Gedikli Girdapları Kokusuz Plaklarla Besledim

Bana sigara emzirmekten bahseden bir arkadaşım vardı. Bu olayın onun başına gelmesi çok yakışık alırdı, neden bilmiyorum. Ama benim başıma geldi ve hiç yakışık almadı. Olanca yakışıksızlığımla olayın üstüne gitmeye karar verdim ki böylece burada size bunu anlatabileceğim.

Anlatmak üstüne gitmektir. Bunu hiçbir çizgi filmin ele alamayacağı bir ciddiyetle yapacağım. Mantık kaçarsa çizgi filmlere sığının.

Bir sandalım vardı. Vardı fakat, şehrimin bir denizi yoktu. Şehrimin en büyük su birikintisine atladım ve sandalı bir kısrak gibi sürmeye başladım ben de. Oltamı sallandıracaktım. Oltamın kanca uçlu korsan kafasından sarkan plaklarla dev balıklar avlayacaktım. Dev balıklar işin başka bir boyutuydu. Asıl avlamak istediğim bir dolunaydı ve bu yüzden oltama yem yerine kokusuz 45’likler yapışık eylemiştim. Bu kokusuz 45’liklerin hangi güzide parçaları sızdıracağını bilmiyordum çünkü plak dinleyen bir insan olmadığım gibi, bu plakları para verip almış da değildim. Plak, dedim, dairedir, dedim. Dolunay, dedim. Dairedir. Biraz da peynirdir.

Ne bir balık geldi oltama ne de bir uydu. Oltamın ucu gece göğünün düştüğü dev su birikintisini parselliyordu. Parsellemek kaba bir kelimeydi oysa kaba kelimeler gökyüzüne erişememeliydi. Gök kaba kelimelerden oluşan bir âlem değildi ama ben kaba bir insan olmanın sınırlarını çok kötü çizmiştim sayın yargıç.

Çok kötü çizdiğim bu gerçeklik algısı içinde, saatlerce dolu bekledim nay bekledim. Bulutların arası ona izin verdiğinde ve aksi su birikintisini dilimlediğinde, kısrağımı dev peynirin ıslandığı noktaya çevirdim.

Oltamı geri sardım. Plağı değiştirdim. Hücum marşını çalsa diye niyet ettim, fakat hangi parça ıslandıysa artık birikintide; sonrası kimseyi mutlu etmedi. Plak peyniri diklemesine ortadan ikiye böldü bölmesine ve derinlere daldı dalmasına ama… Önce demir atmış gibi oldum bu diyara, sonra demir yutmuş gibi.

Zelzeleler ıslanmaya gelmişti. Dalgalar boyumu aştıkça, dur, dedim. Dalga, dedim. Aşma!

Boyumu aşmayan bir su birikintisi düşledim.

Su birikintisi boyumu aştı. Dalgalar Marş-ı Türk’ü çaldı. Bir kaşık suda bile boğulabileceğimi bildiğimden, bir kaşık devasa okyanusta bir adet peynirli dolunay yakalayamamanın mutsuzluğu, yerini alabora olma tehlikesine tasalanmaya bıraktı.

Kısrağımı, bu azgın dalgalardan kurtarmak niyetiyle oltayı bırakıp küreklere asıldım.

Boşa kürek çektim.

Zelzelenin sebebi uç göstermeye başlamıştı. Gördüklerim kötücül bir sivilcenin ısrarcı dışavurumuydu. Gökten peyda olan bir girdap hem sandalıma hem bana hem de kokusuz plaklarıma meydan okuyordu. Girdabın gökte olanına hortum diyenleriniz oluyor, görüyorum, fakat takdir ederseniz ki girdap, hortuma göre daha naif bir kelime. Gökyüzünün kaba sözcüklere boyanmasını istemediğimi biliyorsunuz. Yine de sizler için bir defalığa mahsus kendilerine hava girdabı diye hitap edeceğim.

Hava girdabı hepimizi yutup midesinde bir güzel çevirdiğinde, dünyamın bu kadar çabuk son buluyor olmasına biraz bozulmuştum. Ben, dedim, şimdi, dedim, yani bu gedikli girdabın içinde döne döne, öle öle ölecek miyim?

Hayır, efendim, dedim. Ölmeyeceğim. Başım dönüyorsa da buna şarap şişelerinden ya da asla sahip olamayacağım köpeğimle plakfrizbi oynuyor olduğum düşlerden aşinaydım. Ayakta kaldım. Sandalın devrilmek bilmeyen zemininde, plaklarıma sarılarak ayakta kaldım. Kısık gözlerimden girdabın midesinin duvarlarına şöyle bir göz attım. Nefes almak göz atmaktan zordu. Ama gedikleri gördüm. Artık iyice yükselmiş olan midenin içindeki bu gedikler, bana küçük de olsa bir fincan umut verdi.

