlik isler top

 

Karanlık İşler” varacağı noktayı ilk bölümünden işaret etmiş olsa bile gizemini ve temposunu yitirmeyen; güçlü bir eser.

Hepimiz Mary Shelley’nin “Frankenstein“ını biliriz. 1818 yılında İngiltere’de yayımlanan bu roman günümüze dek bir tür korku fenomeni olmayı başarmıştır. Kadavra parçalarını birleştirip bir canavar yaratan dahi Doktor Victor Frankenstein’ın hikâyesi, kuşkusuz korku edebiyatının ilk ve en güçlü adımlarından bir tanesidir.

Bir canavar yaratmak istememiş olmasına rağmen, eserinin gözlerinin önünde bir canavara dönüşmesini izlemek zorunda kalan zavallı Victor Frankenstein’in gençlik dönemi de pek o kadar aydınlık değil.

Çocuk/genç edebiyatının önemli yazarlarından Kenneth Oppel’in kaleme aldığı “Karanlık İşler”, Victor Frankenstein ve ikiz kardeşi Konrad; uzaktan kuzenleri Elizabeth ve dostları Henry’nin gençlik yıllarına; Frankenstein ailesinin aile olduğu yıllara değiniyor.

Henüz Fransa’nın devrimle çalkalandığı yıllarda, Frankenstein Ailesi Cenevre’nin dışında bir şatoda yaşamaktadır. Yoğun olmasa da gotik mimarisini hissettiren şato, Frankenstein ikizlerinin büyüdüğü ve hayal kurduğu dünyanın görünmez sınırlarıdır. Daha önce hikâyesi anlatılmış bir karakterin gençliğine indiğimizde; karakterin ulaşacağı noktayı kesin olarak bildiğimizden bu yolculuk pek de keyifli olmayabilir. Fakat “Karanlık İşler” varacağı noktayı ilk bölümünden işaret etmiş olsa bile gizemini ve temposunu yitirmeyen; güçlü bir eser.

Kitap bir tiyatro oyunun sahnelenmesiyle başlıyor. Canavarı alt eden Victor, canavara soruyor:

“Neden yalnızca bana saldırdın?”

“Çünkü o sensin,” diye fısıldadı, “gerçek canavar.”

İyi yetişmiş Frankenstein ikizi için ağır bir replik. Fakat oyunun devamında kardeşini öldürmeye kalkan Victor’un ağzından şu sözler dökülüyor:

“Hiçbir ikiz birbirine tamamen eşit olmamıştır. Tek bir bedenden dünyaya gelmiş olsak da, biz bir değiliz kardeşim. Çünkü sen benden iki dakika önce doğdun. Annemizin karnında bile benden çaldın.”

Oyun bittiğinde kardeşine sarılıyor. Tüm bunların arkadaşları Henry tarafından yazılmış bir oyundan daha fazlası olduğunu düşünmüyor. Kimse düşünmüyor. Ve sonra değişim başlıyor.

“İkizim, ’Ne mütevazı bir emel,’ dedi. ’Victor sadece bir Tanrı olmak istiyor.’

Gülerek onun göğsüne dirsek attım. ’Büyük beklentilerim ve ve yüce amaçlarım var. Ve eğer gezegenler arası yolculuk edemezsem… O zaman bir şeyler yaratırım; tüm insanlık için faydalı olacak olağanüstü, büyük bir eser.’”

Victor henüz daha çocukken bile büyük bir eser yaratmanın hayalini kuruyor. Ve biz yıllar sonra yaratacağı canavarın bilincinde, hikâyeye devam ediyoruz. Çünkü yazar bize; cevabını bildiğimiz o tek soru yerine; bambaşka sorular yöneltiyor.

