Kötü Kokular Mutfağı | Öykü

“Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür.”
– Mr. Nobody

1.Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Mutlak unutma yoktur. Ah, ama o öykü nasıl başlıyordu? Konuşmalar… Konuşmalar hatırlıyorum, iki adam. Yok, yok. Bir kız, bir oğlan. Daha çocuklar… Üzücü. Böyle olmayacak, o güne gitmeliyiz. Onların öyküsü izlenmeyi hak ediyor.

* * *

“Ne o, alındın mı?” diye sordu. Alındığını biliyordu.

“Yok. Neden alınacakmışım?” Alındığını bildiğini biliyordu.

“Sordum öyle.” Öyle sormuştu.

“Tamam.”

“Yapma böyle…”

“Neden yapmayacakmışım?”

Çünkü… diye başlayacaktı söze. Başlamadı. Baktı sadece gözlerine. Sonra konuştu: “Bakma şöyle, düşünemiyorum.”

“Bakarsam ne yaparsın?” Kötü bir sırıtış.

“Ne bileyim ne yaparım, en kötü denize dökerim seni.”

“Döker misin cidden?”

“Deneyelim mi?”

Kız çok güzel değildi ya. Nefes aldığını duyabilirdiniz. Ancak… O kadar. Siyah saçlar, on yedi yaş. Kabarık ergen damarı. Hoş bir yüz, idareten kullanılabilecek bir fizik. Oğlan da daha fazlası değildi. Kısa saçları siyah, iri gözleri siyah, uzun boyu siyah… Bakışları da siyah. Ama ruhu aydınlık, ondan eminim. Ruhu aydınlık. On yedilik bir ruh.

“Deneyelim!” Kız en tatlı bakışını gönderdi. “Bunu deneyelim aşkım!”

Oğlan derin bir nefes çekti. Kadiköy’deydiler. Rıhtımda. Güneş batıyordu. Az sonra başlayacak olansa kesinlikle soğuk ve karanlık bir gece değildi. Oysa bütün şubat, böyle sonlanmıştı günler. Bu kez klişelerin adı karalanmıştı geri gelmemek üzere. Klişekovar iş başındaydı. O kim miydi? Belki Tanrı, belki Tesadüf, belki de Telemaque; Fenalon’dan hani. Bilmiyorum. Ancak işlerin ‘dünya’ için değişmeye başladığı aşikârdı. Gün kanıyordu Adalar’ın ardından.

“Bu koku da ne?” diye sordu Osman. Adı Osman Mazlum idi. Severdi edebiyatı falan. Burnunda tattığı kötü bir kokuydu. Yakıştıramamıştı Kadiköy’e.

“Bilemedim ben de. İç gıcıklıyor ama…”

“Kalkalım mı Süreyya, ister misin?”

Kız düşündü. Adıyla hitap edilmesinden hoşnut kalmamıştı.

“Kalkalım Osman, kalkalım…” Zaten trip modundaydı, işine gelirdi.

“Yok sen otur bakalım,” diyip kucakladı kızı Osman. “Önce denize dökelim şu kâfiri, gideriz sonra.” Burnuna bir öpücük kondurdu sevdiğinin.

Süreyya gülüp sımsıkı tutundu hayatını vermek istediği çocuğa. Onu denize atamayacağını bildiği halde bir piçliğe hazırdı aklı. Koku iyice yoğunlaşmıştı. Osman gırgırı kesmekte fayda gördü.

“Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Çünkü iki kişiydik…”

Fısıldayarak söylemişti bunu Osman. Bir martı havalanmıştı, Süreyya aşkla iç çekmiş ve dalgalar ona eşlik etmişti.

“Hadi gidelim artık.”

Gidemediler.

Gün kanadı, kanadı, kanadı… Ve sonra kansızlıktan ölüverdi. Aziz İstanbul’un bir sevgili rıhtımı sorgusuzca çekilip alındı, her şeyiyle. Geriye pek bir şey kalmadı; belki dizeler.

