Körkütük Yarasa Karası

Bütün anneannelerden özür diliyorum.

 

“beni kurtaracak biri yok hazırda

ölümün takibi henüz çok geriden

mihneti esvap gibi geçirip sırta

yel değirmenlerine hücum, -yeniden”

“Yel Değirmenleri” – Behçet Necatigil

Yel değirmenleriyle verdiğim savaşın sonunda kaybeden tarafta olmanın gururunu yaşıyordum. Gerçek bir savaşı kaybetmeden büyük sözler sarf etmiştim, defalarca. Ve şimdi borcumu ödeme hırsıyla burun burunaydım. Artıkheybetsiz kitabımın final çeptırını yaşayabilirdim. Artık birkaç kasıntı cümle kurup neyi nasıl yapacağımı düşünmeye fırsat bulabilirdim.

Nefesler tutulmamıştı. Kimse yaşayacağım şeyin farkında değildi. Parmak uçlarımda siyahageceye koşuyordum. Takımdan ayrı düz koşunun tadına varmış, bırakamıyordum. Kalbimi, Osasunafilelerine gönderiyor, ona ters ayakta yakalanan hayatımın çaresiz bakışlarıyla dalga geçiyordum. Bu bakışları yüzümden almalıydım. Ağdayla çekip aldığım bakışlarımdı ve sizden bunları anlamanızı beklemiyordum. Sizden anlamanızı beklediğim, bundan sonrasıydı.

Tam değirmenin önünde başıma gelenler. Dinleyin. Zencim size bir akapella atacak.

* * *

Sakalım yoktu. Temiz yüzlü bir delikanlıydım. Belki de bu yüzden bütün mağaralar kapılmıştı. Malım mülküm de yoktu yani. Güneşim vardı. Güneşim çok güzeldi. Burada herkesin kendi güneşi, herkesin kendi mağarası olurdu. Benim mağaram yoktu ama buna da şükür diyordum, gözümü kısıp onu izliyordum. İyiydi.

Sonra bir gece testere ve çekiç sesleriyle uyandım. İşte yine bu değirmenin önünde yatıyordum, hava güzeldi. Güneşimi dışarıda karşılamak istemiştim. İşte yine bu değirmenin önünde, tarihin en kanlı kürtajına şahit oldum! Gökyüzünün doğusundan, güneşimin alınıp götürülüşüne seyre zorlandım. Kan kırmızısı şafak silinerek yerini çürük bir griye bıraktı. Gri bütün göğe usul usul yayıldı.

Çok uzaktaydı. Yetişemedim. Sabah olması gerektiğinde, herkesi ayağa kaldırdım. Onların güneşlerinde durumlar nasıldı, sordum. Hepsinin keyfi yerindeydi. Tüm güneşler göklerindeydi. Birçoğu mağaralarından çıkmadı bile: “Her şey çok güzel, her şey! Git ve bu güzelliği kirletme!” Eksik bir şekilde gittim. Herkes gündüzü yaşarken geceyle baş başa kaldım. En azındanyarım bir ay istedim. Gelmedi. Birkaç yıldız diledim. Kimse oralı olmadı.

Sessizlikten çıldırasıya kadar bekledim ben de. İyice çıldırdığıma emin olduğumda kafamı Rıhtım’ın soğuk sularına soktum. Gökyüzünden kürtajlanan güneşler nereye giderdi?

Suda yoktu. Suyun altı da en az üstü kadar karanlıktı. Buna acayip saygı duydum. Herkesten ve her şeyden bu samimiyeti beklerdim. Mağara sahibi arkadaşlarıma gidip durumu bir kez daha izah ettim. Beni sakalsızlıkla, beni mağarasızlıkla, beni vahiysizlikle suçladılar!

