Amber ve Gözyaşı | Öykü

Not: “Bu öykü orta derecede cinsellik ve “Karanlık Havari Üçlemesi”ni okumayanlar için ileri derecede spoiler içermektedir. Adeta bir “Ejderha Mızrağı” hayran hikâyesidir. Yine de bağımsız okunabilir.

Solace’de asla değişmeyen şeyler vardır. Bunlardan ilki kuşkusuz her yorucu iş gününün ardından Son Yuva Hanı’nda söylenen şaraplar ve baharatlı patateslerdir. Otik’in ardından neredeyse bir iki yüzyıl geçmişti. Han hala ayaktaydı, kurulu olduğu dev Vallen ağacının dalları arasından sırıtırken; yüzölçümüne birkaç Vallen ağacı ve ağaçların gölgesindeki toprakları da katmıştı. İşletmeyse hala Majere ailesindeydi. Tatlı ve eli sopalı Majere hanımları, nesillerdir çekip çeviriyordu her işi. Çoğu başarılı Majere erkeğinin arkasındaki hanımlar, han işletmesi gibi basit bir işte bile farklarını gösteriyorlardı…

Solace’de değişmeyen bir başka şey de kenderlerdi. Ortada Mızrak Kahramanı Tasslehoff Burrfoot’un kuzeni, yeğeni, çocuğu, babası, ağabeyi, torunu, komşusunun bir tanıdığı ve Tass’ın ta kendisi olduğunu söyleyen o kadar çok kender vardı ki… Yine de halk diğer şehirlere göre daha sıcaktı kenderlere karşı. Şehirdeki huzursuz bir avuç cüceyi saymazsak tabii ki. Flint Fireforge anısına, onun atölyesini geliştirip (hatta devasalaştırıp) korumuşlardı. Bu pek çok cüceyi şehre getiren önemi bir faktördü.

Şehir böyleydi işte. İnsanlarının çoğu hala aynı sevecenlikte ve iyi niyetteydiler. Geçmişleriyle gurur duyuyor, geleceklerini iyi bir şekilde şekillendiriyorlardı.

Nami de o iyi niyetlilerdendi. On altı yaşında genç bir kızdı kendisi. Babası oduncuydu. Annesiyse yaptığı vişneli turtalarla ünlüydü. Nami bal sarısı saçlarını omuzlarının üzerine dağıttığı zaman, pek az erkek iç geçirmeden durabilirdi. Çimen yeşili gözlerinin üzerinden sarkan uzun kirpikler, jelibon dolgunluğundaki kıpkırmızı dudaklar ve muhteşem bir fizik…

Solace’in birkaç nesildir gördüğü en güzel hanımdı. Kimileri şehirlerinin gururu elf hanımı Laurana ile, kimileri de hiçbir benzerliği olmamasına rağmen Tika Majere ile karşılaştırıyordu. Onların güzellikleri kulaktan kulağa, nesiller arası aktarılan hoş bir masaldı. Pek çoğu hiç görmemesine rağmen bu karşılaştırmayı yapabiliyordu.

Sonuç olarak, Nami ‘gerçekten’ güzel bir kızdı. Ve çoğu güzel kız gibi kendisinden yaşça büyük, iri yarı kimselerden hoşlanıyordu. Günler süren bekleyişlerinin ardından sevdiğinden beklediği teklifi almıştı.

Aradaki on yaşı hiç umursamıyordu. Solinari ve Lunitari’nin beyaz kırmızı ışıkları Solace renklendirirken, o Crystalmir Gölü kıyısındaki buluşmasına gitmek üzere hazırlanmaya başlamıştı bile.

* * *

Bir çift bacağın etrafında dans eden rüzgâr genç kızın kırmızı eteğini dalgalandırırken, kız sıkılgan bir edayla gölü süzüyordu. Beklediği henüz gelmemişti; oysa vakit geldi de geçiyordu bile.

Bu onların ilk buluşması olacaktı. Nami’nin tek tasası aralarındaki yaş farkını açığa vurabilecek bir cümle kurmaktı. Onun gözünde rezil olmaktansa, hemen şuracıkta boğulmayı tercih ederdi. Oysa orman karanlık, gece uğursuz, göl ise ayların ışıklarını darmadağın ederek bir şeylerin habercisi olmaya çalışıyor gibi bir tavır takınmıştı.

