Çizmesiz | Öykü

Yazarın Notu: Bu öykü yoğun olarak argo içerdiği gibi, bunun yanında hiçbir şey içermemektedir.


ÇİZMESİZ

“‘Acaba hiçbir şey anlatmamış olmak mümkün müdür?’ diye soruyorum kendime. Doğrusu, hiçbir şey anlatmamış olmayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü.”

“Harfler ve Notalar” – Hasan Ali Toptaş

1. Alaaddin’in Sihirsiz Lambası

“Uyuyor musun?”

“Kapat be şu lambayı!”

“Uyansana bir şey soracağım.”

“Ne soracaksan sor; ama Allah aşkına kapat şu lambayı!”

“Bi kalksana sen, bir şey soracağız dedik Allah Allah ya!”

Homurdanmalar, küfürler, salyalar ve doğrulan bir beden… Tek dostumun uyanışını sabırsızlıkla izledim. İmre Uyurdudak. On iki yıldır bana katlanabilen tek isim. İkimiz de yirmi dört yaşındaydık. Son üç aydır burada, bir çatı katında yaşıyoruz. Ev sahibimiz sağır ve kısmi kör. Aynı zamanda yaşlı ve teyze statülerine de dâhil. Yalnız yaşıyor (kedileri var, şaşırdınız mı?). Şükür dualarına karşılık evinin çatı katını kiraya verdiğinden henüz haberi yok. Haberi olmaması için son derece dikkatli olmaya çalışıyoruz; çünkü herhangi bir evin kirasına verecek paramız, daha doğrusu herhangi bir şeye verecek paramız yok. ‘Ev’ dediğimiz bu döküntü çatı katına, yan apartmanın tepesinden çeşitli akrobatik hareketler yaparak giriyoruz. Günü kurtarmaya çalışan alelade insanlarız kısacası. Başımızı sokacak bir yere sahip olduğumuza göre, şanslı da sayılırız.

“Eee?!” dedi İmre.

Kolundan çektiğim gibi yataktan çıkartmıştım adamı. Elimdeki küçük gaz lambasını önümüzü aydınlatmasını sağlamak için yüksekçe bir yığının tepesine koydum.

“Görüyor musun?” dedim.

“Neyi lan neyi? Hasta mısın oğlum?!”

Kafasından tuttuğum gibi duv… Yok, şey, başını hafifçe aşağı eğdirdim. Görünce bana hak verecekti.

“Sen mi çizdin bunları?” dedi. Biraz sarsılmış gibiydi.

“Hayır.”

“E nereden geldi bu?”

“Bilmiyorum, uyku tutmadı. Lambayı açtığımdaysa bir anda yerde bunları gördüm. Işık yokken, onlar da yoktu.”

“Karanlıkta görememen normal değil mi sence?”

“Hayır, öyle değil. Seyret,” dedim ve lambanın gazını kıstım. Tısss… Şimdi karanlıktaydık ve göz gözü görmüyordu.

“Aklına hayranım, şimdi seni bile göremiyorum,” dedi İmre. Alaycılığını balon gibi söndürmek için, pencerenin önünden çekildim. Gözlerimiz karanlığa alışana kadar bekledik. Dolunay bizimleydi. Pencerenin eteklerinden tavan arasındaki mabedimize dökülüyordu.

“Şimdi yere eğil ve dikkatle bak.”

Eğildi ve dikkatle baktı. Zeminde tozdan başka hiçbir şey yoktu. Hapşırarak doğruldu, lambayı elimden aldı ve tekrar diz çöktü. Lambayı usulca açtı, şekiller usulca belirdi. Lambayı usulca kapattı, şekiller usulca yok oldu. Her şey usulcaydı, tepkisi hariç:

“Bu ne siktiri boktan bir şey lan böyle?!”

“Bilmiyorum.”

Yere tebeşirle bazı şeyler çizilmişti. Bir maça destesi. Tüm kartlar sırayla yan yanaydı ve bize bakıyordu. Parmağımın ucuyla As’ın kenarına dokundum. Hiçbir his yoktu. Silmeye çalıştım, silemedim.

“Lambadan mı acaba?”

“Lan ne bileyim! Dün yoktu; bugün var.”

Belki biraz sarhoştuk. Ardından İmre aklımdan geçenleri dillendirdi: “Yatıp uyusak ya; kötü bi illüzyon sanki her şey.”

“Sabah bakarız olmadı.”

“Bakarız tabii.”