Onlar da akıllarda. Akılları da çekip alamazlar ya. Koku gerçek olamayacak kadar kötüydü.

* * *

Karanlık, sadece karanlıktır. Bazen anlatmaya başlayacak hiçbir şey bulamayınca susup onunla başlıyorum. Ardından aydınlığın geleceğini umarak. Geliyor mu? Çoğu zaman hayır. Ama bazen… Bazen orada bir yerlerde bir mum yanıyor. Gölgesiyle birlikte. İşte bazen de bir gün yanıyor, içindekilerle birlikte. İnanın ben de ancak sizin kadar anlamlandırabiliyorum bunları. Bu işler böyleymiş meğer. Yazdıkça izleyebiliyoruz, izleyebildikçe yazıyoruz.

* * *

“Osman… Osman kalk!”

Kız korkmuştu. Kim korkmazdı ki?

“Osman kalk diyorum sana!”

O tokat hep gelirdi. Biri kalkmayınca illa tokatlamak mı gerekiyordu? Ah tek dişi kalmış medeniyet!

Osman tokadı yiyince uyandı elbet. Bir Osmanlı torununa bu yapılır mıydı?

“Ne oluyor Süreyya, neyin intikamını alıyorsun yine?”

“Gökyüzü bölünecek dedin! Bölündü de yuttu bizi, mutlu musun!”

“Yav nereye yuttu bizi, sapık sapık konuşma kızım.”

“Bi’ çevrene bakıver artık?”

Çocuk ne yapsın, bakıverdi bi’ çevresine.

“Hassssssssss…”

“…”

“Haasaaan…”

“Kıvırma, aynen öyle hassssssssssiktirrr’lik bi’ durumdayız aşkım benim.”

Öyle bir yerdeydiler işte. Sevdiceğinizin yanında utanmadan ‘hassiktir’ çekebileceğiniz bir yerde. Deniz vardı, tamam. Gök vardı, o da tamam. Başka ne vardı? Kimileri buraya ‘Öte Yer’ derdi, kimileri buraya hiçbir şey demezdi; çünkü varlığına dair fikir üretmeye dahi zahmet etmezlerdi. Kimileri içinse herhangi bir yerdi işte.

Ama biz buraya Kayıp Rıhtım diyelim.

“Nasıl oldu ya o?” diye sordu Osman. Bir koku falan hatırlıyordu ama…

“E senin yüzünden oldu, nasıl olacak? Gök dedin, bölecek dedin, aldın başımıza belayı. Of!”

Şimdi ikisi de ayaklanmış nerede olduklarını anlamaya çalışıyorlardı. Atmosfer boğuktu, puslu bir sabah, belki. Pek ilerisini görmek mümkün değildi o yüzden. Anlayabildikleri tek şey, burasının ‘bildikleri’ herhangi bir yer olmadığıydı. İleride derme çatma bir yapı görünmekteydi:

Han.

2. Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek

“Orada kimse var mı?” Böyle fantastik yerlerde, bu tarz soruların cevabı ya olmaz ya da can yakar. Genelde. Hâlbuki şöyle bir yanıt olağandışı gelecektir duyana: “Var tabii, kapıyı ittiriver de içeri gel.”

Osman, Süreyya’ya baktı. Kız hayata karşı her zaman cesur davranmıştı. Bildiğimiz hayata karşı, en azından. Dudakları titrese de kendini kontrol etti ve başıyla onayladı sevdiğini. Kapıyı ciyaklatarak içeri daldılar. Döşemeler hoş geldiniz dedi, burunlarına anason dolu bir rüzgâr çarptı ve gözleri ‘içeridekiler’le buluştu.

Altı kişi saydılar. Hepsi sıradan insanlardı. Dört erkek, iki kadın. Fiziklerine dair anlatacak pek bir şey hatırlamıyorum, nasıl hayal etmek istiyorsanız öyle hayal edin. Hayal etmek istemiyorsanız da siz bilirsiniz. Onları içeri davet eden ses: “Hoş geldiniz,” dedi. Bu en öndeki adamdı.

