Güneşin Dönmeyi Bıraktığı Başka Bir Dünyaya Merhaba!

zeplin top

“Muğlak bir durum, sahipsiz bir ülke olan alacakaranlıkta çok zamanımız geçiyor. Işığın tekinsiz ve melankolik bir niteliği var. Zannediyorum bu hal benim yazdıklarıma da sızdı; hem tekinsizlik ve melankoli duygusuyla hem de güneşin dönmeyi bıraktığı başka bir dünyaya adım atma hissiyle.”

Karin Tidbeck, verdiği bir röportajda güneşin dönmeyi bıraktığı bir dünyadan bizlere uzanan yolculuğunun sınırlarını çiziyor. Öykülerindeki yitiklik duygusu doğup büyüdüğü alacakaranlıklar ülkesi İsveç’ten kaynaklı. Ki benim de kitap boyunca aklımda hep İsveç vardı. Kilometre kareye düşen insan sayısı, tekinsiz sokakları, uzun süren geceleri, mitolojisi ve fazlası. Yaşadığı toprakların pusuyla örülmüş on üç öykü var bu kitapta. Hepsinden az da olsa bahsetmek istiyorum.

 Beatrice. “Doktor Franz Hiller bir zepline âşık oldu.” cümlesiyle açılıyor. Hırslı bir hikâye. Franz, bir buhar makinesine âşık olan Anna ile tanışıyor. Anna, Franz’a göre nispeten daha şanslı. Beatrice’den istediği cevabı bir türlü alamayan Doktor Franz’ın yanında, Anna’nın şişen karnı yüreğini dağlıyor. Sevgi tanımını genişleten buruk bir öykü.

 Ove Lindström İçin Bazı Mektuplar. Kızından ölen babasına dökülen mektuplardan oluşuyor hikâye. Beatrice’den sonra kitap giderek daha fazla tekinsizleşmeye başlıyor. Arada ivme alçalsa da bu öykü ve bunun gibi birkaç öykü okuru sezdirmeden germeyi son derece iyi başarıyor. Eşini ve çocuğunu terk eden ve sonrasında kendisinden hiç haber alınamayan bir anne var. Harika bir babayken zamanla alkole bulanan ve kızından kopan bir baba. Hikâye bu dizi draması içerisinde öyle bir gelişiyor ki kendinizi okumak zorunda hissediyorsunuz. Aslında gelişen şey tam olarak hikâye de değil, ruh hali ve atmosfer. Şu alıntıyla kendimi daha net açıklayabileceğime inanıyorum:

“Küçükken, camdan dışarı bakarak saatlerce oturabilirdim. Bu, belli bir müzik yüzünden, ya da alacakaranlık olduğu için veya ışığın belli bir açıyla gelmesi dolayısıyla olabilirdi. Göğsümde bir his vardı, bir kıpırtı. O zaman kelimelerle ifade edemiyordum. Ama oralarda bir yerde bir şeyler olduğunu biliyordum. Dünyada bir delik vardı. Ve oraya gitmeye dair bir özlem… Hâlâ o özlemi duyuyorum ama eskiden olduğu kadar kahretmiyor beni. Şimdiye kadar öyleydi. Buranın ışığında o özlemi çiçeklendiren bir şey var.”

Karin-Tidbeck 2

 Bayan Nyberg ve Ben. Bir çeşit geçiş hikâyesi gibi. Dört sayfalık bu kısa öyküde Bayan Nyberg’in yetiştirdiği bir bitkiyi izliyoruz:

“‘Seni ben mi yetiştirdim?’

Yanıt olarak başını aşağı yukarı salladı.”

 Rebecka. Kitabın müthiş öykülerinden birisi. Ciddi duygusal problemler yaşayan Rebecka ve onun tek arkadaşının hikâyesi.

“Başkalarını inciten insanlar, hayal gücü en yüksek olanlardır.”

Sürekli intiharın peşinde olan Rebecka, ölemedikçe herkesi; her şeyi ve hatta Tanrı’yı bile suçlamaya başlıyor. Bu suçlayışla girdiği sorgu hem düşündürücü hem de sorgunun sonucunda harekete geçtiği eylemle yıkıcı bir boyut alıyor.