* * *

Kötü bir illüzyon her şey. Sabah bakardık nasılsa. Kâbuslarım sussaydı eğer, buna inanabilirdim. Gece bir kere kusmak için, bir kere de işemek için dışarı çıktım. (İnanın gidiş geliş çok zahmetli oluyor, medeni yolları pek kullanmadığımız için…) Deste hep oradaydı. Lambayı söndürmeye cesaret edememiştim.

Uyumadım. Maçalar da uyumadı.

* * *

“Ne kadar paramız kaldı?”

“Üç lira, seksen kuruş.”

“Bi bira alır mıyız?”

“Ne yiycez lan o zaman?”

“Haklısın, sanırım.”

“Uyusak mı biraz, çok fazla güneş var sanki.”

Sanki biraz haklıydı. Gülümsedim. “Yeni uyanmış olmamız…” dedim.

“Tekrar ve tekrar uyuyamayacağımız anlamına gelmez,” diye tamamladı beni.

* * *

Kötü insanlar değildik aslında. Mesela hırsızlık yapmadık hiç. Haram yemedik ama bira içtik. Küfür falan ettik. Ev sahibimizin özründen yararlanıp çatı katında kaldık. Mecburduk. Bu hayatta sadece mecbur kaldığımız şeyleri yaptık, gerisi teferruattı.

Gece olduğunda uyandık, yiyecek bir şeyler bulmak için dışarı çıktık. Lambayı hiç açmamıştım. Mecbur değildim.

Bir şeyler yedik, camiden su içtik. Karnımızdaki rahatsızlık verici his kaybolmuştu, yeterliydi. Gofret aldık bir tane, yirmi kuruşumuz kaldı. İki de sakız aldık. Şarkı söyleyerek çatı katına döndük. Gofreti bölüşürken dolunayı izliyorduk. Sanki lambadan ve desteden bahsetmemeye dair, gizli bir anlaşma yapmıştık.

Karanlık güvenliydi ve gece uzun. Bir işimiz ya da kimimiz ve kimsemiz yoktu. “Neden?” diye sormaya cesaret edemiyordum.

“İmre, baksana ne diyeceğim,” dedim.

“Evet?”

“Ya da siktir et ya.”

“Olur.”

“Uyusak mı geç oldu?”

Size bir şeyler anlatmam gerekiyordu sanırım. Böyle uyuyup durursak sıkılıp gideceğinizden korkuyorum. Ya da… aslında korkmuyorum. Ben devam edeceğim. Hâlâ nefes alıyorsam; anlatacak bir şeylerim olmalı. Bir bira ısmarlamadığınız sürece, burada olmanız bir şey ifade etmiyor.

Uyuduk.

* * *

“Uyanık mısın İmre?”

“Galiba, sen?”

“Biraz uyandım gibi. Hava mı soğudu?”

“Soğudu ya.”

Sustuk. İki metre yanımdaki yığının üstünde yatıyordu. Ben de başka bir yığının üstündeydim. Battaniyelerimiz vardı. Yastığa epey benzeyen, içi gazete kâğıtlarıyla doldurulmuş bez parçalarımız da vardı. Ama mesela, giymek için yalnızca bir çift çorabımız vardı.

“Çoraplar ayağında mı İmre?”

“Evet, ister misin? Ben pek üşümedim.”

“Olur ya.”

Çoraplarını çıkarttı, top yaptı ve bana attı. Yattığım yerden çorapları giymeye çalıştım. Beceremedim. Battaniye üzerimden kayıp gitti. Tutayım derken ben de kayıp gittim döşeğimden. Sonuçta yerdeydim, bir kolum lambaya çarpmıştı. Lamba berbat bir şaka gibi aydınlattı dünyamızı. Korktuğumuz gelmişti başımıza, gözlerimi yumdum ama İmre çoktan ayaklanmış gibiydi.

Küfür etti. O gece ne küfürler etmiştik ama…

Her yerdeydiler.

Suç lambanın mıydı, çorabın mı, yoksa direkt çatı katının mı? Bilemedik.

2. Çizmeli Kedi’nin Çizmesizliği

“Alaaddin, bu ne abi! Ne abi bu, ne! NE BU LAN!” diyip duruyordu İmre.

İkimiz de ayaklanmış, lambanın aydınlattığı maça kartlarına bakıyordu. Artık herhangi bir düzene tabi değillerdi, tamamen dağınık bir şekilde; lambanın menziline giren her noktayı karta bulamışlardı.

“Açlıktan mı oluyor tüm bunlar, Allah’ım ya.”

“Ne açlığı oğlum, gofret yemedik mi demin?”

“Uyuduk ya biraz, acıkmışızdır sandım.”

“Boş ver onu, ne ayak burası oğlum? Perili midir, cinli midir nedir?!”