Otların arasından gelen hışırtılar, Nami’nin erkeğini nasıl karşılayacağına dair düşüncelerini unutturdu ve yerini korkuya bıraktı. Hızlı hızlı nefes alan bir baş aniden boy gösterdiğinde, genç kız istem dışı olarak bir çığlık attı. Gelenin Dlamir olduğunu görünce de derin bir iç çekti.

“Üzgünüm, gecikmiş olmalıyım,” dedi Dlamir. Gür kahverengi saçları, aynı gürlükteki sakalına karışmış; oldukça olgun bir yüz portresi çiziyordu. Gözleri badem gibi, burnu hafifçe kemerli, elmacık kemikleri çıkık, kısacası bir genç kızın tam olarak isteyebileceği bir erkekti. Bu yakışıklı yüzün altındaki bedenin de kaslı olması, işin balı kaymağıydı.

“Ö-önemli değil,” diyebildi Nami. Hızlıca kendisine çeki düzen verdikten sonra, utangaç bir edayla Dlamir’in yanına sokuldu. Korkudan hızlanan kalbi, şimdi ‘onu’ görmenin verdiği heyecanla delicesine atmaya devam ediyordu.

“Özledim.”

“Ben de seni.”

Adam genç kızın yanağına bir buse kondurdu. Sert bıyıklar kızın yanağına battığı halde, kız herhangi bir rahatsızlık hissetmedi. Aksine bundan büyük bir zevk duydu.

Çift daha sonra Crystalmir Gölü’nün kenarındaki kayalardan birisinin üzerine yerleşerek parlak ayları seyre daldı. İkisi de pek fazla konuşmuyordu. Nami için bu bile bir şölendi aslında. Kalbinden damarlarına pompalanan kanın şırıltısını duydukça, bir garip oluyor; kısacası ‘aşk’ı yaşıyordu kendi çapında.

Dlamir içinse işler biraz daha değişikti. İlk yirmi dakika, adam için de oldukça tatmin ediciydi. Ancak yavaş yavaş işlerin biraz değişmesi gerektiğini düşünüyordu. Şehvet ay ışığı altında tehlikeli olabiliyordu. Adam kollarından birisini Nami’nin omzuna attı ve kızı kendisine doğru çekti.

Kızın jelibon dudaklarından minicik bir çığlık koptu. Kalbi yeni yeni kavuştuğu ritmini kaybetmiş, yavaş yavaş ağzına doğru yükselişe geçmişti. Ne yapacağını bilemediği için, pek fazla şey yapmadı. Dlamir bunu fırsat bilerek kızın yüzünü kendisine çevirdi. Badem gözler, çimen yeşiline kilitlendi. Ve işte tam o sırada Nami’nin soluğunu kesecek şeyi yaptı adam.

Kızı dudaklarından uzun uzun, bastırarak öptü. Nami acemiliğini göstermeye vakit bile bulamadan işler ilerledi. Bir dakika sonra ikisi de kayanın üzerine uzanmış (adam kızın üzerindeydi), kelimenin tam anlamıyla sevişiyorlardı. Eller tenleri kavrıyor, bedenler birbirlerine çekiliyor ve dudaklar asla ama asla ayrılmıyordu.

O ana kadar her şey mükemmel, her şey muhteşem derecede haz vericiydi. Ancak Nami bir an öpülürken, diğer an ısırılmaya başladığını anladığında işler bir hayli değişti. Dlamir dudaklarını genç kızın dudaklarından çekmiş ve rotasını Nami’nin boynuna, oradan da omuzlarına doğru çizmişti.

Adamın ısırığını ilk başta oyun sanan kız yalnızca kıkırdamıştı. Sonra o ana kadar kendisine haz veren ellerin gömleğinin düğmelerini açmaya başladığını fark edince, bir hayli şaşırmıştı. Krem rengi gömleği delicesine bir hızla çıkaran Dlamir dudaklarını kızın göğüslerine, dişlerini ise bunların en ucuna gönderdiğinde; korku tohumu Nami’nin kanına karışmıştı bile.