Siz olsaydınız cevap verir miydiniz?

“Eminim hoş bulmuşlardır,” diye pekiştirdi kadın. En azından Süreyya konuşana bakmadığı için onu kadın sanmıştı. Ama o üç kelimeyi dillendiren bir erkekti. Sapına kadar mı bilmiyordum; fakat sesine kadar olmadığı kesindi.

“Neredeyiz?” dedi Osman.

Asla geri kalmıyorlardı: “Nerede olmayı isterdiniz?” Konuşan bu defa kesin erkekti. Galiba.

“Evde!” diyiverdi Süreyya.

“Vaaay! Çocuğu eve mi atacaksın! Hınzır şey!” Bu sefer hakiki bir kadın konuşmuştu. Galiba.

“Öyle bir şey demedim ben!”

Siz diye sorduğuma göre, cevabını da siz olarak algılamam kadar doğal bir şey…”

Bu zamana kadar sessiz kalmayı başarmış adamlardan birisi araya girdi: “Şamatayı keselim artık. Ayakta kaldınız, masalara buyrun. Açsınızdır.”

Açlardı.

* * *

Doymuşlardı.

“Konukseverliğiniz için minnettarız. Fakat neler olduğu hakkında en azından birkaç…”

Adının Jale Ters olduğunu öğrendikleri kadın: “Kelam duysanız eminim çok hoşunuza giderdi,” diye tamamladı Osman’ın sözünü.

Kadın bakışlarını Kamil Karakoç’a yöneltti. O da başka bir cengâverdi. Ya da değildi. Burada belki de hepsi birbirinden sıradan birkaç adam ve iki kadın vardı. İki de çocuk. Kamil’in onaylayan bakışını gören Jale: “Sanırım gerçekleri duymak için hazırsınız,” dedi.

“Gelir gelmez anlatsaydınız ya?” Süreyya misafirliğe gidildiğinde yaşanan o çekingenlik hissinden yavaş yavaş kurtulmaya başlamıştı.

“Aç karna olmaz diyorlar.”

Osman konuşanı görememişti. Görebilseydi, “Kim ve neden?” diye sorardı, eminim.

Onun yerine Jale, “Dinleyin,” dedi.

Dinlediler.

* * *

“Dünyanız hanelerle, haneler odalarla, odalar insanlarla dolu. İnsanlar acıkır. Açlıklarını gidermek için yiyecek edinir, bu yiyecekleri mutfaklarında yemeye uygun kıvama getirirler. Mutfakta yahut da keyif sahibiyseniz salonda falan afiyetle mideye indirirsiniz hazırladıklarınızı. Sonra onları sindirir, sonra utanmadan bir daha acıkırsınız. Açlığınızı gidermek için süreci yeniden başlatırsınız.

“Dünyanın her yerinde mutfaklar var. Yemekler pişiyor. Tencereler yuvarlanıyor, kapakları kaçıyor. İnsan, her şey kendisi için sanıyor. Hâlbuki çok az şeyi ya biliyor ya da hiç bilmiyor. Kötü Kokular Mutfağı, insanın bilmediği Kenkagintakatrigentilyarca * şeyden sadece birisi. İnsanlar mutfakta. Tanrılar aşçı. Acıkıyorlar. Yemek istiyorlar. Sizi değil, korkmayın. Ne yediklerini… Ah, bunu söylemek çok garip! Buraya ne yoluyla geldiğinizi düşünüyorsunuz?”

“Don-Volga Kanalı’yla değil,” dedi Süreyya. Düşünmeden salmıştı sözcüklerini hana. Belki de az önce duyduğu yirmi altı harflik kelime yüzünden. Bunun büyük bir sayı olduğu fikrine kapıldı.

Jale devam etti: “Doğru. Siz buraya… Siz buraya gelmediniz, getirildiniz. Bir tür enerjiyle.”