“Ne bileyim abi. Sevmiştim ben burayı.”

“Ben de sevdim oğlum, iki siktiri boktan kart için bırakmayalım burayı.”

Düşündük bir süre. Birbirimize sokulmuştuk iyice.

“Ne yapsak?” dedim.

Bana baktı.

Gülümsedi.

Hayırdır inşallah?

“Yat uyu amına koyayım.”

* * *

Uyandığımızda bir kedi miyavlıyordu, yanı başımızda. İçeri nasıl girmişti bu namussuz? Ev sahibimizin kedilerinden birisi olmalıydı. Güneş vardı galiba. İmre perdeyi açtı. Kediyi camdan atacak diye korktum. Atmadı, sevdi hatta.

Lamba yana yana sönmüştü herhalde. Her şey yolundaydı, yok saydık dün geceyi. Kediyi sevdik; dışarı çıkarken kediyi de aldık yanımıza. Biraz gezdikten sonra kapının önüne (ev sahibinin kapısının önüne) koyduk onu. Paramız olmadığını hatırlayınca eve(?) döndük işte. Oturuyoruz o vakitten beri. Sakız çiğnedik biraz.

Kedi gelmişti yine. Nereden geldiğini anlamamıştık, bir yok; bir var kendileri. İmre durumdan hoşnut gibiydi. Benim için fark etmiyordu, karnımdan gelen sesler herhangi bir şeye odaklanmama engeldi çünkü. En son ne zaman bu kadar kötü duruma düştüğümüzü düşünmeye çalıştım. Düşünemedim.

Dünyaya karşı çaresiz hissedebilirsiniz. Bunu hissetmeniz, dünyanın size karşı olan hislerini değiştirmez. Siz ondan nefret edersiniz, o sizden nefret eder. Siz onu seversiniz, o sizden nefret eder. Siz ona karşı hiçbir şey hissetmezsiniz, o sizden nefret eder. Siz nefretten dünya edersiniz, o sizden nefret eder.

Sonra bir lamba, bir kedi… Bir anda her şey değişir.

Çünkü hiçbir şey bile bazen değişir.

* * *

“Bu kedinin zoru ne Alaaddin?”

“Bilmiyorum, ama sevdi seni.”

“Ben de onu sevdim. Keşke besleyebilseydik biraz.”

“Paramız olunca, süt falan alırız ona. Ev sahibimizin yeteri kadar kedisi var; fark etmez belki eksikliğini.”

İmre bunu söyledikten sonra, kucağındaki tekir kedinin ön patilerinden tuttu ve şöyle dedi: “Sen artık bizim kedimiz ol, olur mu?”

“…”

“Olmaz mı?”

“Miv.”

“Olur yani?”

“Mivv.”

“Olmaz diyosun?”

“Mi…”

“Eeeeeh, aptal!” Kediyi kucağından atıp somurttu. Gülsem mi, ağlasam mı bilemediğimden aklıma ilk gelen fikri, hiç düşünmeden paylaştım:

“Kediye süt bulabiliriz belki.”

“Nasıl? Çalamayız, bunu biliyorsun.”

“Çalamayız. Ama sahibinin sütünü, sahibinin kedisine ikram edebiliriz.”

“Miv.”

“Kedi de sevdi lan.”

İmre gözlerini kısmış, bana bakıyordu.

“Belki de…” dedi. “Bu velet Çizmeli Kedi’miz olacak bizim. Masalı hatırlıyor musun?”

“Bılaaaaa bılaa bılaaaaaa ve sonsuza dek mutlu yaşadılar.

“Öyle bir şeydi herhalde.”

* * *

Bir masalın sonunda yer alan ve sonsuza dek mutlu yaşadılar cümlesi için mi gizliliğimizin afişe olma ihtimalini göze alıyorduk; yoksa sadece hayatımızda bir (1) defa kedi beslemek istediğimiz için mi, emin olamıyordum. Belki de yalnızca bir şeyi mecbur olmadan yapmanın tadına bakmak istemiştik. Ruhlarımızın karanlık koridorları, bu tarz sorularla doluydu, cevapları hiç yakalayamadık.

Cevapların kanatları vardı.

Çatı katının zemininde ev sahibimizin tavanına açılan bir kapak bulunuyordu. Hiç kullanmadığımız için nasıl işlediğini anlamamız biraz zaman aldı. Kadının evde olma ihtimali düşüktü. Haftanın bazı günleri torununun -sanıyoruz, kadını almaya geliyordu bazen- evinde kalırdı, tam olarak hangi günler olduğunu hatırlamıyorduk. Ama içgüdülerimiz hatun bugün evde yok diyordu. Evden ses falan da gelmiyordu zaten.