O mağaralarda onlara ne vahiyler iniyordu, kim bilir! Bana inmiyordu. Bir yol gösterenim bile yoktu. Belki ben de kavimlere arz olacağım, beni de dinleyecek insanlar, peşimden çölleri aşacaklar, mağaralarda saklanıp örümceklerle oynaşacaklar. Ama yok!

Ne güneş ne mağara! İçerliyorum. İçerleniyorum. Biraz ağlamak istiyorum ve başarıyorum. Biraz kar yağınca grilik anlam buluyor. Griliğin anlam bulmasına bozulup biraz daha ağlıyorum. Ağlamayı kadınlara yamayan kâfirlere ne denirdi? Ağlamak kadın işiyse gülmekten utanıyorum. Gülen insanları mezarıma götürmeyi planlıyorum. En asabi yerimden çatlamadan önce kilometrelerce tuz döküp yolları yoğun kar yağışına karşı korumak istiyorum.

Kimse bu iyi dileklerime kulak asmıyor. Bir mağaranın önüne geliyorum, içeridekilere sesleniyorum: “BİLİYORUM ULAN, İÇERDE NELER ÇEVİRDİĞİNİZİ BİLİYORUM! NE KADAR MUTLU OLDUĞUNUZU, NASIL GÜLÜP EĞLENDİĞİNİZİ, HEPSİNİ BİLİYORUM! ÇIKIN DIŞARI, BELANIZI SİKECEM LAN SİZİN!”

Gülüşmeler.

Evet evet! İçerden sadece gülüşmeler geliyor. Nasıl olur, nasıl gülebilirsiniz ah siz yok musunuz, diyorum, artık bağır(a)mıyorum. Sonra zaten gülüşlerden utandığımı hatırlıyorum. Mağaranın kapı no.’sunu alıp mezarımda onlar için de yer ayırıyor ve orayı terk ediyorum.

İşte bunu gerçekten yapıyorum. Orayı terk ediyorum. Oradan oraya, şuradan buraya, sokakları terke boğuyorum. Kar beni kiralamaya çalışıyor. Bana bir kardanadama ihtiyacı olduğunu, çok para vereceğini, yapmam gereken tek şeyin sokak sokak gezmek ve dikkat çekmek olduğunu söylüyor. Buna deli gibi sinirleniyorum. Artık büyük ya da küçük gösterilerin adamı olmayacağımı söylüyorum ona. Üzerimdeki kar birikintisini bir çırpıda silkiyor, evim bildiğim değirmenin önüne geliyorum.

Kim, niye kürtajlasındı benim güneşimi? Sebepsizliğe katlanamıyorum. Burnumdan soluyor, biraz gerilip kendimi değirmenin pürüzlü duvarına fırlatıyorum. Hayalimde patates çuvalı gibi yerlere yığılmak var. Hiç öyle olmuyor, duvarla birlikte içeri giriyorum. Oraya ilk defa giriyorum. Gözüm bu yeni karanlıkla tanışmak için biraz müsaade istiyor, veriyorum.

Oraya daha önce neden girmediğimi sorgulamıyorum. Kaybedene kadar bazı şeyleri sorgulamazsınız. İçeride ne bulacağım hakkında bir fikrim yok. Geçmişimle tek bağım kaybettiğim güneşim. Aklımda değirmen için yazılmış sayfalar yok. Değirmen bunu fark edip alınıyor ve gümbürtüyle çalışmaya başlıyor. BU DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN GELİYOR! Doğru ya, yel değirmeni.

Gıcırtılar korkuyu beraberinde getiriyor, dışarı değil de değirmenin derinlerine doğru kaçıyorum. Yön duygum tepetaklak. Gri bulutlar yıktığım duvardan içeri süzülüp peşimden geliyor ya da ben öyle sanıyorum. Bulutların birisi ayağıma dolanıyor ve kendimi açık bir kapaktan aşağı düşerken buluyorum. Sonu olmayan düşüşler diliyorum ki çarpma şiddetiyle tanışmayayım. O an en büyük dileğim bu oluyor, ne güneş ne mağara; yalnızca sonsuz düşüş.