Asitli şeyler, dedim, içmemelisin. Miden böyle delik deşik olur işte! Girdapla konuştuğumu çok sonra anladım. Çarpık bir çember çizerek dönüp duruyor, yükseldikçe yükseliyorduk. Fakat gedikler sabitti. Her katmanda birer ikişer gedik vardı ve oradan gökyüzü, hatta yıldızlar -yanılıyor olabilirim, çünkü çok hızlı dönüyorduk- görünüyordu. Oltama yeniden sarılıp kokusuz plaklarımı, (bu arada plaklar neden koksundu?) korsan kancasından çıkartıp bir kenara koydum (uçup gittiler).

Dans edercesine ayakta kalma mücadelesi veriyor, başarılı oldukça da güvenim yerine geliyordu. Güveni yerine gelebilecek türden bir insan değildim. Aslında bedenimde güven içinözel bir bölme bulunduğundan dahi şüpheliydim. Ancak bir girdabın midesinde, insanın en az üç şeye ihtiyacı olabilirdi: Güven, olta, oksijen! Güven ve oltadan çok şükür memnundum, yine de azalan oksijen nedeniyle aklıma düşeni hızlı bir şekilde gerçekleştirme gereği duydum.

Oltamı nasıl ki su üzerindeki dolunayı yakalayabilmek için fırlattıysam, işte öyle fırlattım gediklerden birine ve gediğe saplanan kancayla altımdaki sandalı kaybedip gediğe doğru sürüklendim böylece. Anamın rahminden böyle hevesle çıkamadığım için daha sonraları biraz vicdan azabı çekecektim ama yine de bir girdabın midesinden öyle usulca fırlamak beni memnun etmişti.

Düşünemediğim şey, fırladığım yerde neyle karşılaşacağımdı. Gördüğüm yıldızlar çok uzaktaydı. Düşecektim. Nereye ve kimin kollarına?

Yukarı mı aşağı mı?

Düşecek olmak beni huzursuz etmedi. Girdabın midesinden kurtulmuş olmak yeterliydi. Hayatta aldığım ilk zafer, keşke bu kadar sıra dışı olmasaydı da kahvede -sonradan edineceğim- arkadaşlarıma; bu zaferimi gönül rahatlığıyla anlatabilseydim.

Düştüm, kollarına. Avlamaya çalıştığım peynirin.

* * *

Saatlerce yürüdüm. Bunu hoplayarak ve zıplayarak yaptım. Öfkeliydim. Şaşkındım. Nefes nefeseydim (Fakat nasıl olur?). Bu olayın sorumlusu kimse onunla yüzleşmek istiyordum. En sonunda, faturayı girdaba kestim. Onu mahkemeye verecektim.

Bir girdabı en gedikli yerinden dava edecektim. Avlamaya çalıştığım peynire onca yaklaşmışken, benim büyükav zevkimi elimden alıp beni buraya atmasını kabul etmeyecektim. Burası Oz Diyarı değil ve ben de iki üç çapulcuyla arkadaş olacak kadar densiz bir genç kız değilim. Asla sahip olamayacağım yavru köpeğimin düşü sizi yanıltmasın.

İşbu düşünceler eşliğinde geldim ve dayandım dev mahkeme kapılarına. Peynir halkının da adli işlere bulaşıyor olması canımı sıkmadı. Ne de olsa onlar da insan, ben de insanım.

Geçerken kapıdan bir ısırık aldım. Bunu zili çalma şeklim olarak yorumlamanızı tercih ederim. Benim için kapıyı aralık bırakmışlardı.Büyük inceliklere küçük ısırıklarla karşılık veririm.

Kaliteli peynirdi.

* * *

Onu öyle boynu bükük ve üzgün görmeye dayanamıyordum. Ellerini önden kelepçelemişlerdi. (Suçlu bulunmamıştı ki henüz, kelepçe neden?) Elleri el gibi değildi. Önce elleri sonra geri kalanı, Looney Tunes’un en sevimsiz canavarı Gossamer’ı andırıyordu. Kırmızı değildi, o kadar kıllı da değildi. Ama yine de ona baktığınızda, “Selam Goss, o aptal tavşanı yakalayamadın mı hâlâ?” derdiniz.

Aslına bakarsanız, Gosso aptal tavşanı çoktan yakalamıştı. Ve bu yüzden sanık kürsüsündeydi. Bir girdabın bu kadar küçülüp kamburlaşabileceğini asla tahmin edemezdiniz. Hafif dozda açılmış klima etkisiyle mahkeme salonunu serinletiyordu. Ağır ağır dönüyordu, bir ara dişlerini ve dişlerindeki gedikleri gördüğümü sandım.

Sonra bir daha o kürsüde ağzını açmadı.

Ben neredeydim? Ben davacı kürsüsündeydim. Her tarafı kürsü basmış memleketin. Hâkim hâkim kürsüsündeydi. Başkaları başka kürsülerdeydi. Çok kalabalık da değillerdi. Bu işlerin böyle yürüyüp yürümediğinden emin değildim.

Yargıçtan bahsetmedim. Kendileri bir dedeydi. Ay Bir Dede’ydi. Saygıda kusur etmemek için hazretlerine dik dik bakmamak hususunda dikkatli davrandım.