Kapaktan içeri atladık, kedi de peşimizden geldi. Çizmesiz şey!

Ev adeta bir kedi bahçesiydi. Orada burada çeşit çeşit kediler uyukluyordu. Bizim Çizmesiz içeri girdiğinde, hepsi şöyle bir kafasını kaldırdı. (Bakın, bize değil ha, kediye.) Sanki selam verdiler ve keyiflerine bakmaya devam ettiler. Buna memnun olduk, İmre güldü hatta.

Ben gülmedim. İçimde huzursuz bir his vardı çünkü. Bir an önce sütü verip gitmek istiyordum. Evde hiç ışık olmamasına rağmen, rahatsız edici bir loşluk vardı. Sadece yarım saniye, bu ışıkların kedilerin gözlerinden yansıyıp da evi aydınlattığına inandım. Sonra ben de güldüm ama.

Mutfağın yolunu bulduk. Buzdolabının koluna elimi uzatırken İmre’nin yutkunma sesini duydum ve ona döndüm. Duvara bakıyordu. Duvardaki de bize bakıyordu. Biz de duvara baktık. Duvar!

Bir papaz resmi asılıydı. Maça Papazı. Buz gibi ciddiydi. Sağa ya da sola değil, direkt bize bakıyordu. Standart çizimlerden uzaktı. Gözleri tanıdık geliyordu. Sanki az önce görmüş…

Kedi gözleri.

3. Hiç

İşin içinde Maçalar varsa huzursuzluk adlı çakal orada kol geziyordur. Huzursuzluk ve bir şeyler olacağına dair duyduğunuz kuşku, içinizi kemirip sizi öldürdüğünde; çakal ortaya çıkıp leşinizi yer ve kemiklerinizi gömer.

Maça Papazı’na bakmamaya çalışıp dolaptan bir şişe süt aldık. Bir de tas çıkartıp doldurduk. Çizmesiz dibimizde bitti. İmre kediyi okşadıktan sonra tası önüne bıraktı. Çizmesiz kısık bir, “Miv!” nidasından sonra sütü içmeye başladı. Yüzümüzde ilk defa mecbur olmadığımız bir işi yapmanın gururu, aklımızdaysa duvardaki Maça Papazı vardı. Kendi karnımızı doyurmak, fikirlerimizin ucundan bile geçmiyordu.

Çizmesiz sütü bitirdi ve minnetle bize baktı. Ardından tekrar tasa eğildi ve geğirmek istermişçesine kasılmaya başladı. Bu tarz şeylere yabancı olduğumuz için ilgiyle izledik onu. En sonunda ağzındaki baklayı(?) çıkartmayı başardı. Siyah bir kalbe benziyordu, avuç içi kadar bir şeydi.

Tam bir Maça’ydı bu!

Evin kedilerinin kulakları kabardı. Loşluk, yerini evin içinde aniden açan bir güneşe bıraktı ve biz, ışığın kaynağını anlamaya çalışırken mutfağın kapısında biriken onlarca kediyle baş başa kaldık. Bize bakıyor, gülümsemiyorlardı.

Çizmesiz ağzından çıkarttığı maçayı tastan alıp ayaklarımın dibine bıraktı. Sonra da salına salına arkadaşlarını yanına gitti. Orada kaç kedi olduğunu sorsanız, size çok cevabını verirdim. Ve onların ne yaptığını sorduğunuzdaysa, alacağınız cevap… Bir cevap alamazdınız; çünkü bu sahneyi tek seferde izah edebileceğimi sanmıyorum.

Kapıya yığılan kediler tek çıkış yolumuzu kesin bir şekilde kapatmıştı. Arkamızdaki pencere beşinci kata açılıyordu ve işin aslı kapana kısılsak da buna neyin neden olduğunu anlayamamak, içine düştüğümüz bu durumdan daha fazla canımızı sıkıyordu.

“Nankörler!” dedim. İmre bu duruma yorum yapmadı.

Kedilerse gözleriyle bizi kemirme işini tamamlamış, sıranın pençelerine geldiğinden olacak keyifli mırlamalarla adım adım bize yaklaşıyorlardı.

Duvardaki Maça tepkisiz bir şekilde bizi izliyordu. Ayağımın dibindeki ıslak maça parçasına baktım. Bir kalp gibi atıyordu. Tuttum, fırlattım kalbi. Sanki bir şey olacakmış gibi. Kalp (Maça) bir kedinin suratına yapıştı ve süzülerek yere düştü.