Daha karşı bile koyamadan kırmızı eteği de yırtılarak alınmıştı altından. Genç kız birkaç başarısız çığlık girişiminde bulundu. Suratına inen sert tokatsa her girişimin pahalıya patlayacağının habercisi gibiydi. Sustu o yüzden. Sustu, ağladı ve izledi.

Şimdi ikisi de çıplaktı…

* * *

Diyarlar arasındaki kültür farklılıklarından olsa gerek, Nami, “Tecavüz kaçınılmazsa; zevk almasına bakın.” ilkesini hiç duymamıştı. Velhasıl şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur. Ölümleri olur zaferleri. Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.

Ancak bu yok oluşun tek taraflı olması işleri biraz değiştirmişti. Zira Dlamir’in gırtlağı, uzun paslı bir mızrakla delinir ve Nami’nin yüzü al bir pınarın sularıyla dövülürken zafer o an için Nami’nindi.

Elbette ki genç kız çığlık atmaktan ve delicesine korkmaktan ne olduğunu bile anlayamamıştı. Yapabildiği tek şey kan pınarının sahibi olan bedenin altından çıkmaya çalışmaktı. Kasıklarında inanılmaz bir ağrı, göğüslerindeyse fena halde morarmalar vardı. Bacaklarına damla damla düşen kanı da göz ardı etmemek gerekirdi. Bu, sevgilinin değil; kendisine veda eden bekâretin kanıydı.

Dlamir güçsüz birkaç nefes alma girişiminden sonra, bedeniyle ruhu arasındaki bağı kopardı. Gözleri aldığı hazın acıya dönüşürkenki şaşkınlığıyla kocaman açılıp kalmıştı. Mızrağın ucu ensesini yararak geçmiş ve boynunun öbür tarafından çıkmıştı. Biraz daha ileri gitse Nami’nin de güzel yüzünü dağıtması içten bile değildi. Ama gitmemişti. Kuşkusuz mızrağı yollayan bunu hesaplamış olmalıydı…

Mızrağı yollayan? Nami korkuyla hayatını kurtaran ‘katil’i aradı. Sonunda gözleri onunkilerle buluştu. Griydi.

İki metre boyunda devasa bir bedene sahipti. Siğillerle kaplı yüzü kesinlikle çirkindi. Kelimeni tam anlamıyla ‘çirkin’. Derisinin sahibinden insaf isteyen bir hali vardı, gri ve lekeli.

Nami bir ogre tarafından kurtarıldığı anladığında, dizlerinin bağı bir daha oldukça zor bağlanmak üzere çözüldü. Yere yığılışı herhangi bir gürültü ya da görkemden fazlasıyla uzak oldu.

* * *

İlk başta her şey bulanıktı. Net bir görüntünün hayali, baharatlı patatesler kadar imkânsızdı. Sonra yüzüne buz gibi bir su çarptı ve her şey daha anlaşılır bir hale büründü. Ne olduğunu anlamaya çalıştı, ancak korkudan büzüşen beyni çalışmamak konusunda ısrarcıydı.

Sonra olanlar bir bir aklına nüfuz etmeye başladı. Dlamir… Kan… Ölüm… Hepsini sanki yeniden yaşıyormuşçasına oynattı zihni. Görüntüler o iğrenç, dev yaratığın belirmesiyle bitti.

Gözlerini açtığında, az önce biten şeyi tam karşısında bulmaktan dolayı yine bir dehşete düştü. Ardından hala çıplak olduğunu ve ogrenin ona yiyecekmiş gibi baktığını fark edince, iyice deliye döndü. Ağlamak, her şey son bulana kadar ağlamak istiyordu.

Yağmurdan kaçmış, fakat dolunun en şiddetlisine tutulmayı başarmıştı. Talihine küfretti. Dlamir’e, Crystalmir’e, Solace’a küfretti. Elleriyle mahrem yerlerini kapatmaya çalıştı, ancak o dermanı kollarında bulamayınca her şeyi oluruna bıraktı. Ogre göreceğini görmüştü zaten, bu saatte sonra çok az şeyin anlamı vardı. Yaşamaya devam etmek gibi.

Bu nedenle çimen yeşili gözlerini yaratığa dikti. Merhamet dilemedi. Ogre de ona şu anlık bir şey yapacak değildi. Sadece biraz ötesinde, ona yenmeye hazır bir kuzuymuşçasına bakıyordu. Herhalde sosa bulanmasını falan bekliyordu. Bir an ogrenin kahvaltısı mı, yoksa yatak arkadaşı mı olacağını merak etti.

