Kaptanın Teknesi | İnceleme

Merhaba Sevgili Dostlar,

Uzun zaman oldu burada kitaplar üzerine iki çift lafın belini kırmayalı. Doğrusu kalemim biraz ürkek, bu işin adabını hatırlayamadığını ileri sürüyor ısrarla. Ben de ona diyorum ki: “Bu şey, bisiklete binmekten farksız, sakin ol şampiyon!” Haklı mıyım, değil miyim az sonra göreceğiz.

Pekâlâ. Nedir bu “Kaptanın Teknesi”? Tanrım… Bütün kitap boyunca kovaladığımız gizemi, burada tek soruyla gün yüzüne çıkartsam; herhalde beni kurşuna dizmek için sıraya girersiniz. Siz de sakin olun, böyle şeyler yapmayacağım. Yani sanırım.

“Kaptanın Teknesi” Sezgin Kaymaz’ın basılan üçüncü kitabı. Bütün eserleri İletişim’den çıktı. Eğer çağdaş Türk edebiyatını biraz takip edebildiyseniz, İletişim’in ne kadar saygın bir yayınevi olduğundan haberdarsınızdır. (Örnekler için bkz: Orhan Pamuk, Murat Menteş, İhsan Oktay Anar, Emrah Serbes, Alper Canıgüz…) İşte Sezgin Kaymaz da bu halkanın bir parçası. Saydığım isimlerin parlaklığının arasında, kesinlikle arkada kalmayacak bir ışımayla yer alıyor üstelik. Onunla tanışmaktan memnunum.

Daha evvel okuduğum, yazarın bir diğer romanı “Geber Anne!”den sonra, “Kaptanın Teknesi”ne yönelttiğim beklentilerim neredeyse arş hizasındaydı. Sezgin Kaymaz beni yanıltmadı. Bu kitabın da önceki okuduğum kitabından eksik kalır hiçbir yanı yoktu. Aynı samimiyet, aynı kuvvetli üslup, aynı dumur patlamaları… Sanırım Kaymaz’ın öne çıkan özellikleri de bunlar.

Bir kere üslup kesinlikle içten, asla yapmacıklığa kaçmıyor. Ancak doğal olacağım diye de ilkokul fişleri tarzında bir dil ortaya koymuyor. Okurken dilinizde, damağınızda inceden bir tat bırakıyor. Anlıyorsunuz ki saçma sapan çevirilerle kolu kanadı kırılmış bir kitap değil bu; tamamen bizden, tamamen edebi. Tadı başka böyle eserler okumanın.

Ne anlatıyor bu “Kaptanın Teknesi”? Pek fazla bir şey değil. Arka kapağın deyimiyle üç günlük bir şey… Yine arka kapaktan gideceğim; çünkü “O”nu tanımlamaya, ne yalan söyleyeyim benim kalemim yetmez:

“Gelirken, ne kadar gerçeküstü varsa, hepsini beraberinde getirdi ‘O’… ‘O’… Vakitle birlikte, vakitlice gelen… Hayatımı allak bullak eden, sonra da ortalığı bana toplatan… Bir kapı aralandı üç gün önce ve ‘O’ girdi hayatıma… Güneş kadar yakıcıydı, buz gibi don… Deprem kadar yıkıcıydı, tufan gibi bir son… ‘O’ydu hepsi de… Ruhumun tufanı, tufanımın Nuh’uydu… Kim, benim sandığım ‘ben’ olmadığımı öğretebilirdi bana?… Vakti, bir kılıç gibi kuşanan kim olabilirdi?… Kimdi, hiç tanımadığım halde, hep beklediğim?… Sarı gözlü, kara giysili, o yakışıklı kimdi?… ‘O’ydu elbette!”

‘O’ hakkında biraz fikriniz olmuştur sanıyorum. Bu üç günlük macera ‘O’nun Selen adlı genç kızımızın hayatına girmesiyle başlıyor çünkü. Üç gün boyunca ‘O’nun sırrını çözmeye çalışırken kudurası bir merakla kitabı gözlerimizle yiyoruz adeta. Soru işaretleri bir azalıyor, bir çoğalıyor. Ta ki eşsiz finaliyle sizi yerinize çivilemeyi başarana kadar. Son sayfayı yuttuktan sonra, yerinizden kalkmanız biraz zaman alacak; şimdiden söyleyeyim.