Bu mizansen ne zaman kuruldu haberim yok, oynuyorum.

“Demek Girdap’tan şikâyetçisin?” dedi yargıç bey amca. Dedim, şikâyetçiyim.

“Demek seni buraya getirdi, Ay’ı avlama zevkini elinden aldı?”

Dedim, aldı efendim.

“Ama… o sadece görevini yaptı,” dedi. Bunu söylerken küskün bir ses tonu sızdırmıştı. Akabinde roller değişti.

Sanık koltuğunda ben (ellerimde kelepçeler), davacı koltuğunda Ay Bir Dede (ellerinde plaklar), avukat koltuğunda Girdap (ellerinde tırnaklar), yargıç koltuğundaysa annem (ellerinde devasa bir tokmak) vardı.

Ay Bir Dede hiddetle konuşuyordu, bir yandan da plakları sallıyordu: “Beni avlamaya çalıştı, buna izin mi vereceksiniz!”

Avukatı Girdap ekliyordu: “Onu buraya cezalandırmak için getiriyorduk! Üstelik kaçmaya çalışarak işimizi zorlaştırdı!”

Yargıcım annem durmuyordu: “Rahmim hakkında bunları düşündüğünü bilmiyordum!”

Ama kimse… Kimse bana bir peyniri neden avlamak istediğimi sormuyordu. Kimse otuz yıllık hayatımda uzanabileceğim ilk zaferin parmaklarımın ucundan kayıp gitmesi hakkında taziyelerini bildirmiyordu. Kimse çıkıp da demiyordu ki sıradan bir et bamlaması için yargılanmayacak artık genç şairler. Açıklanamayan hiçbir duygunun mimarı asılmayacak yağlı ilmeklerden dipsiz karanlıklara. İdam yalnızca aldatanlara verilen bir ceza olacak: O da yalnızca kendilerini. Kimse durup da düşünmüyordu: Bunca kaybın ah’ını işittikten sonra bu kulaklar nasıl olur da kanamaz? Kan gölünden fırlayan canavarlar nasıl olur da efsanelere karışmaz? Ama kimse çekip de yakamdan beni ayağa kaldırmıyor, kokusuz plaklar için sorguya dizmiyor, o gediklerin aslında ruhuma ait olduğuna dair işkence dolu filmler izletmiyordu.

Sadece bağırıp çağırıyorlardı. Salonun kapısı gürültüyle açılırken zedelenen bunca gerçekliğin arasında nefes almaya çalışıyordum. Gelen Kapı’ydı:

“Beni ısırdı hâkim abla, davacıyım!”

* * *

Rüyamda bir kahvedeydim. Arkadaşlarımla briç oynuyor ve hiç kaybetmiyordum. Bir yandan da girdabın içinden dışarı süzülürken yaşadığım vicdan azabından bahsediyordum. Sonra bir rüzgâr esti, kuvvetli bir rüzgâr. Kahvenin sararmış perdelerinden makas alıp masaları süpürdü. Tüm kartlar ortalığa saçılmıştı. Burnuma ıslak köpek kokusu bal çalıyordu. “Hırsız var!” diye bağıramadım. Briç arkadaşlarım korkak bir aslan, teneke bir adam ve akılsız bir korkuluğa dönüşmüştü.

Tüm kartlar ortadaydı. Korkuluk konuştu: “Kansas’a nasıl döneceksin, bi fikrin var mı?”

* * *

Gözlerimi açtım. Hâlâ mahkeme salonundayım. Dur durak bilmeyen tartışmalar sürüyor, kimse beni bayıldığım yerden kaldırmaya tenezzül etmiyordu. Doğrulduğumda bir nebze olsun sessizlik sağlandı. Sanık koltuğunda olduğum mizanpaj değişmemişti. Yargıcım annem tokmağını kürsüye geçiriyor, Girdap’ın dönerken çıkardığı vızıltılar dışında ses yok. Bu sesi daha önce fark etmemiştim.

“Cezana karar verdim,” diyor. Asla bu kadar otoriter olamamıştı. Belki de bunun tadına varmak için bıraktığı es’in tadını çıkartıyor. Uzatıyor da uzatıyor sessizliği.

“Dünya’ya geri döneceksin!”

Bir mahkûma verilebilecek en ağır cezayı veriyor.

Girdap, Kapı ve Ay Bir Dede gülüyor.

Kendimi bir kaldırımın üstünde kayıksızca kürek çekerken buluyorum. Ellerimdeki kürekleri kayıtsızca yere bırakıp koşmaya başlıyorum.

* * *

Bir kahvede soluklanıyorum. İlk defa anlatacağım bir hikâyem var. Dinliyorlar. Çektiğim vicdan azabımdan bahsetmeye başladığım kısımda birisi sözümü kesiyor: “Girdap dalgasını bırak da biraz anandan bahset.”

Girdap dalgası beynimi ve kahveyi boyuyor.

Başaramıyorum.

21 Ağustos 2013

Not: Bu öykü ilk olarak Marşandiz Fanzin’in üçüncü sayısında yayımlanmıştır.