Neden sonra bulunduğu yere hiç dikkat etmediğini fark etti. Bir mağaradaydılar. Loş, huzursuz edici bir ışık vardı. Fazla derinlerde olmamaları lazımdı. Zemin ve duvarlar sert kayadandı. Son derece pürüzlüydü. Bunu oturduğu yerleri, sızlayarak fazlasıyla belli ediyordu.

Ogre ona baktı. Kız ogreye baktı. Dakikalar geçti, Nami ağlarken uyuya kaldı…

* * *

Kurtulmak istiyor musun, çocuk? diye fısıldadı bir ses, beyninin içinde.

Rüyada olduğunu bildiği halde korktu Nami. Neyden kurtulmak?

Nerede olduğunun farkında değil misin?

Olmak mı?

Gözlerini biraz aç, sonra hemen kapat.

Nami ‘uykusunda’ denileni yaptı. Gözlerini hafifçe araladı. Ogre hala aynı pozisyonda oturuyordu. Tek fark çıplak oluşuydu. Nami ogrenin organını görünce iğrenerek yumdu gözerini tekrar. Ogre elleriyle bir şeyler yapmaktaydı çünkü…

Anladın mı?

Korkuyorum, diye düşündü.

Korkmalısın zaten. Kim olduğumu biliyor musun, çocuk? Ses beyninin duvarlarına çarparak yankılandı. Gittikçe yükselerek… Korkmalı… O kimdi? Şimdi ne yapacaktı?!

Bilmiyorum, ama lütfen bana yardım et… Nami hıçkırığını kontrol etmeye çalıştı, az sonra ağlamaya başlayacaktı.

O zaman ağla, kızım, diye mırıldandı ses. Nami konuşanın cinsiyetini daha şimdi fark ediyordu. Yumuşak, narin, kırılgan bir kadın sesiydi bu. Kimdi o?

Ağlamak mı? Son zamanlarda yaptığım tek şey mi beni kurtaracak olan? Paladine aşkına, kimsin sen?!

Ah, Paladine… Bugünlerde iyi kimseler Mishakal’e dua eder, bildiğini sanıyordum.

Nami ‘onun’ gittiğini biliyordu. Ama kız bu şekilde yetiştirilmişti, ne yapabilirdi ki?

Sen kimsin? diye düşündü.

Kim olduğum önemli mi? Dök şu yaşları ve kurtul. Ama öncesinde, şunu açığa kavuşturmak istiyorum, kızım… Her şeyin bir bedeli var, biliyorsun değil mi?

Nami bilmiyordu. Neyin bedeli?

Yaşamanın. Nefes almanın. Var olmanın. Krynn çok değişti.

Kız artık bu sesten kurtulmak istiyordu. Her şeyden kurtulmak, uyanmak ve yatağında olmak istiyordu. Annesinin pazara götürmek için yaptığı turtalardan birkaçını yürütmek, tatlının dilinin üzerinde dağılışını keyifle hissetmek istiyordu. Bedel her neyse…

Kabul ediyorum. Beni kurtar.

O güzel gözlerine yazık olacak. Ama bedel bedeldir. Gözlerini aç ve ağla, kızım.

Nami ilk cümleyi anlamamıştı. Ama gözlerini açtı. Ağlamak için fazladan bir çaba harcamasına gerek yoktu zaten, yaşlar kendi kendine döküldü yemyeşil gözlerinden. Yeşil girdap, öfkeli bir denizin kaynağıymışçasına saldı onları.

Ogre kızın kendine geldiğini fark edince, parmaklarını aletinden çekip doğruldu. Son derece pis bir sırıtışı vardı. Fesat. Dili kıvrak bir şekilde dudaklarını yaladı. Ayaklanıp kıza yaklaşmaya başladı.

Kurtuluşum nerede? diye düşündü Nami.

Düşüncelerindeki kadın cevap vermedi. Hatta düşüncelerinde bile değildi sanki.

Ogre kızı belinden tuttu. İri parmaklar, narin bedenin üzerindeyken; dans eden bir minotor kadar eğreti duruyordu.