Herr Cederberg. Yine bir geçiş öyküsü. Hikâyeleri böyle değerlendirmek doğru mu bir türlü emin olamıyorum. Fakat kitap içindeki işlevsel gücü daha çok geçişmiş gibi geliyor bana. Fiziği nedeniyle yabanarısına benzetilen Herr Cederberg’in kendisiyle dalga geçenlere hayal gücüyle verdiği ders.

 Arvid Pekon Kim? Kitabın fikir olarak en özgün öykülerinden. Genelde öykülerinin atmosferi ya da karakterlerin sarsıcı ruh halleriyle öne çıkan Karin Tidbeck bu öyküsüyle ne kadar yaratıcı olabileceğini de göstermiş. Kafkavari bir dünyada geçen öyküde kahramanımız Arvid, bir resmi kurumda operatörlük yapmaktadır. Bu kurumda, hattaki insanların istediği kişiyi telefona bağlamakla mükellefsiniz. Tek farkı bir kişiyi gerçekten de telefona bağlamıyorsunuz. Bir anda o kişiymiş gibi konuşmaya başlıyorsunuz. Ve Yurttaş 1297 hatta bağlanana kadar her şey gayet tıkırındadır. Polonya’nın ünlü film okulu LODZ öğrencilerinden Patrik Eriksson tarafından kısa bir filme de uyarlanmış bu öykü. Filmin fragmanına şuradan ulaşabilirsiniz.

Brita’nın Tatil Köyü. Kitabın tuhaf öykülerinden birisi. Brita Teyze’nin tatil köyüne giden bir yazarın hikâyesi. Tatil zamanlarının dışında sessiz sakin olması beklenen bir köyde, yeni bir esere başlamaya çalışan kahramanımızın ruh hali bana biraz Karin Tidbeck’i anımsattı.

“Artık daha karanlık olacak, dedi Sigvard. Gözyaşlarına boğuldu. Evet, diye yanıtladım. Ama bu niye o kadar kötü olsun ki? Bana ölümü düşündürüyor, dedi.”

Rengeyiği Dağı. Sabır isteyen bir öykü. Bu tanımı aslında “Zeplin”deki birkaç öykü için daha kullanabilirdim sanırım. Ama beni en zorlayanı bu oldu. İsveç mitolojisiyle doğrudan buluştuğumuz bu öyküde vitter ile tanışıyoruz. Nükleer kışla yaklaşan kıyamet için geriliyoruz. İki kardeşin diğer yüzlerini görüyoruz. Tercih edilmeme ne kadar güçlü bir sessizliğe sebep olabilir? Kıskançlık hissi soğuk iklimlerde daha mı farklı işliyor? Güçlü sorular bunlar. Eklemek istediğim bir şey daha var. Nükleer kış tanımıyla hikâye, kafamdaki Donnie Darko evreniyle temas etti. İzahı biraz zor ama dikkatli okurlar ve izleyiciler tanım/his boyutunda demek istediğimi anlayacaktır. Ya da belki sadece bana öyle gelmiştir.

Norveç Böğürtleni Reçeli. Hüzün. Tek kelimeyle anlatmam istenseydi hüzün derdim bu öykü için. Bir hayır kurumunun dağıttığı konservede, âdetinin kanıyla çocuk yetiştiren bir kadının çocuğuyla olan ilişkisi. (Çok normalmiş gibi mi bahsettim?)

Pyret (Py:Ret). Öykü olarak tanımlanması güç bir metin. Mitolojik bir yaratık olan Pyre’den bahsediyor. Daha sonra bir vakanın içine giriliyor ve kurmaca da sanırım orada başlıyor. Bu hikâyenin öne çıkan yanıysa sanırım çevirmenin çekinmeden aldığı insiyatifler ve mahir parmakları olacak. Tülin Er, kitap boyunca takdir ettiğim bir çeviri yoluna gitmiş ve en çok bu metinde dikkatleri üzerine toplamayı başarmış diyebilirim.