İşler öyle yürümüyor, tok bir sesle yere yapışıyorum. Birkaç kanat sesi benden uzaklara doğru çırpınıyor, onlara hak verirken kimlikleri hakkında düşünmek istemediğimi fark ediyorum. Sesler kesilince doğrulup üstümü başımı silkiyorum. Çok şükür bugün de güzel düştük, diye mırıldanıyorum. Bulutlar bana birkaç satır ışık getiriyor, teşekkür olarak eğilip bir tanesinin saçlarını karıştırıyorum. Yere bu kadar yakın bulutlara sis denmiyor muydu, hatırlamaya çalışıyorum, yok. Çok fazla şey yok. Ama hissedilen yalnızca biri.

Oda sıcaklığı düşüyor ve kanım çekiliyor. Senkronize çalışmalarını takdir ediyorum.Odaya göz atmak üzere etrafımda şöyle bir dönüyorum. Yel değirmeninin bodrumunda olmalıyım, demek ki o kadar da yüksekten düşmemişim.

Demek o kadar düşmemişim. Burayı mağara belleyip vahiy bekleyip beklememek konusunda çelişkilere bürünüyorum. Ama hiçbir yerin ıslak ve örümcekli bir mağaranın yerini tutamayacağını fark edince fikrimden cayıyorum.

Bir masa var, tahta. Üzerinde boş kâğıtlar var. Sanki değirmen bana ufak bir sınav yapmak istiyor. Onu kırmamak için masanın bitişiğindeki sandalyeyi çekip oturuyorum. Kalem yok, tahtaya küçük kömür parçaları hâkim. Gözüme kestirdiğim bir tanesini parmaklarımın ucuna sıkıştırıp yazmaya başlıyorum. Yazarken düşünebiliyorum. Düşünebilirken yazamıyorum. Ne dediğimi anlamam için durup nefes almam gerekiyor ama nefes alamıyorum. Belki bir gün nefessizlikten ölürüm:

“… Sen tanrı değilsin, bak tanrılar bizim sokaklarımızda ama onlar bile kaypak. Öyleyse sen olmayan tanrılığınla beni nasıl öldürür, eşimi dostumu bana nasıl güldürürsün? Öyleyse ben de sana güleyim. Karşılıklı gülüşelim. Bir işi de karşılıklı yapalım. İşteş miydi,neydi o fiiller söylesene. Dilbilgim güçlüydü, zayıfladı. Dilbilgime bile güvenemeyişimin sebebi sensin ki yine üzgünüm. Hafızama açtığıngedikleri girdaplarla dolgulamayı düşlerim ama bu da mümkün değil. Mümkün olmayan her düş için bir kuşu yuvasında ansızın boğazlamak isterim. Bu beni kötü gösterir. Öyleyse kötü gösterilelim. Ne de olsa gösterilecek günlerimiz var. Bize günümüzü gösterin. Biraz da biz görelim, biraz da biz. Lütfen biraz da biz, güneş, mağara, biz, biraz da…”

Kömür parmaklarımdan yuvarlanıp gidiyor, masa yerinden titriyor. Değirmen rutin gümbürtüsüne ara veriyor, onun yerine az önce kanatlarının sesini duyduğum hayvanın acı çığlığı kaplıyor odayı.

Bir yarasa sınav kâğıtlarımın üzerinden pike yaparak önüme konuyor. Çürük kokulu, alkollü nefesi içimi kaldırıyor, öğüremiyorum. Gözlerini bana dikiyor. Fare suratlı, bilge bir hayvan. Korkmadan gözlerine bakabilmeme şaşırıyor belki. (Nasıl?) Ayaklarıyla yazdıklarımı çiğniyor. Yazdıklarımı çiğneyen sen ol, diyorum. Sınavı geçip geçemediğimi bana söyleyecek olan sen misin, der gibi bakıyorum. Gözleri ne kadar da kör. Uzun zamandır göz göze geldiğim ilk canlı, bir kör. Ağzını açıyor. Ah, ağzı ne büyük.

