Ay Nasıl Çürüdü, Bununla Nasıl Başa Çıktım?

“eller bir soğuk el resmine girip dondular.
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı,
bütün eşyaları
kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku”

Edip Cansever – Tragedyalar V

Boşluğa kafa tutma. Onunla mücadele etme. Ona yumruklar atma. Çırpınma. Sonuç değişmeyecek, dur bekle. Dağılana kadar bekle. Geçmeyeceğine yürekten inanıyor olsan da bekle. En beklemediğin anda silinip gidiyor. Bir müddet hâlâ salınıp durduğunu sanıyorsun ama aslında çoktan geride bırakmışsın bile.

Sonra tekrar ve tekrar.

Onun siyah olduğunu neden düşünüyorsun? Boşluk neden siyah olsun, beyaz olduğunu biliyorsun. Beyaz hakkında böyle konuşma. Beyazlar alıngan renklerdir.

İşte onu deme. Bana, “Beyaz bir renk değildir,” deme! O zaman çok öfkeleniyor ve seni bırakacağı varsa da bırakmıyor. O zaman boşluk daha uzun sürüyor. Durduramıyorsun, sürüp gidiyor işte. Bir yere varsa bari, diyorsun ama boşluk hiçbir yere varmıyor. Sürüp gidişi de hareketli olduğundan değildir zaten. Sürüp gitmelere anlam yükleyen yine sensin.

Anlamı parçala. Anlam arama. Çok fazla düşünüyorsun. Boşluğa düşüşlerin senin için bir fırsat, öyle değil mi? Boşlukla mücadele etmediğin o anlarda; gözlerini kapatıyorsun ve hayal ettiğin şeylerin sonunda, adam hep ölüyor.

Kendi cenaze törenini düşlemen gerçekten yersiz çünkü bir tören gerçekleşmeyecek. Yurdun dört bir yanı bu haberle sarsılmayacak ya da en azından yakınların, en azından yakınların durup da, “Yazık, çok yazık… İyi nişan alırdı kendini asan zenci!” demeyecekler. Seni kim gömecek, bunu en iyi yine sen biliyorsun. (Merhaba Bay Boşluk!)

Sonra tekrar gidip geleceksin. Her zamanki karşılamalardan alacaksın, tabaklarca. Duvarlar bir şey söyler gibi olacak, hani, “Hoş geldin abi,” tarzında şeyler. Bıçak açmayacak ama ağızları. Bir bıçakla kaleminin ucunu açacaksın sen de. Kalemin ucu kırılacak sana. Kırıldığı için sen de ona kırılacaksın. “ŞEREFSİZLİK YAPMA LAN!” diye bağıracaksın ve acı gerçek: Kalem bile cevap vermeyecek sana.

Yeri gelecek, utanmadan dişlediğin o kalemin sırtı senden intikamını alıyor olacak. Susarak. Dünyadaki bütün intikamların susarak alınabileceğine inanacaksın. Sonra muazzam bir şeyi keşfetmiş gibi sevineceksin! “ULAN ŞİMDİ BEN DE SUSARSAM GÖRÜRSÜNÜZ GÜNÜNÜZÜ!” Kükreyeceksin adeta.

Sonra sevincin kursağında kalacak. Gidip kime susacağını bilemeyeceksin çünkü ve hooop tekrar BOŞLUK!

Gideceksin, geleceksin. Karşılama töreni olmayacak ya da gömme töreni.

Bu sefer biraz daha tecrübeli olduğundan duvarlara tirip atmayacaksın. Anlayışlı bakışlarla geçeceksin aralarından, kaleminle selamlaşıp oturacaksın. Kırılmadığını fark ettiğinde, içten içe bir minnet duygusu kaplayacak seni. İçin ısınacak. Bir eylül gecesi ısınabildiğine sevineceksin. Yerinden kalkıp pencereye gideceksin.

Ayı görmek isteyeceksin. “Gidip ona mı sussam acaba?” diye düşüneceksin. Ama çürük bir ay sana bakıyor olacak. Başta inanmayacaksın. Fazla düşmekten hayal gördüğünü sanacaksın. Ama gerçek, açık ve çürük bir şekilde gökyüzünde asılı.