Osman hissiz bir sesle sordu: “Ne tür bir enerjiyle?”

“En can alıcı yere geldik! Sürtünme enerjisiyle. Evrenler birbirine sürtünürken çıkan enerjiyle. Oluşan çekim sizin yolculuğunuz, enerjiyse tanrıların akşam yemeği olur. Onlar karnını doyururken sizi de buraya, Rıhtım’a fırlatırlar. Bir tür… atık olarak. Sizinle birlikte çekilen mekânsa; zaten aslında hiç var olmamıştır dünyanız için.”

Süreyya: “…”

Osman: “…”

Jale: “Eheh.”

“Nası yaa?!!!” diyen Süreyya, az önce boğazında oluşan yumruyu kusmayı başarmıştı.

“Çünkü öyle olması gerekiyor, ne bileyim ben! Sanki sizi yiyen benim yahu.”

“Jale…” Kamil araya girme gereği duymuştu. Kadının hafif dengesiz yapısından haberdardı. “İstersen, bayrağı ben devralayım.”

Jale Ters başıyla olumladı. Gençlere laf anlatmak stresli bir işti.

“Jale’nin dediklerini anladığınızı umut ediyorum. Tanrılar, çekiminizden doğan endirekt serbest vuruşu, yani enerjiyi kullanırken; siz de buraya, Kayıp Rıhtım’a, gönderilmek durumunda kalıyorsunuz. Tahmin ediyorum ki şimdi aklınızda iki soru var. Bir: Sizinle birlikte diğer evrende bulunduğunuz insanlar nerede? İki onlar da mı aynı sonu paylaştı?

“Yemekler, yani insanlar, gruplandırılır. Sonra da paketlenip Kayıp Rıhtımlara gönderilir. Nasıl yani ‘Rıhtımlara’… Şöyle yani: Sayısız evren olduğuna göre, Rıhtım sayısı da sayısız olacaktır. Çekildiğiniz yerdeki insanlar bu sayısız Rıhtımlara dağıtıldı. Şükür ki birbirinizden ayrılmamışsınız, yol arkadaşsız buraya düşenlerin kendine gelme süreci daha uzun oluyor.”

Osman ve Süreyya bu kadarını beklemiyordu. Ya, ne kadarını bekliyorlardı?

“Şimdi ne olacak?” dedi Süreyya.

Kamil önündeki sürahiden biraz rakı koydu. Birkaç parça buz ve iki parmak suyla şenlendirdiği içkisini yudumlayarak devam etti:

“Bundan sonra önünüzde birkaç yol var. Bizimle burada yaşayabilirsiniz. Eve dönmek için uğraş verebilirsiniz. Ya da öylece yok olabilirsiniz…”

“Nasıl yani… Öylece… Yok olmak mı?” diyen Süreyya endişeliydi. Yok olma fikri insanların hoşuna gitmiyor gibiydi. Cehennem’e gitmek bile rahatlatabilirdi kişiyi. Ama yok olmak? Toprağa karışıp sanki hiç var olmamış gibi silinmek diyarlardan?

Bu acıydı.

“Durum şöyle: Eve dönmeyi de seçseniz, burada kalmayı da seçseniz sonuç aynı oluyor genelde.”

“Nedir o sonuç?”

“O sonuç, hiçbir şeyi seçmemekle doğacak olan sonuçla aynı: Yok olmak.”

* * *

İstisnasız bütün yollar Paris’e çıkabilir. Ortada bir yol olduğu sürece, gitmesi vakit aldığı sürece, insan yolda olduğunu hissettiği sürece; sürekli Paris’e çıkmak kimseye koymaz. Mamafih hiçbir yolu seçmediğiniz takdirde bile bir şeyler sizi Paris’e sürüklüyorsa… Orada bir bokluk var demektir, kimse kusura bakmasın. Sayısız evrenin, sayısız ihtimalleri insan ruhunu kaosa sürükler.

