Dr. Moreau’nun Adası | İnceleme

Selamlar,

Son kitap incelememin ardından hayli zaman geçmesinin üzerine, bu açlığımı dindirmek için yeniden oturdum bilgisayar başına. Aslına bakarsanız bu geçen zaman içerisinde bir incelemeye gitmeyiş nedenim okuduğum kitaplara tam olarak hak ettikleri ilgiyi gösteremememden kaynaklanıyordu. Malum okul, dersler… Gündelik yaşantının çalkalantıları arasında verimli kitap okumak benim için epey zorlaştı.

En nihayetinde zincirleri kırdım ve gösterdiğim ilgiyi fazlasıyla hak edecek bir kitaba başladım: “Dr. Moreau’nun Adası”

Kitabın yazarı Herbert George Wells. Bilim kurgu meraklılarının aşina olduğu bir isim olsa gerek. Bu türle pek içli dışlı olmadığım için, Wells benim açımdan tamamen yeni bir dünyaydı. Yazarın eserleri arasında “Zaman Makinesi”, “Görünmez Adam” (Şu sıralar çizgi romanı da çıktı), “Merihliler Yeryüzünde”, “Ayda İlk İnsanlar” gibi bilim kurgu otorileri tarafından kült sayılan kitaplar da var.

Ben daha önce İthaki Yayınları’ndan çıkan “Kızıl Oda” adlı öykü derlemesini okumuş ve bu farklı tarzı oldukça benimsemiştim. Wells’i bir de romanlarıyla denemek istediğimde, şans eseri karşıma bu kitap çıktı. Hiç bekletmeden edindim tabii ki.

Kitap hakkında anlatmak istediğim pek çok şey var, ancak kitabı okumak isteyecek arkadaşların tadını tuzunu kaçırmamak için kitabın konusu hakkında sadece kısa bir bilgi vereceğim.

Edward Prendick bir gemi kazası sonucu, Pasifik Okyanusu’ndaki volkanik bir adada bulur kendisini. Kazadan hayatını kurtaran Montgomery, bu adada Dr. Moreau’nun deneyleri için çalışmaktadır. Dr. Moreau ise yaptığı deneyler nedeniyle toplumdan dışlanmış bir bilim adamıdır. Doktorun adada yaptığı çalışmalar da en az karada yaptıkları kadar korkunçtur. Tıpta açımlama olarak bilinen eylemi size tam sınırlarıyla anlatacak yetkinlikte değilim. Sanırım yine de denemem gerekiyor. Açımlama kesip biçerek canlı dokuları, organları bir canlıdan başka bir canlıya aktararak yeni bir yaratıma gitme olarak açıklanabilir. Kitaptaki örneklerden birisi aynen şu şekilde:

“Cezayirli hafif piyade askerlerinin yaptıkları gergedan fareleri de düşünülebilir- normal bir farenin kuyruğundan alınan bir parçanın burnuna nakledilmesi ve orada iyileşmesini sağlanmasıyla üretilen canavarlar…”

Yani Doktor’umuz plastik cerrahiye hayatını adamış birisi. Lakin onun yaptığı, yalnızca bir hayvandan başka bir hayvana organ aktarmak değildir. Dr. Moreau adasındaki hayvanlardan insan üretmek istemektedir. Ve bunda da kısmen başarılı olduğu söylenebilir. Zira adada Sırtlan Domuz Adamlar’dan, Kurt Adamlar’dan, Köpek Adamlar’dan bol bir şey yok.

Edward Doktor’un yaptığı şeyi fark edince ona şiddetle karşı çıkar. Hatta ilk başta adadaki Hayvan İnsanlar’ı öncesinde insan sandığından dolayı, kendi hayatı için bile endişe eder. Durumu çabucak anladığındaysa, elinden bir şey gelmeyeceğini fark eder. Adaya ayak uydurmak zorundadır.

İşte tam bu noktada Wells’in yaratıcılık gücü had safhaya ulaşıyor. Benim kitapta en çok hoşuma giden şeylerden birisi Hayvan Adamlar’ın düzeni sağlamak için koydukları ‘Kanun’. Daha doğrusu Hayvan Adamlar’ın uygulamakla zorunlu olduğu…

Kanun’u biraz açmak istiyorum izninizle… Dr Moreau’nun yarattığı hayvan-insan karışımı varlıkların çoğu bizim gibi iki ayak üzerinde duran, konuşabilen, kısmen düşünebilen, duygulanabilen, korkan şeyler. Kimisi bir sırtlanın yüzünü ve yahut maymunun bedenini andırsa da; genel olarak aşırı derecede çarpık bir insan kılıfına sahipler aynı zamanda. Doktor her deneyde üzerine biraz daha koyarak insana daha fazla yaklaşmak istemektedir. Bu nedenle önceden ürettiği ‘insan denemeleri’ için adanın iç tarafında bir kamp yaratmıştır. Hayvan Adamlar bu kampta Doktor ve yardımcısından (onlara ‘kamçılı adamlar’ diyorlar ve Doktor’un deneylerini yaptığı eve de ‘acılar evi’) ölesiye korkmaktadırlar. Ve işte bu noktada ‘Kanun’ devreye giriyor.

Kanun Söyleyicisi’nden Kanun’un onlarca kuralından yalnızca birkaçı:

“Dört ayak üstüne inmemek; Kanun budur. Biz insan değil miyiz?”