“Bu ayı kim çürüttü ulan!” diye telaş olacaksın. “Ay nasıl çürür ki?” diye soracaksın. Cevabı boşluk verecek, düşeceksin.

Bu sefer haklı bir mücadele koyacaksın ortaya. Çünkü ortada cevaplanması gereken sorular var, beyazı dağıtmalı; gerçeğe dönmelisin. Gerçeğin sana ihtiyacı var, bütün dünyanın geleceği senin elinde. O cevapları vermek zorundasın.

Bütün dünyanın geleceği falan yok aslında, kendini kandırıyorsun. Kimse gelmeyecek, kendi kendine döneceksin boşluktan.

“Ay çürümüş ya, nasıl çürür ay ya.”

Sonra gecenin bir yarısı, sokaklara çıkıp deli gibi koşacaksın. Yaşlı bir adam göreceksin ve hevesle soracaksın: “Pardon, ay çürümüş de… Kim çürüttü onu, gördünüz mü acaba?”

“AY’INI SİKERİM SENİN, DALGA MI GEÇİYON LAN BENLE YARATIK!” diye bağıracak sana durduk yere. Neye uğradığını şaşıracaksın. Kendini savunman gerekiyor böyle anlarda. Okkalı bir cevap vermeli, boşluğu yumrukladığın gibi yumruklamalısın adamı da. Ama sen onun yerine, “AY ÇÜRÜMÜŞ, AY!” diye bağırarak kaçacaksın adamın yanından. Taaa sahile kadar koşacaksın öylece.

Kayalıklara uzanıp Ay’a bakacaksın. Yarımay. Yeşil böyle, kahverengi de gibi. Hiç beyaz yok. Bütün beyazlığı hiçlik almış sanki. Mehtap namına ucundan ucundan suyu da çürütmüş hatta. Su bari çürümese. Su çürümese iyi yine ama işte su çürürse kötü oluyor o. Buna dur demek istediğinden, doğrulup çevrene bakacaksın.

Gecenin bu saatinde kim olacak çevrende; içen güzel insanlardan başka? Yeterince güzel bulduğun birine yanaşmayı deneyeceksin. Olmayacak.

Deneyeceksin. Olmayacak. Dene…

Hayır, ona sorma. O olmaz, o fazla güzel ona sorma!

Soracaksın. Hiç söz dinlemiyorsun. Aklın yerinde mi senin? Fazla güzel dedim ve ortada bir çift anlamlılık var. Al işte.

“Affedersiniz?”

“Evet?”

“Ay çürümüş ya, gördünüz mü?”

“Gördüm.”

Başını kaldıracak, gözleriyle buluşacaksın. Belaya hazır olmalısın, hem de çifte bela…

Gözleriyle buluşmak sana ne ifade edecek biliyor musun? Gözleriyle buluşmak sana ne ifade edecek bilmiyorsun. Ben sana söyleyeyim: Bir daha hiçbir gözle buluşmak istememeyi, bir gökcismi nasıl ve neden çürür sırrının tam çözümünü ve bu vakte kadar düştüğün bütün boşlukların anlamsızlığını ifade edecek. Gözlerden kendini aldığında konuşman gerektiğini hatırlayacaksın ama konuşmak nedir, ağız nedir, söz nedir?

“…”

“…”

“Bir şey mi diyecektiniz?”

“Bir şey diyecektim.”

“De hadi.”

“Ay’ı neden çürüttün ya?” diye püskürteceksin cümleyi ama neden öyle dediğini de asla bilemeyeceksin. Gülecek. Burada hep gülerler.

“Ben mi çürütmüşüm Ay’ı?”

“Öyle ya, siz çürütmüş olmalısınız.”

“O neden?”

“Ay’a bu gözlerle bakmışsanız, ay bu gözlere nasıl dayansın?”

Önce ona asıldığını sanacak, birasından bir yudum alacak ve birkaç yalan düşünecek. Sonra vazgeçecek, dudağını birayla ıslatıp, “Oturmaz mısın?” diyecek.

Oturmaz mısın? Oturmak hakkında fikrin var mı? Oturmayı öğrenmiş olmalısın, kaç yaşına geldin. Otur artık. Bari rezil olma.

Tamam, iyi böyle. Oturdun. Konuşacaksın. Konuşsana!

Sustuğunu fark edince o konuşacak ve bu ne büyük reform olacak dünya tarihine: “Ay’a senelerdir bakarım, şimdi mi akıl etmiş çürümeyi?” diye soracak. Hafif dalga geçtiğini anladığında, bozulacaksın.

“Bu gece bir farklı bakmışsın demek ki,” gibi son derece anlamsız bir cümle kurup utanacaksın.

“Olabilir,” diyecek. “İlk defa sarhoş oldum galiba, ondan olmalı.”

Sana dönecek, sen de ona döneceksin sonuçta bu işler böyle yürür. Bir kez daha gözlerine baktığında, sadece bir defa, tek bir defa kahverengiye düşüversem ya beyaz yerine,  diye iç geçireceksin. Boşluk anlamını yitirecek. BEYAZ nedir unutacaksın. Ama içinden geçenleri onun gözleri asla duymayacak, zaten o kadar yüksek sesle de geçmeyecek içinden ama senin gözlerinden geçenler, açık ve net olacak: “Ölüyorum galiba.”

Onun gözleri cevap verecek: “Acaba ölmesen mi?”

Senin gözlerin konuşmakta ısrarcı: “Ayı çürüten bir güzellik beni yok etmez mi?”

Kahverengi: “Yok olmaktan bu kadar korkma.”

Tehlikenin farkında mısın? Yok olmaktan bahsediyor. Bu, boşluğa düşmek ve sonra geri gelmek gibi bir şey değil. Tamamen, hiç var olmamışçasına bir yok oluş. Üstelik neden? Ayı çürütmüş bir çift göze baktın diye.

Kalk ve uzaklaş oradan. Evine git ve duvarlara her şeyin iyi olacağını söyle. Dinlemiyor musun? İyi, sen bilirsin.

Bu sefer hakiki seslerle konuşmaya başlayacaksınız. Gözlerinizin sustuğu iyi olacak, anlatması güç oluyor.

“Küçükken, ben küçük bir adamken yani, diş çürüklerinin fırçalanarak iyi edilebileceğine inanırdım. Ama çürük bir dişin eskisi gibi olduğunu da hiç görmedim. Sen gördün mü?”

Sana gülecek, dişleriyle birlikte gülecek üstelik. Azı dişlerinden birinin çürük olduğunu fark edip görmediğini de böylece anlamış olacaksın. Bir müddet sohbet bu şekilde devam edecek. Asla açık bir cevap olmadan; ama iletişimi de sekteye uğratmadan. Neden ilk defa sarhoş olduğunu öğreneceksin, neden burada bir başına oturduğunu, neden senden pek de korkmadığını… Bunları hep anlatacak sana, sen dinleyeceksin. Sen iyi dinlersin zaten.

Onun anlattıkları bittiğinde, gök kubbedeki bütün çürümüşlük şahidim olsun ki susacağından çok korktum. Çünkü susmalık şeyler anlatmıştı ve susmayı da Allah için iyi biliyordun. Öte yandan, senin Beyaz dışında neredeyse anlatacak hiçbir şeyin yok. Ama susmayacaksın, sözü yine “çürüklere” getireceksin.

“Ayı fırçalasak, düzelir mi sence?”

Sorduğun en çocukça soru bu olacak. Onu da sırf bu çocukluğuna ortak olduğu için seveceksin. Gözlerinden sonra, onu ilk defa bu kadar çok seveceksin.

“Nasıl yapacağız?”

Cevabını bilmediğin bir soru bu. O yüzden oradan kalk, duvarlarla konuşmasan da olur sadece oradan kalk, gidelim. Gidelim daha fazla anlatmak istemiyorum!

“Aya kan vereceğiz, birleşmemiz radikal olacak.

“Ah…”

“Böyle bir şeyi bir filimde gördüğümü anımsıyorum, bir şiyir de olabilir tabii. Fakat mutlaka işe yarayacak. Ay’a kan vereceğiz, tazelenecek bembeyaz olacak.” Bembeyaz, derken bir saniyeliğine çekineceksin; ardından korkunun yersiz olduğunu fark edeceksin. Artık Kahverengi var. Artık Kahverengi var, korkmana gerek yok. Korkma, o var. “Yeni gibi,” diye devam edeceksin. “Yepyeni olacak, pırıl pırıl.”

 “Ay’a nasıl kan vereceğimizi de düşündün mü?” diye soracak kız. Sesindeki çocuksu tınının silindiğini hissetmeyeceksin bile. Budala.

“Düşündüm tabii,” diyeceksin. Utanmadan kızı elinden tutup ayağa kaldıracaksın. Kayaların üstüne çıkmasına yardım edip mehtabı göstereceksin.

“Buraya döküldüğüne göre, buradan da oraya dökülür herhalde.”

Ay denize dökülüyor olabilir; ama deniz aya neden dökülsün, bunu hiç düşündün mü? Cidden çok merak ediyorum, düşündün mü? Düşünmedin tabii. Sanıyorsun ki Ordu’nun dereleri bunlar, sanıyorsun ki yukarı akacak koca deniz. Koca deniz neden aksın gökyüzüne ya!

Kızın gözlerinde korkuyu göreceksin. Daha önce yaşadığın tek korkunun boşluğa düşme hissiyle sınırlı olduğunu düşünürsek, yadırgayacaksın durumu.

“Kanın akacak diye mi korkuyorsun?”

Acı bir gülümseme oturacak kızın dudaklarına: “Hayır.”

“O zaman neden bu korku?”

Acı gülümseme bu defa sözcüklere de oturacak: “Kanım…” diyecek. “Hastayım ben, kirli benim kanım. O’nu iyi etmesi mümkün değil.”

“Hayır, hayır, hayır…” Asla kabul etmezsin değil mi? Bunu bir tören olarak görüyorsun. Geri adım atarsan olmaz haa, başladıysan bitirmeli. Al bitir o zaman, al bitir, hepimizi bitireceksin. Yine de bitir, tamam.

“Hayır, yapacağız. Ay’a kan vereceğiz, fırçalayacağız onu, iyi edeceğiz. Hepsi düzelecek, lütfen.”

Kanlı bir fırçadan bahsediyorsun. Yapma.

Acıyarak bakacak gözlerine, kime acıdığını o an anlamayacaksın. Önce gözlerindeki umuda sanacaksın. Gerçeği, orada bir kız bilecek, bir de ben bileceğim. Dünya’ya acıyacak o. Sırf sen, “Lütfen,” dedin diye, orada, hiç tanımadığın ama gözleri için ölebileceğin; çocuksuluğu için öldürebileceğin o kız sana, “Tamam,” diyecek.

“Tamam!”

Mehtaptan Ay’a giden o yola döneceksiniz. Kısa bir yolculuk olmayacak bu, biliyorsunuz. Ama beklersiniz, aceleniz yok. Hele senin, ulan senin hiçbir şeye acelen olmadı ki bu yaşına kadar! Siktin attın iki dakkada burda hepimizi. Düşüncesiz herif! Ne vardı bakmasan gözlerine. Ya da baktın, ne diye kalkıp gitmedin sonra. İlk bakış, tamam eyvallah. Ama ikincisi? İkincisi şeytandandır güzel kardeşim, ikincisi bela açar başa. İkincisi Ay’ı döker üstümüze, parçalar, siler bizi.

O ikinci bakışa düşmeyecektin sen. Şimdi başımıza neler düşeceğini izle!

Camdan bir bira şişesi alacaksın, filimlerdeki gibi vuracaksın kayaya. Ne korkunç bir silah yaratacaksın öyle, aman Allah’ım!

Önce onun bileklerini keseceksin, sonra kendi bileklerini. Akacak kan, damarda durmayacak.

Mehtaba karışacak kanınız, yüzünü ifadesiz tutabildiğin için gurur duyacaksın kendinle. Kızın gözleri yaş yaş çünkü. Hâlâ canı yandığı için ağladığını düşünecek kadar boş kafalısın. Hatun farkında oğlum her şeyin! Gözleri, “Houston, we have a problem!” diye bağırıyor, sen sanıyorsun ki kız ya hani, hassas ya hani, bir yeri kesildi de ağlıyor. San güzel kardeşim, iyi sanmalar dilerim sana.

Kan yürüyecek mehtapta, aya doğru yürüyecek. Nasıl olacak bilmiyorum ama; deniz de akmaya başlayacak göğe. Akmak mı? Bir dökülmek bu aslında. Deniz aya dökülecek ve ne muhteşem bir doğa intiharı olacak bu!

 Kana bulanmış elleri ellerinde. Nefis bir görüntü, kabul. Şıp şıp kayalara damlıyor canınız. Mehtaptaki renk cümbüşünü anlatmaksa namümkün! Sonra cümbüşü bir gürültü alacak. Bir dalgalanma.

Çok içten bir dalgalanma, tiren geliyor gibi olacak, hayli uzaktan ama. Dünyanın merkezinden gelen bir gümbürtü. Ayakta kalma mücadelesini kaybedeceksiniz, düştüğünüzdeyse Ay’ı göreceksiniz.

PARAMPARÇA. Dökülüyor. Üstünüze dökülüyor. Kızın elini yine de bırakmış değilsin, aferin mert adamsın ama Ay düşüyor be güzel kardeşim! Kafanıza kafanıza düşüyor, atmosferi vura kıra geçerek; havayı yemyeşil yararak düşüyor.

Siz Ay’ı fırçalamadınız, hayır. Siz bir çürüğe çok yanlış yaptınız. Çürüğü yerinden söktünüz, parçaladınız ve şimdi çaresizce onun dağılışını izliyorsunuz!

“Özür dilerim,” diye mırıldanacak kız.

“Dileme,” diyeceksin. Bir haltmış gibi, şaşkınlığını atmışsın üstünden. Seni şaşırtmak kolay değil. Çürümüş bir aya yaptığınız sabotaj gösterisi başarıyla tamamlandı ama sen şaşkın değilsin.

“Zaten çürüktü ya.”

Teselli mi ettin sen şimdi kızı?

Senin teselliye ihtiyacın yok, kabul. Çünkü Kahverengi var. Kahverengi’nin olduğu yerde teselli olmaz, teselli Beyazlara göredir. Buraya bir Beyaz ne yakışırdı ama! Bunu hak ettin sen.

Bir Beyaz’a düşmeyi ve bir daha çıkamamayı hak ettin. Fakat Beyaz’ın geleceği falan yok. Orada, o kayanın üstünde yapayalnızsınız. Kahverengi’yle el ele, kan kana; biraz sonra da Ay Ay’a olacaksınız. Çarpacak çünkü, bu kaçınılmaz. Maktulün böyle bir hakka sahip olmasıysa çok normal.

Seni seviyorumların yerini ay parçaları alsın. Seni o kadar çok seveyim! Ay yansın, ay sönsün. Ay çürüsün, ay patlasın, ay düşsün. Ay düşsün, ay düşsün…”

Düşsün.

Ay düşecek tam aranıza, koca bir bina gibi. Son kertede sen de Kahverengi’ye düşeceksin. Ölümün milyarlık Ay’dan değil de, yirmilik Kahverengi’den olacak. Sen memnunsun, Kahverengi memnun.

Ay değil.

O düşüyor hâlâ.

SON

16 Eylül 2012 – İstanbul

Not: Bu öykü ilk olarak İki Aylık Edebiyat-Kültür Dergisi “İzafinin Aralık-Ocak 2012/13, 8. sayısında yayımlanmıştır.

3 Yorum

  1. çok güzel umarım hep yazmaya devam edersiniz

  2. ne güzel-miş.

Bir Yorum Yap