Ah yarasa, ağzının içi neden bu kadar yaralı? İçerisi irin ve taze kabuk dolu.Üstelik kanıyorlar.Sevgili Yıldızları Karanlık Bulup da Görmeyen Nakışlarını Bana Bağışlayan Yarasa, kayboldum. Her yer gri. Korkuyorum Bay Yarasa.Bu karanlığı durduramaz mıyız? Güneşi, en azından renkleri geri getiremez miyiz? Yorgunum.

Ağzını iyice açıyor. Bir nefes çekiyor. Başım dönüyor. Ona doğru devriliyorum, dişlerini ruhuma geçiriyor. Bir hamleyle beni ağzından içeri gönderiyor. Anlıyorum.

Ağzının içinde kana ve irine bulanırken bütün gerçek gözlerimin perdesinde beliriyor. Kare kare. Aşağı yuvarlanıyorum. Bu defa sonu olmayan bir düşüşle baş başa kaldığımın farkındayım. Buradan kurtuluş yok. Gösterilen tek yol bu, gidilecek tek yer bu.

Varışsızlığımın keyfine varıyorum. Güneşe, mağaraya, vahiye ya da sakala ihtiyacım yok. Düşmenin tadına âşık oluyorum. Biraz hafifler gibiyim. Sanki her şey çok güzel ol-… Hemen fark ediliyor, asla rahat yok! Yukarılardan sesler geliyor. Kaba sesler. Ancak bir mağara adamından çıkabilecek sesler. Sonra üzerime bir ışık tutuluyor. Birileri birilerini onaylıyor. Işık bana yaklaşmaya başlıyor. (Göz bebeklerimde kıpırtılar, akıllarda kürtaj…)Yarasa çılgınlar gibi uçuyor, midesinin duvarlarına çarpmaktan iyice afallıyorum. Işık sahibi şimdi çok yakınımda.

Işık sahibi. Buraya, içeri beni kurtarmaya gelmiş, yardımsever kişi! Bir müddet benimle birlikte düşüyor. Bana elini uzatıyor, genç bir kadın. Vazgeçmemi istiyor, buralardan gidecekmişiz, öyle diyor. Nereye gidecekmişiz, neden gidecekmişiz, bunları açıklamıyor. Tam o esnada kadının belindeki ipi fark ediyor ve ona olan tüm saygımı yitiriyorum. Kadın bir lahza boşlukta asılı kalıyor, onun hatırına ben de düşmeme ara verip boşlukta pedal çevirmeye başlıyorum. İpinin tükendiğini, yolun sonuna geldiğini anlıyorum. Benimse önümde sonsuz bir karanlık var. Kendimle gurur duyuyorum. Kendimi ilk defa bu kadar büyük ve yenilmez hissediyorum. Teklifini yineliyor.

Onu omuzlarından tutup yukarı doğru savuruyorum, geldiği gibi gidiyor. Işığı elinden düşüp karanlıkta kayboluyor. Kadını geri çekiyorlar. Rahatlayıp yoluma devam ediyorum.

Son arzumun kabul görmesinden dolayı şaşkınım. Sarhoş yarasanın sınavından başarıyla geçip yılın en büyük kar yağışına da gereken raconu kestiğimi hatırlayınca iyice keyifleniyorum.Yel değirmeni yanımda ve işler o kadar da kötü gitmiyor.

Ta ki mağara adamının teki, içine düştüğüm yarasayı boğazlayana kadar.

Güneşsizlikten değil, nefessizlikten sonlandırılıyorum. Teşekkür ediyorum varışsızlığım, denemeye değerdin.

25 Aralık 2013

Not: Bu öykü ilk olarak Marşandiz Fanzin’in dördüncü sayısında yayımlanmıştır.