“Suyu emerek içmemek; Kanun budur. Biz insan değil miyiz?”

“Balık ya da et yememek; Kanun budur. Biz insan değil miyiz?”

“Başka insanları kovalamamak; Kanun budur. Biz insan değil miyiz?”

Şimdi de kamçılı adam yani Doktor için dediklerinden birkaç alıntı yapalım:

“Onunkidir Acının Evi.”

“Onunkidir yapan El.”

“Onunkidir yaralayan El.”

“Onunkidir iyileştiren El.”

“Onundur çakan şimşek.”

“Onundur derin, tuzlu deniz.”

Bu kurallara uymak ‘Kanun’dur. Ve Kanun’a uymamanın cezası her daim ağır olmuştur. Hayvan Halkı bunun bilincinde olduğu için Doktor’dan korkmaktadır. Siz de bunlardan yola çıkarak Hayvan Halkı’nın nasıl bir sistem içerisinde yaşadığı hakkında biraz fikir edinmişsinizdir sanırım. Bu fikirlerin günümüz ile benzeştiğini de fark etmişsinizdir belki. Wells’in alt metin olarak kondurduğu eleştiriler kitaba gerçekten ayrı bir tat katıyor.

Konuya devam etmek gerekirse Edward, hırslarından kör olmuş bir Doktor’un, acımasız kurallarıyla Kanun’un, özlerini asla unutmayan Hayvan Halkı’nın ve alkolik asistan Montgomery’nin arasında bir başına, aklına mukayyet olma mücadelesi veriyor.

Wells’in sağlam kalemi, karakterin psikolojisini de çok iyi işlemiş. Bir alıntıyla bu durumu iyice gözlerinizin önüne sermek istiyorum. İşte kitapta beni fazlasıyla etkileyen paragraflardan biri:

“Çığlık dışarıda daha da şiddetli duyuluyordu. Sanki dünyadaki bütün acılar bu çığlıkta ses bulmuş gibiydi. Yine de böyle bir acının yan odada çekiliyor olduğunu bilsem ve bu sessiz bir acı olsa, öyle inanıyorum ki –o zamandan beri düşünüyorum bunu– buna çok daha kolayca katlanırdım. Ancak acı, bir ses bulup sinir uçlarımızı titrettiğinde bizi eline geçiren bu acıma duygusunu hissederiz. Parlak gün ışığına ve insanı yatıştıran deniz meltemiyle dalgalanan ağaçlara rağmen, kareli taşlardan yapılmış duvarın içindeki evden gelen sesleri duyamayacak kadar uzaklaşana dek, bütün dünya, ortalıkta savrulan kara ve kızıl hayallerle titreşen bir karmaşa olmaktan çıkamamıştı.”

Yazar insanın içyüzünü öyle iyi tanımış ki yer yer yaptığı bu tanımlamalarla aynı zamanda okurken sorgulatmayı da başarıyor.

Kitapta ilgimi çeken olaylardan birisi de doğanın bilime karşı her zaman üstün olduğuydu. Aslında kitabı renklendiren olaylar zinciri de doğanın üstün gelmeye başlamasıyla alevleniyor. Doğayla oyuna girişmenin ne denli tehlikeli olduğu çok net bir şekilde gözler önüne seriliyor.

Çünkü Hayvan Adamlar içlerindeki öze geri dönerken bilim henüz bunu durdurabilecek seviyeye ulaşmış değil.

Paylaşmak istediğim son anekdot ise, kitabın sonundaki “Notlar” kısmından:

“…Bilimsel bir birikimi olmayan bir okur için tuhaf görünse ve bu öykünün ayrıntılarının güvenirliğine pek bir şey eklemese de, canavarların –hatta belki de yarı insan canavarların– yaratılması açımlamanın sınırları dâhilindedir.

Beni yazara hayran bırakan asıl olay buydu işte: Adada bahsedilen her olay, gerçekleşmesi mümkün olan şeyler…

Etkileyici olmak için daha ne gerekir ki? “Dr. Moreau’nun Adası” tam anlamıyla bir bilim kurgu…

Kitabın çevirisine gelirsek, pek de beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Özensiz cümleler, gırla kulak gıcıklatmakta. Acaba orijinali mi böyle, yoksa çeviriden mi kaynaklanıyor diye çok düşündüm. Ama Wells’in bu kadar basit bir anlatıma düşeceğini sanmıyorum. Kitabı İngilizceden dilimize çeviren Ali Kaftan. Redaksiyon ise Ümit Kayalıoğlu’na ait. Ki ben düzeltiyi de en az çevir ikadar kötü buldum. Kitap boyunca bütün “bir şeyler”in birleşik yazılması, sanırım bunda önemli bir faktördü. Onun dışındaki benzer hatalar da beni Ümit Bey’den soğutan sebeplere örnek olabilir. Kitap İthaki Yayınları’ndan 2001 yılında çıkmış. İthaki’nin bu kadar başarılı bir kitaba, böylesine az özen göstermesini epeyce yadırgadım. Ama yapacak bir şey yok.

Son sözlerim, benim gibi bilim kurguyla pek içli dışlı olmayan ama yine de bu türü merak edenlerin rahatlıkla okuyabileceği; sağlam kurgu, alt metin ve önermeli, başarılı bir kitap. Türün hayranları da zevkle okuyabilir pek tabii.

Keyifli okumalar!

Bir Yorum Yap