Kız ağladı. Ogre hevesle hırladı. Kızın yaşları yanaklarından süzülüp yere düşmedi. Öfkeli denizin neferleri, yere düşmek yerine o narin yanaklardan havalandılar. Önce kristalleştiler.

Yükseldiler ve ogreye doğru inişe geçtiler.

Kız ağlamaya devam etti. Saniyede onlarca nefer kristalleşerek görevini yerine getirmek üzere havalanıp ogreye doğru uçuyordu.

Yaratık ne olduğunu bile anlamadan yüzlerce küçük cam parçası tarafından delik deşik edildi. Kristaller inanılmaz bir hızla ogrenin bedenini delip geçiyordu. Dev, ellerini kızdan çekmek zorunda kaldı. Az önce dünyanın en narin şeylerinden birisini kavrayan eller, yüzüne doğru gelen neferleri engellemek için havada anlamsızca savruluyordu.

Beden delindi, kristaller bedenin diğer tarafından çıkıp mağaranın pürüzlü duvarına saplandı. Ve bir nefer geldi; ogrenin kalbini durduracak atışı yapmak ve diğer taraftan çıkmak üzere.

İşte o an kükredi yaratık, tüm mağarayı inleterek. Yere düştü ve titreye titreye öldü.

Nami’nin yaşları normal formuna döndü. Genç kız olanların farkına dahi varmadan ağlamaya devam etti.

* * *

Odasında yatıyordu. Yorgan burnuna kadar çekiliydi. Uyumuyordu, sadece yaşadıklarını bir kez daha seyrediyordu. Kendisini kurtaran sözde ‘beyaz atlı prensi’ni nasıl öldürdüğünü düşünüyordu.

Kimdi o ses? Ona yardım eden? Ya bedel?

Solace’a çıplak bir şekilde girdiğinde hikâyesini onlarca defa anlatmak zorunda kalmıştı. Mağaradan kente gelişi rahat üç saat sürmüştü. O yorgunlukla anlatılan hikâyeden kimse bir hayır beklemiyordu. Yine de doymak bilmeyen bir canavar olan merak, susturulana kadar tekrar ettirmişti aynı şeyleri.

En sonunda kızın babası olaya el koymuş ve meraklı kalabalığı dağıtarak kızı evin güvenli sularına çekmişti.

Dlamir’in yaptıkları öfkeyle karşılamıştı. Kızın onunla birlikte göle gitmesi de aynı öfkeden nasibini almıştı. Ancak Nami şu anda iyiydi ve baba için önemli olan da buydu.

Şehre bu kadar yakın bir ogre, Dlamir’in vefasızlığı… Bunlar şehir konseyini bir hayli meşgul edecek konulardı.

Ama Nami bunları düşünmüyordu. Düşündüğü tek şey o ses ve bedeldi. Artık vaktin geldiğini hissediyor gibiydi.

Mutfaktan yoğun bir vişne kokusu yükseldi.

Gözleri hızla açıldı.

Karanlıktı.

Gözleri açıktı? Peki, bu karanlık da neydi?

‘Bedel’, çocuğum, diye fısıldadı aklının içindeki ses. Nami huzursuz bir şekilde cevap verdi… Yoksa…

Evet.

Yarım kalan sorusu, tam ve kesin bir cevapla kesildi. Aklında iki amber rengi göz parladı. Gözler hüzünlüydü. Yine de yapılması gereken yapılmıştı.

Gözyaşı Tanrıçası, tarafsız olmak zorundaydı. Verirken, almalıydı.

Bu ‘bedel’ idi.

Nami’nin çimen yeşili harikaları artık eskisi gibi parlayamayacaktı. Gözlerinin olduğu yerde, amber rengi işlevsiz iki çukur vardı.

Kız kör olmuştu. Ama bunu anlayışla karşılayabilecek büyüklüğü gösterebiliyordu. Kaybettiği şeyler, kazandıkları kadar büyüktü.

Mina’ya sessiz bir dua mırıldandı. Bir teşekkür duası. Amber gözler son bir defa daha parladı aklında ve yitip gitti.

SON

Biterken çalıyordu: “Garmarna – Herr Mannelig”

Ocak 2010

Bir Yorum Yap