Kitap simya üzerinden gidiyor. Hiçbir bilim dalının kabul etmediği; fakat kimi zaman insanı kendisine mecbur bırakan, sonrasındaysa aklını alan simyanın. Kitabın geçtiği dönemde tıp gelişmekte olmasına rağmen, simya için safsata yahut kara büyü tanımlamaları kullanılıyor. Frankenstein ailesinin taşı altına çevirmeye ihtiyacı yok. Onlar sadece kısa süre sonra yatağa düşecek oğulları Kondrad’ın iyileşmesini istiyorlar.

İşte Victor da simya ile burada tanışıyor. Çünkü Konrad’ın hastalığına bir türlü çare bulunamıyor.

“Ve bir an için onun üzerinde çalıştığı, bir kitap değil de canlı bir bedenmiş ve kâğıtların yerini, atan iç organ, uzuv ve kan almış sandım. Gördüklerime inanamayarak yeniden gözlerimi kırptım. Ne var ki -ve en tuhafı ve iğrenci bu değildi- kitaptan bir mezbahanın, iç organların ve sakatatların kokusu yayılıyordu.”

Victor, Elizabeth ve Henry; Konrad için o dönem yasak bir ilim sayılan simyanın peşine düşüyor ve Cenevre’de Polidori adında bir simyacıyla Konrad’ı ayağa dikeceğini umdukları Hayat İksiri üstüne çalışmaya başlıyorlar.

Üç bileşenli iksirin gizemleri çözülürken kahramanlar da tek tek bu bileşenlerin peşine düşüyor.

Hikâye örgüsü olarak klasik denebilecek bir tarza sahip olsa da Victor’un ağzından dinlediğimiz olaylar pek de gitmesi gerektiği gibi gitmiyor. Bileşenlerin peşinde yaşanan maceralar; belki de kitabın en hafif tarafı. Çünkü diğer tarafta bütün iç çatışmalara rağmen doğmaya çalışan bir aşk ve yaşanmakta olan bir trajedi var. Kitabı benim için değerli kılan taraf daha çok, kazanmasına rağmen kaybeden bir karakterin; çarpıcı ruh hali.

Diğer karakterlerde Victor’un derinliğini görememiş olsam da, çatışmaların doğru zamanlarda ve yeterince güçlü kurulduğunu söyleyebilirim. Değişen ve gelişen ana karakterimiz Victor; bu doğru. Fakat diğer karakterlerin büyük oranda yalnızca bir etiket olarak kalması kitabın zayıf yanlarındandı.

Temponun ustaca ayarlandığının altını çizmeli. Hatta sadece bunun için Kenneth Oppel’ın diğer kitaplarının peşine düşmüş bulundum. Son seksen sayfada roman vites değiştirip ruhundaki kaosu zirveye başarıyla çıkartabilmiş. Gerilimi hem aksiyon hem de karakter üzerinden böyle kuvvetli vermek kolay bir iş değil.

Kitabın mizahı içinse dozunda demek en doğrusu.

“’Kıpırdama!’

’Kıpırdamadan duramıyorum! diye haykırdım. ’Kolumu yiyor!’”

Frankensteinlarla alâkalı bir kitapta ancak bunlar bizi güldürebilirmiş gibi geliyor.

“Frankenstein’in Çıraklık Dönemi” başlıklı seri iki kitaptan oluşuyor. Serinin ikinci cildi “Such Wicked Intent” henüz Türkçeye çevrilmedi. İthaki Yayınları’ndan yayımlanan eserin kapak tasarımı Şükrü Karakoç’a, çevirisi Sima Özkan’a ait. Ne yazık ki kitapta zaman zaman can sıkan boyutlarda imla hataları var. Dilerim “Karanlık İşler”, eğer yaparsa bir sonraki baskılarda daha sağlıklı bir düzeltiden geçmeyi başarır ve İthaki Yayınları, kötü alışkanlıklarından kurtulup serinin ikinci cildi “Such Wicked Intent”ı basar. “Frankenstein’in Çıraklık Dönemi”, tamamlanmayı hak edecek denli güçlü bir ilk kitaba sahip.

Bir Yorum Yap