Selen ve Cavidan, iki yakın dost. Kedi ile köpek gibi daha çok; ancak özünde gerçek dostlar. Kitabın ekseninde fazlaca karakter yok. Selen, Cavidan, üniversiteden figüranlar, aile ve… ‘O’. Vakti, bir kılıç gibi kuşanan ‘O’.

Ben yine de Selen ve Cavidan’ın tatlı arkadaşlıklarından kısa bir alıntı paylaşacağım. Kitap boyunca ikilinin didişmeleri, okurun en büyük neşe kaynağı oluyor ne de olsa:

“ ‘Al adi!’ dedim. ‘Ağır bi haltmış gibi üstüne titrediğin sevgili defterini al da…’

Gözlerini kısarak, düşmanca baktı.

‘Hoop hoop…’ dedi. ‘… demin vereyim diye oramı buramı yalıyodun ama…’

Hiç oralı olmadım.

O demindi canım,’ dedim. ‘Dün dündür, bugün bugündür.’

‘Nankör!’ ”

Kitap boyunca bu tarz diyalogları sıkça yaşıyoruz. Özellikle ‘O’nun devreye girmesiyle iş neredeyse iyi olan çocuğu kapara dönüyor. Bu da hayli keyifli atışmalara gebe doğrusu.

Yalnız… Buradan bir erkek peşinde koşan üniversiteli genç kızlar hikâyesi, gibi bir şey çıkartmanızı istemem. Zaten kitabı okumaya başladığınızda bunun öyle herhangi bir aşk öyküsü olmadığını, hatta zaman geçtikçe bunun aşkla bile alakalı olamayacağını görüyor/düşünüyorsunuz.

Öyküyü Selen’in ağzından dinliyoruz. Onun kimi zaman kulağa delice gelen teorilerine kafa patlatıyor; aklımızda hep bir, “Acaba?..” sorusuyla kapatıyoruz kitabı. Bana kalırsa kitabı kapattığımızda bile hayal perdemizde dönmeye devam eden bir roman “Kaptanın Teknesi”. Gerçek bir gündüz düşü.

Olumsuz olarak söyleyebileceğim çok az şey var. Bunlardan ilki bütün olayları Selen’den dinleyince, aynı argonun bazen zorlayıcı oluyor olması. Bu tarz durumlarda biraz ara vermek en iyisi. Zaten bana kalırsa tek seferde okunup tam manasıyla kavranabilecek bir roman değil bu. Zaman gerektiriyor.

Bir diğer olumsuzluksa, galiba benim gibi pek teknik konulara takılmayacak insanları hiç rahatsız etmeyecek bir durum: Diyalogların kesme işareti içinde verilmesi. Bu biraz pütürlü bir görünüm kazandırmış gibi. Sezgin Kaymaz’ın bir diğer romanı olan “Geber Anne!”de de bu duruma rastlamıştım. Sanırım yazarın tarzı böyle. Yapacak çok fazla şey yok; lâkin ben rahatsız oluyorum işte. Ne yaparsınız?

“Kaptanın Teknesi” 1999’da basıldı. Yazarın diğer romanları şu şekilde: “Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir” (1997), “Geber Anne!” (1998), “Lucky” (2000), “Zindankale” (2004), “Ateş Canına Yapışsın” (2008). Hikâyeleri: “Sandık Odası” (2005), “Medet” (2007).

331 sayfalık bu eserin düzeltisini Sait Kızılırmak, dizi kapak tasarımını Ümit Kıvanç yaptı. Kapak ise Fatoş Gencosman’a ait.

Gerçek bir gündüz düşü arayanlara, Sezgin Kaymaz’dan olağanüstü bir hikâye.

Son olarak:

“Men pesend kartıy hon!”

İyi okumalar!

Bir Yorum Yap