Bu kaostan kurtulmanın tek yoluysa: Oyuna devam etmektir. Sonucunu bildiğiniz bir oyuna. Artık ne kadar zevk alabilirseniz…

* * *

Kan donduran konuşmanın son demleri Süreyya ve Osman için hiç de olumlu geçmemişti. Envai çeşit kâbusa gark olurken yüzlerinden tek kelimelik bir roman okunabilmekteydi: Korku.

Eve dönmeyi istemek, burada kalmayı istemek yahut hiçbir şeyi istememek aynı sonuca tekabül ediyorsa; insan bu açmazdan nasıl kurtulabilirdi?

Osman dayanamayıp dümeni devraldı: “Neden… Neden her ihtimal aynı kapıya çıkmak zorunda?”

“Ahh… Beni yanlış anlamışsınız, hiçbir şey ‘olmak zorunda’ değil. Sonuç genelde aynı oluyor, evet. Bunu sadece bu zamana kadarki tecrübelerimize dayanarak söyledim. Hiçbir şeyin nasıl sonlanacağını bilemeyiz. Fakat bu zamana kadar olanlardan bir sonuca vardıysak, o da şudur: Evren, artık hangisi olursa, kendisinden olmayanı barındırmak niyetinde değil. Buraya yabancıysanız, burada kaybolup gidersiniz. Geri dönüşsüzce.”

“Harika!” dedi Süreyya.

Osman da bunu harika bulmuştu. En büyük hayali kaybolup gitmekti ne de olsa. Tanrılara küfretti, hayatında ilk defa. Onların hoyrat yeme alışkanlıklarına, biçtikleri bu kadere -kefene-, neşeli ihtimaller denizine… Osman o gün çok küfretti.

Ve kimse onu bunun için suçlamadı.

* * *

Hanın fazlaca kullanılmış boğuk odalarından birindeydiler. Karınları yemek, yürekleri tasayla doluydu. Süreyya sorulabilecek tek soruyu sordu:

“Şimdi ne olacak?”

Osman düşündü, Osman taşındı. Bir yanıtla doldurduğunu sandığı ağzını açtı; ancak aptal bir akvaryum balığıymışçasına kapatmak durumunda kaldı. Cevapsızdı. En iyi yaptığı şeyi yaptı, hayata birkaç mısra okudu:

“… Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek

İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar

Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar

Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna

diziyorlar

Bütün kara parçalarında

Afrika dâhil…”

3.Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

Hiçbir karara varamamayı kendilerine yakıştıramıyorlardı. Burada kös kös oturup Rıhtım’ın onları silmesine de razı değildi gönülleri. Öyleyse gitmeyi deneyeceklerdi. Gitmeyi. Onlar için dolacaksa süre, onlar yoldayken dolmalıydı. Zerre kadar şansları varsa, o şansın peşindeyken bitmeliydi her şey.

Odadan bir karara varmanın dayanılmaz hafifliğiyle ayrıldılar. İlk gördükleri Rıhtımlıya soracaklardı dönüş biletinin neye patladığını.

İlk gördükleri Rıhtımlı sesine kadar erkek olduğu şüpheli olan şu erkekti. Adını hiç öğrenemediler; ama arkadaşları ona Biçare diyorlardı. Sordular.

Adam düşündü. Gitmek istediklerine şaşırmıştı. Aynı sonuç zahmetsizce de gerçekleşebilirdi nihayetinde. Kadınvari bir sesle konuştu:

“Bunun bilinen tek yolu var: Onları kusturmak.”

Tanrıları kusturmak, Yapılacak En Mantıklı On Şey adlı listenin daima bir numarası olmuştur. Genç âşıklar bunun farkındaydı.

* * *

“Yani onlara söyledin, öyle mi?” dedi Jale.

“Evet, sana sorsalar söylemez miydin?” dedi Biçare.

“Söylerdim, bunun için buradayız.”