İlk pençemi o kediden yedim. İmre bekâretini Çizmesiz’e kaptırmıştı. Bir vuran, bir daha vurmadı. Sanki bizi sırayla öldürmeye çalışıyorlardı. Karşı koymadık, bugünlük yapmadığımız şeyleri yapma kotasını çoktan doldurmuştuk. Biraz ölmek iyi gelebilirdi.

Bizi sırayla öldürdüler. Üstümüze maça kustular.

* * *

“Yine mi?”

“Ama baba, görüyorsun… İstemeden oldu.”

“İstemeden adamları tavlayıp evine getirdin ha? Maçalarını çatıya salmasaydın bunların hiçbiri olmayacaktı. Hiç günahı olmayan adamlara zorla kedi beslettin.”

“Yapma… Gittikçe yaşlanıyorum artık. Benim de rutinimi bozmam gerekiyor bazen.”

Yaşlı kadın, karga gibi sesiyle duvardaki Maça Papazı’yla konuşuyordu. Yerde Maçalar’dan kararmış iki adam lekesi vardı. Sadece silüetleri kalmış gibiydi.

“Öldürmek hastalıktır kızım,” dedi Papaz.

“Bana yaşlı ve hasta olmayan birisini göster baba.” Önce kulaklarını işaret etti, sonra gözlerini… Sonra da kalbini. İki fiziksel hastalık, bir ruhsal hastalığı götürmüyordu anlaşılan. Kadın verdiği cevaptan memnun görünüyordu.

Maça Papazı kızına yorum yapmadı. Yaşlı kadın babasının huzurundan ayrılırken mırlayarak yanına gelen Çizmesiz’e sevgiyle baktı: “Asla başarısız olmazsın değil mi?” dedi.

“Miv.”

“Ne dedin tatlım, seni duyamadım?”

“Miivv!”

“Duyamadım tatlım, lütfen tekrar söyle?”

“MİV!”

“Haa, haklısın. Kardeşimi çağırayım da şu iki lekeyi portre odamıza götürsün. Bir deste kaç kâğıttan oluşuyordu yahu? Yetmişten sonrasını saymadım ben, duvarda da yer kalmadı…”

“Miv.”

“Haklısın, yine de çatı katını yeniden kiraya vermenin zamanı geldi.”

“Miv.”

“Işığı kim kapattı! Hey, gözlerini aç!”

* * *

Hayat çılgıncaydı ve hiçbir şey bunun önünü alamıyordu. Her şey olabildiğince mantıksız, her şey olabildiğince sebepsizdi. Tüm bunları; belki de yalnızca hiçbir şey ile açıklayabilirdik.

Hiç.

 

SON

Aralık 2011

2 Yorum

  1. Ali Korkmaz |

    Öncelikle edebi yönümün çok güçlü olmadığını söyleyerek (paralelinde özürlerimide sunarak) yorumuma geçmek istiyorum…

    Çok dolu bir bir çocuksun şu anki tecrübene ve seviyene göre bunun getirdiği bazı dezavantajlar var. Onlar nelerdir bana göre; bir kutunun alabileceği madde miktarı sınırlıdır, belirli bir hacimi vardır ve fazlasına kutuda yer bulamazsın. Okuduğumda tamda bu hisse kapıldım. İç dünyanın doluluğu ve duygularının genişliği öyküye aşırı yükleme yapmış.

    Ama tasvirlerindeki sağlamlık, okuyucunun hayalinde bir film karesi netliğinde ortamı ve kişileri yaratmasına kolaylık sağlıyor. Ve bunu verebilmek gercek anlamda çok önemli! Bununla birlikte konu akışında kopukluk olmamasıda sürükleyici bir hal almasına ekstra katkıda bulunmakta…

    Son olarakta hayal gücüne bir övgüde bulunmak istiyorum, hayal gücün varsa sanatcı olabilirsin. Hayal gücünden yoksun insanların sanatı anlaması ve sanatcı olması imkansızdır…(bu da sende fazlasıyla mevcut.)

    Umarım demek istediklerimi anlatabilmişimdir:)

    • Onur Selamet |

      Merhabalar.

      Yorumunuz ve eleştiriniz için teşekkür ederim. Hiçbir şeyi, hiçbir şeyi hedefleyerek anlatmayı seçtiğim bir öyküydü. Başlangıç için tuhaf bir öykü bana kalırsa. Aşırı yükleme hissi bundan kaynaklı olabilir. Çünkü yazarken çok az durdum ve çok az düşündüm.

      Yazdıklarım arasında ayrı bir yere koyarım “Çizmesiz”i.

      Yeniden teşekkürler, böyle yapıcı bir yorum almak çok mutlu etti beni.

Bir Yorum Yap