Aykırı Düşüncelerin Taşı

“Taşın bağışlayıcı gücünü hafife alıyorsun,” dedi gölgenin içindeki ses. “Asıl sen taşın gücünü hafife alıyorsun, az önce lanet olası şehrin yarısını havaya uçurduk. Farkında mısın bilmiyorum ama bu hiç hoşuna gitmeyecek,” diye karşılık verdi diğer ses.

“Saçmalama… Hak ettiklerini sende biliyorsun… Anlayışla karşılayacaktır,” ama bu seferki ses tonu ilki kadar kesin değildi. İçinden ekledi –umarım-.

* * *

Ve işte… Taşın huzurundaydılar. Kırmızı ve yeşil.. Bu onun çok sinirli olmadığının göstergesiydi…

Kırmızı – yeşil ışık  tüm odaya yayılarak gölgeleri defetti. Hırıltıyla karışık bir ses yankılandı zihinlerinde…

Steve ve Mondtano’nun zihninin derinliklerinde yankılanan ses, öfkeden çok tatmin olmamışlıkla doluydu. Steve umutla başını kaldırdı. “Efendim?” Taş mutsuzdu…

“Sadece yarısı ha? Bütün yapabileceğiniz bu kadar mı?” şimdi şaşkınlıkla bakma sırası Mondtano’daydı.. “Efendim, anlayamıyoruz,” sesi titremeden çıktığı için memnundu..

Yeşil – Kırmızı ışıklar baş döndürücü bir hızla dönmeye başladı. Taşın merkezinde bir şey hareket ediyordu.. Şimdi bu baş döndürücü ışığa, bir de iç gıcıklatan bir melodi eklendi.

Ve hepsi bittiğinde taşın içinden yeşil bir zümrüt düştü… “Alın onu ve diğer yarısını da yok edin,” ses itaatsizliğe asla izin vermeyecek bir tondaydı… Steve zümrüdü almak için taşa yaklaştı…

Mondtano arkadaşının bu düşüncesizliğine hayretle baktı… Yok etme hırsı… Şehrin yarısını kendilerince haklı bir sebepten yok etmişlerdi, oysa diğer yarısı bunu hak edecek hiç bir şey yapmamıştı.

Taş dönekti… Ve bunu göstermekten çekinmeyecekti, Steve taşa doğru uzandı. Bir hediye olmalıydı, diğer yarısını yok etmelerine yardımcı olacak bir hediye…

Oysa taşın düşünceleri farklıydı… Steve’in eli taşa dokundu.. Mondtano bir adım geri çekildi ve arkadaşının akıbetine kendini hazırladı. İyi bir yoldaştı o… Ama şimdi kendinden geçmiş bir –köleydi- sadece.

Görünmeyen bir alev sardı Steve’i. Mandtano izlemek dışında yapabileceği şeyleri düşündü, bir adım daha geri çekildi..

Yanık et kokusu tüm mekanı kaplamıştı. Ama Steve taşı bırakmıyordu, dişlerini sıktı. Bir mükafatı olmalıydı. Bir hediye bekliyordu sadece.. Çığlık atmaya çalışmadı, zayıf görünmemeliydi. Beklide sadece sınanıyordu…

Taş eziyetinin sonuna gelmişti… Görünmeyen alev Steve’i kızartmayı geçip, öldürmek için saldırmaya başladı… Steve nihayetinde olayı anladı, az sonra ölecekti. Son kez arkadaşına döndü, kararmış bir suratla baktı ona…

Ve infazı gerçekleşti, bedeni yanmaya devam etti.

Taş memnundu…

* * *

“Sonunun onun gibi olmasını istemiyorsan al o taşı ve şehrin kalanını da yok et,” bu kez sesinde anlayışlı bir tavır vardı. Mandtano çekinerek ilerledi. Günahsız insanları öldürecekti… Peki neden? Taş öyle istedi diye…

Peki taş neden öyle istiyordu? Ne kazanacaktı? Bu zamana kadar taş hep nötrdü. Hak etmeyeni infaz ettiğini görmemişti, ki o yüzden Steve’in ölümünü sorgulamaya hakkı yokmuş izlenimine kapılmıştı.

Düşünceleri duygusuzca bölündü… “Şehrin yarısını yok etmeniz benim talimatlarımın dışında ama olması gereken bir şeydi. Fakat şimdi insanlar –ki bunu tiksinerek söylemişti- bizden haberdarlar. Yada haberdar olmak üzereler… O kadar büyük bir gücün nasıl oluştuğunu öğrenmek isteyecekler ve sonunda da istediklerine ulaşacaklar. Bu da bizim sonumuz olacak. Emin ol Mandtano, daha yüzyıllar boyunca yaşayacağım ve belkide sen benim sadık yardımcım olarak yanımda olacaksın,” sesindeki hafif alaycı tavır Mandtano’yu rahatsız etmişti.

“Efendim… Peki diğer yarısını nasıl yok edeceğiz? Steve ile benim güçlerimin birleşimi bile bu kadar kısa zaman içinde ikinci bir infaza yetecek kadar yoğun değildi-” sesi bölündü. “Sus ve taşı al.”

Yutkundu… Bir şey olmayacağını biliyordu, taşın ona ihtiyacı vardı, ama arkadaşının hala yanmakta olan cesedinin yanından geçip zümrüdü almak ona hiç yakın gelmiyordu… Tereddüt ettiğini fark eden taş sinirlendi. “AL ONU!”

Seri adımlarla arkadaşının yanından geçti ve hiç bekletmeden zümrüdü kaldırdı. Hiç bir şey hissetmemişti. Az önce en yakın arkadaşını infaz eden nesnenin bu olduğuna bir an şaşırdı. Sonra tekrar taşa baktı.