Augusta Prima. En ilham verici hikâye. Tam olarak böyle söylerdim bu metin için. Zira öykünün ortasında kitabı okumayı bırakıp yeni bir hikâye için notlar almama sebep oldu kendisi. Sabır isteyerek başlıyor, kroket oynayan insanlarla. Sonraysa bizi zamanın dışına çıkartıyor. Bunu kesinlikle ustaca yapıyor:

“Zaman tiksindirici bir şeydi, insani bir şey. Buraya ait değildi. Eti çürüten, rüyaları solduran güçtü o. Bahçelerin, zamanın kavrayışından uzakta, daimi bir alacakaranlıkta olması gerekiyordu; güneş ufkun hemen altındayken, ay ağaçların üstünde pırıl pırıl parlarken. Augusta oğlana şu kadarını söyledi:

“Zaman burada geçmez. Böyle olmaz, bizim için olmaz.”

Zaman temalı öykülere “Momo”dan bu yana hayranım. Augusta Prima da adını listeme altın harflerle yazdırdı. Zamansız bir dünyada, zamanın doğasını öğrenmek isteyen Augusta’nın hikâyesi.

 Teyzeler. Yine zaman taşlamalı, tuhaf bir öykü.

“Bazı yerlerde zaman, zayıf ve ara sıra gerçekleşen bir fenomendir. Birisi onun geçtiğini iddia etmediği sürece zaman geçmeyebilir veya sadece kısmen geçer; olaylar spiraller ve çemberler oluşturacak biçimde kendi içlerine kıvrılır. Sera böyle bir yerdir.”

Hikâye bu serada geçiyor. Sürekli yemek yiyen teyzeler. Onları besleyen yeğenleri. Zamansızlık ve kaos. Öykünün geçtiği evrense yine gümbür gümbür örülmüş:

“Elma bahçesinin öbür tarafında gürültülü bir parti vardı; bir soylu grubu insan kafalarıyla kroket oynuyordu ve peri-çocuk hizmetkârlar masaların altına saklanmış, korkuyu uzak tutmak için birbirlerine masallar anlatıyordu.”

Hikâyenin fonu bile bu kadar güçlü. Karin Tidbeck odak noktasına verdiği önemi öykünün tüm dünyasıyla paylaşmış ve ortaya gerçek bir kara evren çıkmış.

Jagannath. Kitabın son öyküsü. Yine tuhaf, yine çarpıcı. Bir annenin içinde başlıyor hikâye. Dış dünya herkes için tehlikeli olmaya başladığından anne yavrularını içine hapsetmiş. Kız çocukları annenin kas gücüyken erkek çocuklarıysa beyinde anneyle birlikte. Ancak anne sendelemeye başlıyor ve dışarısı artık daha tehlikeli.

karin tidbeck

Kitapta yer alan on üç öyküden de kısaca bahsettik. Yazdıklarıma şöyle bir göz atınca sürekli tuhaflık, atmosfer, ruh hali, gibi kelimeleri tekrarlayıp durduğumu fark ettim. Tekrar hoş değil. Ama Zeplin böyle bir kitap. Kitabın sonunda ücretsiz bir İsveç tatili hediye etmedikleri için Aylak Kitap’ı kınıyorum. Ve Aylak Kitap’a geçmeden önce Karin Tidbeck hakkında birkaç satır daha konuşmak istiyorum.

Karin, öykülerini Norveççeden İngilizceye bizzat kendisi çevirmiş. Kitabının sonsözünde İsveççe ve İngilizce yazma deneyimlerinden de bahsediyor. Yazar adayları için ufuk açıcı bir deneyim olarak not düşülebilir bu anlatıya. Ayrıca kullandığı kelimelerin ağız içindeki hareketlerine kadar ince eleyip sık dokuduğu öykülerinin böyle mahirce çevrilmesi de Karin Tidbeck için bir şans bence.

Gerçekliği bizler gibi biraz sallantılı bulan Tidbeck’in dilerim başka eserleri de dilimize çevrilir.

Biraz Aylak Kitap öveceğimi sanırım sezdirmiştim. İlk övgü çevirmen tercihlerine gidiyor. İkincisi harika kapak tasarımı ve hardcover tercihlerine. Son olarak da editoryal açıdan neredeyse hiçbir sıkıntı görmediğimi belirteceğim. Önsözünden sonsözüne, çeviri notlarına kadar son derece özenli; şık bir çalışma “Zeplin”.

Bir Yorum Yap