“Ama bunun için beni suçluyorsun…”

“Eve dönüş yolunun cinayetten geçtiğini bilmemelerini tercih ederdim. Onlar çocuk! Birbirlerini öldürmeye nasıl… Offff! Hiçbir şey yapmayıp burada yok olmayı beklemeliydiler.”

Jale’nin buz tutmuş sesi Biçare’nin suratına acı acı çarptı. Biçare, çaresizdi:

“Engel olamaz mıyız? Başka bir yol, belki…”

“Hayır. Gül’ün kuralları kesindir. Çarklar bu şekilde döner, dişleri sekteye uğratmaksa… Eh, bu bütün evrenlerin uyku vakti olur.”

* * *

Tarihin en şanslı iki kimsesi bir tren yolunu takip ediyordu. Çıplak ayakları sıcak raylara değiyordu. Hisler onları terk etmişti. El eleydiler. Düşünmüyorlardı. Bir karara çoktan varmışlardı çünkü. Biçare’nin dediklerini kabullenmeleri zaman almıştı. Biri, diğerinin elinde can vermeden; kutsal Tanrılar diğer kişiyi kusmaya tenezzül etmeyecekti. Burada güzel olan tek şey: O’nların dahi cinayeti mide bulandırıcı bulması olabilirdi. Fakat bu kimse için inandırıcı olmazdı; çünkü en büyük cinayeti, yine O’nlar yapmıştı. Yapıyordu. Kimse önlerinde duramayacağına göre, yapmaya da devam edeceklerdi.

Ufuk çizgileri bir dağ tarafından bölünüyordu. Kıpkırmızı bir dağ. Eteklerinden zirvesine güllerle kaplı bir dağ. Koku burunlarına geliyordu. Burunları canlarını yakıyordu. Canlarının yanması için bir yaprağın yere düşmesi bile yeterliydi çünkü. Uçan, kaçan, var olan, yok olmaya mahkûm olan her şey canlarını yakıyordu.

Aldıkları karar canlarını yakıyordu.

Biçare, maktulun bedeninden ayrılmış kafasının dağın zirvesine taşınması gerektiğini söylemişti. ‘Yok oluş’ ancak böyle tersine çevrilebilir, ‘var oluş’ modu ancak böyle aktif edilebilirdi. Sonrasında da aslolan evrene dönüş vardı.

Osman mırıldanmaya başlamıştı. İlk başta sadece dişleri, dili ve damağı duydu sesini. Sonradan anlaşıldı dizelerle seviştiği.

“Gülün tam ortasında ağlıyorum

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin…”

Süreyya’nın gözlerinde devasa bir savaş yaşanmaktaydı. Kız ağlamamak için direniyordu. Gözyaşları püskürmek için direniyordu. Kazananıysa varış hakemleri belirlemeyecekti. Çünkü sonuç barizdi: Yaşlar kazanmış, Osmanca asla hiçbir sebeple ıslanmaması gereken yanakları sel götürmeye başlamıştı.

Çocuk bunun farkında değildi. Onun gözlerinde hiçbir şey yaşanmıyordu. Donuk donuktu. Rayları takip ediyordu. Raylar dağı takip ediyordu. Çok uzaklardan bir tren onları takip ediyordu. Gökyüzünde bulutlar, kuşlar, küçük bir ihtimal de Tanrılar; onları takip ediyordu. Kayıp Rıhtım, onları takip ediyordu.

“Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum

Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

İstasyonda tiren oluyor biraz

BEN BAZAN İSTASYONU BULAMAYAN BİR ADAMIM!

* * *

Osman istasyonu hiç bulamıyor. Süreyya, Biçare’nin armağan ettiği bıçağı belinden çıkartıyor. Dağın etekleri sevinçten zil çalıyor. Trenin düdüğü dağa eşlik etme niyetinde.

Gül memnun.

Tanrılar değil.

Rıhtım buruk.

Evrenler değil.

Bu bir ilk.

Son değil.

Mi?

– SON –


* Kenkagintakatrigentilyar: 102703

14 Temmuz 2011

Bir Yorum Yap