“Nasıl yapacağım?” kararlıydı. “Zamanı geldiğinde, o sana yol gösterir,” gelen cevap daha kararlıydı..

* * *

Bir hafta sonra

Steve Huwkens’in ölümünden sonra bir hafta geçmişti. Mandtano zümrütten hala bir sinyal alamamıştı. Üstelik taş ile görüşmeye gittiğinde de reddedilmişti. Şehirde ise olaylar hala çok karışıktı, güvenlik en üst seviyedeydi ve sıkı yönetim bölgeye hakimdi.

Şehrin yarısı havaya uçmuş ve suçlu hala bulunamamıştı, halk endişeliydi… Aklı hala Steve ve yaptığı budalaca hamlede olan Mandtano zümrüdün parladığını bir an göremedi.

Önce bir göz yanılması sandı fakat zümrüdün yeşilimsi rengi tüm odaya hakim olmaya başladığında gerçeği kabul eden Mandtano ayağa kalktı. Zümrüdün üstünde ilginç bir pusula belirdi. Çekinerek eline aldı.

“Sorun yok, infazı yerine getireceğim ve sonra hepsi geçecek,” derin bir nefes aldı ve hızla odadan çıktı. Pusulanın gösterdiği yöne doğru koşmaya başladı. Fakat bir sorun vardı, pusula onu şehrin havaya uçmuş tarafına doğru yönlendiriyordu.

“Yürümeye devam et,” ses kesindi. Mandtano koşmaya başladı…

* * *

Nefesi kesilmeye başladığında, pusula hala sabit bir yönü gösteriyordu. Gösterdiği yöne doğru baktı ve neredeyse düşecekti… Steve ile şehrin yarısını uçurdukları binaydı orası. Binaya girdiğinde, ne olacağına dair en ufak bir fikri yoktu.

“Bodruma in!” Bu sesi beklemeyen Mandtano irkildi fakat bodruma doğru yöneldi. Merdivenleri indiğinde bir kaide ile karşılaştı. “Beni oraya koy ve burayı terk et,” aklında onlarca soru işaretiyle emri yerine getirdi.

Zümrüdü kaidenin üzerine bıraktı ve yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Kaide zümrüdü adeta emdi ve geriye koyu yeşil bir duman bıraktı.

Mandtano orayı terk etti ve geldiği yolu aynı hızla koşarak geri döndü. Bir patlama yada doğal bir afet beklerken hala hiçbir şey olmamasına şaşırsa dahi bunu sorgulamadı. Taşın yanına gitmeliydi, bütün cevaplar ondaydı…

* * *

“Tebrik ederim, çok iyi bir iş çıkardın,” taşın sesi tatminkârdı. “Efendim, sağ olun ama kayda değer bir şey yapmadığımı düşünüyorum. Sonuçta sadece zümrüdü yerine yerleştirdim ve şimdi buradayım,” kuşkucu olmaması gerektiğini unutmuştu.

Karnına görünmez bir ok saplandı. Acıyla haykırdı ve dizlerinin üzerine düştü. “Ahmak!” Yanlış yapmıştı… “Çok merak ediyorum Mandtano, sıkıyönetim varken şehrin içine girip havaya uçurmaya teşebbüs etmen, biraz dikkat çekici olamaz mıydı? O zümrütten çıkan dumanı gördün… Şu an bütün şehir o dumanla kaplı, tek bir soluğu bile kalbini durdurmaya yeterdi. Düşünüyorum da beklide solumalıydın-” korkuyla geriledi Mandtano. “Ama efend-”

“Sözümü kesme! Saatler sonra o bölgede yaşayan hiçbir canlı kalmayacak, görevini başarıyla yerine getirdin ve gözüme girdin. İstersen daha fazla kurcalamadan çekil karşımdan,” daha açık bir şekilde –git- denemezdi. Başını eğdi ve “Efendim.” Dedikten sonra mekanı terk etti.

İstenilen şeyi başarıyla yerine getirmişti Mandtano. Ama gene de sevinemiyordu, anlama yetisinin taşın ona yaptırdıklarını anlayabilecek kadar gelişmemiş olduğuna kanaat getirdi. Evine dönerken aklında kaç saat rahatsız edilmeden uyuyabileceğinin hesabını yapıyordu…

SON

Nisan 2008

2 Yorum

  1. Selamlar,
    Öykülerini, derli toplu şekilde bir yerde toplaman çok güzel olmuş. Rıhtım’da severek okuduğum yazarlardan birisin.
    Öykün, bir ilk öyküye göre gayet iyi bir anlatıma sahip ama yine de daha açıklayıcı olsa daha bi severek okurdum. Bütün bir şehrin ölmeyi hak edecek ne yaptığını merak ettim mesela. Ya da taşın iyilik için mi kötülük için mi var olduğunu…
    Bütün öykülerini eskiden yeniye doğru okuyacağım.. :)

    • Onur Selamet |

      Merhaba,

      Yorumunuz için teşekkür ederim. Sevilerek okunduğumu bilmek mutluluk verici.

      Eski öykülerime yorum aldığımda daima bir utanma yaşarım. Şimdi baktığımda tüm eksikleriyle gözümün önüne gelir çünkü hikâye. Yine de hepsini bir araya getirmek güzeldi; es geçmek kesinlikle aklımdan geçmedi.

      Aklındaki soruların giderilmemesini rahatlıkla anlıyorum o yüzden. Yapabileceğim tek şey anlayışına sığınmak. :)

      Bu arada “Aykırı Düşlerin Taşı” ilk öyküm değildir aslında. “Yayına uygun gördüğüm” ilk hikâye esasında kendisi. Yoksa evvelsi de uzun ve taşlı bir patikadır; delik deşik öykülerle dolu… :)

      Yeniden teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap