Küllü | Öykü

ÖNEMLİ NOT: Bu öykü argo ve kaba sözcükler içermektedir.

Hepsini yakıcam amına koyayım.”

* * *

Tik tak, tik tak.

Liseli bir öğrenci, aldığı Lahmacun Menü’yü hapır hupur götürmekteydi. Kartal merkezdeki iki Hacıoğlu’ndan; sahil tarafında olanındaydı. İkinci katta. Binanın hemen bitişiğinden tren yolu geçiyordu. Her tren geçişinde yapı temelinden sallanırdı. Diğer yandaysa Kartal Meydanı gözükmekteydi. Sahili de görebilmek mümkündü buradan.

Gencin üzerinde beyaz okul gömleği, altındaysa gri pantolon vardı. Gömleğinin içine giydiği siyah tişörte her bakışında en azından kimileri gibi alakasız renkler giymiyorum, diye düşünüyordu. Haklıydı. Cart kırmızı ya da fıstık yeşili giymenin ne manası vardı yani? Sirke mi gidiyorlardı? Hele o boya küpüne düşercesine makyaj yapanlar yok muydu… Genç, hepsinin okula koca bulmaya geldiğinden emin gibiydi.

Fonda çalan R&B müziğini çok defa duymuştu. Burada her oturuşunda aynı parçalar çalardı. Çünkü her gün, aynı saatte, aynı koltukta yiyordu öğle yemeğini. Menü zaman zaman değişse de, genelde lahmacundu menünün odağı.

Rutine bağlamışlık kadar kötü bir şey yoktu. Genç bunu, burada her oturuşunda düşünür; sonra da aynı rutini gerçekleştirmeye devam etmek üzere kalkıp evinin yolunu tutardı.

Tik tak, tik tak.

Ancak şöyle bir durum da vardı. Ortada bir rutin varsa, siz bunu bozan bir durumu anında kavrayabilirdiniz.

Tıpkı gencin duyduğu ve anlam veremediği ‘tik tak’larda olduğu gibi.

Orta derecede miyop gözleriyle Hacıoğlu’nun klasik sandalyelerini şöyle bir gözden geçirdi öğrenci. Nihayet sesin nereden geldiğini keşfetmişti. Üç masa ilerisindeki Nike marka siyah bir çantadan geliyordu ses. Gencin sessiz gecelerde en çok nefret ettiği şey saat sesiydi. Ve şimdi, o nefret edilesi şey canım ‘rutin’ini bozuyordu! Her gece uykusunun içine ettiği yetmemiş miydi?!

“Sikicem ama, ne boktan bi iş bu,” diye mırıldandı çocuk. Lahmacununun son parçasını da yutup, kolasının buzlarını takırdattıktan sonra ayağa kalkıp çantanın yanına doğru yürümeye başladı.

Sahibi yok mu canım bunun?” diye sordu. Lavaboların olduğu tarafta oturan bir çift, gence baktıktan sonra tekrar konuşmalarına geri döndü. Genç çantanın yanında biraz daha bekledi ve etrafı gözledi. Gelen giden yoktu. Ne varmış bakalım içinde, diye düşünüyordu; elleri fermuara giderken. Çanta büyük bir kuvvetle patlarken inanılmaz bir gürültü koptu. Alev, yıkım ve ölüm o gün oradaydı.

Dünya gencin başına yıkılmıştı. O sırada binada bulunan pek çok müşteri ve çalışan gibi. Önünden geçen sıradan insanlar gibi… Ama alev, yıkım ve ölümün dinlemediği belki de tek şey ‘sıradanlık’ idi.

* * *

Televizyonda akşam haberleri vardı. H1N1 virüsü, yani halk diliyle ‘domuz gribi’nin bayramlaşmalardaki etkisinden bahsediliyordu. Virüs en rahat öpüşürken yayılıyordu ve bu tarz eylemler bayramlaşmanın değişilmez adımlarındandı. İhtiyarın birisi, “Ne yani? Ben torunumu öpemeyecek miyim? Böyle saçmalık mı olur kardaş!” diye yakınmaktaydı haberciye.

Kahvede oturan kahverengi deri ceketli adam ihtiyara yürekten katılıyordu. Onca cıvık yorumun arasından, hala gerçekliğin farkında olanlar da varmış demek ki, diye düşünmekten kendisini alamamıştı.

Kahvehane o gün pek fazla kabalık değildi. Deri ceketli adam da zaten öyle kafasını dinleyip, bir iki bardak çay içmek için uğramıştı oraya. Artık buranın da eski tadı kalmamıştı, ya da o öyle hissediyordu. Bir grup köşe tarafında okey oynuyordu, birkaç kişi hararetle gündemi tartışıyor, kimileri de deri ceketli kimse gibi televizyon izliyordu.

Tik tak, tik tak…

Bayramlaşma haberi hızlı bir şekilde kesilip, yerine bir flaş haber girerken işte bu ses duyuluyordu kahvede. Atılan taşlar, bağırış çağırışlar, kaba gülüşler, televizyondaki kadın spiker ve tik tak, tik tak

Kartal’daki Hacıoğlu’larından birisi havaya uçmuştu. Bir hayli ölen ve yaralanan vardı. Patlamaya saatli bir bombanın sebep olduğu açıklanmıştı. Saldırıyı şu ana kadar hiçbir terör örgütü üstlenmemişti…

Tik tak, tik tak…

Kahve sakinleri bu acı haberi kederle karşıladılar, birkaç dakika boyunca insanlar oyunlarına ve muhabbetlerine ara verdi. İşte bu sırada ‘o’ ses daha net duyulur olmaya başladı.

Tik tak, tik tak…

Bunu duyanınız var mı?” diye sordu ceketli adam.

“Saat sesi lan sanki o!” dedi bir diğeri, sözün sahibinin irice bir bira göbeği vardı.

Oradakiler sesin kaynağını keşfetmek için etrafa bakınadururken, yine ilk atılım ceketliden geldi.

“Oradaki sandalyenin üzerinde bir çanta var!”

Gözler oraya çevrildi. Siyah Nike bir çantaydı bu.

Tik tak, tik tak…

Sandalyeye en yakın olan ceketli adam, can havliyle çantaya atıldı. Amacı çantayı alıp dışarı fırlatmaktı.

Olmadı.

Tik taklar adamın kollarında son buldu, uzun bir biiiiiip sesiyle.

Dünya ceketlinin başına yıkıldı. O sırada kahvehanede bulunan insanların ve çaycının da tabii. Şiddetli patlamanın sesi, çoktan parçalara ayrılmış ölü kulaklar yerine; yan binadaki insanların ödlerine ulaştı. Çünkü kahvedekilerin artık kopacak ödleri bile kalmamıştı.

Orası cayır cayır yanıyordu…

* * *

Birkaç Gün Önce

“Beyefendi paranız yoksa, lahmacun yiyemezsiniz diyorum. Neden anlamıyorsunuz?” Kasadaki kadın bu cümleyi aynı dakika içerisinde üçüncü defa yineliyordu.

“Ne demek param yok ya. Var ya işte param, bunlar ne?!” Konuşan adam kırk yaşlarındaydı. Elindeki bozuklukları sallayarak kasada duran kadına öfke kusuyordu. Kafası güneşli bir günde yumurta kırmalık derecede keldi, Hacıoğlu’nun lambaları altında parlıyordu. Karadenizlilere özgü sivri bir burna, oval bir yüze ve kamburu çıkmış bir bedene sahipti.

“Tamı tamına bir lira eksik beyefendi, bu şartlar altında size fiş kesemem. Lütfen daha fazla meşgul etmeyin,” dedi kasadaki kadın. Kırmızı renkli Hacıoğlu üniforması altında pek de savunmasız duruyordu. Siyah saçlarını iki yandan örmüştü, gözleri ela, suratı ise pek ufaktı. Yirmili yaşlarında olmalıydı. Son derece sevimli biri sayılırdı. Aşk hayatı da çok iyi gitmekteydi zaten.

“Hay ben böyle yerin de…”

“Lütfen ağzınızı bozmayın.”

“Bi siktir ya. Bi liranın lafını yapıyorsun!”

Münakaşanın sonu tabii ki koca adamın yaka paça dışarı atılmasıyla sonlanmıştı. Üzerine bir temiz de dayak yemişti.

Parası eksik olduğu için karnını dahi doyurmaktan acizdi. Delilik tohumları, oğlunu askerde kaybetmesiyle ekilmiş olsa dahi; adama en çok tek başına ayakları üzerinde duramamak koyuyordu.

Aynı günün akşamında, benzer sebeplerden ötürü bir kahvehaneden de yaka paça dışarı atıldı. Üstelik bu defa ciddi anlamda dayak yemişti. İki gözü de morarmış, dudağı patlamış, fırlatılırken de ciğerlerindeki bütün hava boşalmış ve dakikalarca öksürmek durumunda kalmıştı.

Oysa sadece ikinci çaya parası yetmemişti. Bir kişi de “Bu günlük de bendensin be usta!” dememişti. Onlar daha çok işin şiddet kısmıyla ilgilenmişlerdi.

Canına tak etmişti.

Ve adam o gün şu cümleyi kurmuştu:

Hepsini yakıcam amına koyayım.”

* * *

Şimdi

Elinde iki koca kavanoz olan adam İstanbul sokaklarını arşınlamaktaydı. Kavanozlarda gri, kum gibi bir madde bulunmaktaydı. Adamın bunlarla gösteriş yapar gibi bir havası vardı. Gören de külçe külçe altın taşıyor zannedecekti. Üstelik kavanozların kapağı da yere bakmaktaydı.

Adam bir sokağı döndü ve işlek bir caddeye giriş yaptı. Ellerindekileri bir kenara bırakıp biraz soluklandı. Kel kafasını sıvazladı, gülümsüyordu. Yeniden yüklenip dünyanın en önemli işini yapıyormuş edasına bürünerek, sokakları adımlamaya devam etti.

En sonunda hedefine ulaşmış gibiydi, durdu. Artık sırıtıyordu. Sonra da kahkaha atmaya başladı. Karşısında polis karakolu vardı.

Sokakların en kalabalık olduğu, iş çıkışı saatiydi. Deliler gibi gülüşü –‘gerçek’ anlamda deliler gibi- ve elindekiler insanların dikkatini çekiyordu. Ama sonuçta, o reklamlarda da dediği gibi “Burası İstanbul’du…” Çoğu insan yadırgamadı bile, bazılarıysa birkaç defa “cık-cık”ladı ve geçip gitti.

Sonunda kapıda nöbet tutan polisin de dikkatini çekti. Ardından birkaç polis daha geldi. Bir süre sessizce gülen adamı izlediler. Sonra birisi öne çıktı ve adama doğru yürümeye başladı.

Gülüşler anında kesildi ve adam kabanının önünü filmlerdeki yavaşlatılmış sahnelerdeymişçesine açtı.

“Durun.”

Öne çıkan polis irkilerek durdu. Son günlerde artan patlamaların sonucunda bütün polis departmanı uyarılmıştı. Yine de genç polis, önünde olası bir canlı bomba beklemiyordu.

Adamın gömleğinin altında kabarıkça duran bir şey vardı. Polis geri çekilerek başını iki yana salladı, bir bomba düzeneği olmalıydı.

Nöbet tutan polis yanında daha fazla polis ile geri geldi. Bir kısmı caddeyi boşaltmaya başlamıştı bile. Orta yaşlı adam fark dahi edemeden etrafının sarılmış olduğunu gördü. Yeniden gülüyordu.

“Sakın!” dedi genç polis.

Adam polise döndü ve gülümsedi. “Ya, sen ne anlarsın ki?” Kavanozlar hala ellerindeydi. “Sen ne anlarsın ki delirmenin ne demek olduğundan? İnsanların seni itip kakmasından? Sen bilir misin kendi ayakların üzerinde duramamanın nasıl bir şey olduğunu? Sen bilir misin yalnızlığı?” İç geçirdi. “Siz bilmezsiniz!” dedi, şimdi tüm polislere hitap etmişti.

Polisler konuşuyordu, ki bu adamın ilgisini çekmeyen bir şeydi. O, buraya son deliliğini yapmaya gelmişti. Zaten hemen yapıp gidecekti. Daha fazla konuşmaya gerek yok, diye düşünüyordu.

“Son olarak, benim adım ‘Küllü’. Bu elimde gördükleriniz de, yalnız olduğumu hissettiren insanların ve onlardan arta kalanların külleri. Ama artık filmin sonu geldi. En azından benim için.”

Çenesini gömleğinin yakasına yaklaştırdı. Ve dudaklarının arasına pime benzer bir şey aldı. Pim bir ipe bağlıydı… İpse gömleğinin altına doğru gidiyor gibi görünüyordu.

Dudakları pime kuvvet uygulamak istercesine gerildi, bastırdı ve…

Ve çekemeden bir silah sesi patladı. Mermi döndü, döndü ve döndü. Adamın tam gırtlağına isabet etti. Deldi, geçti ve yoluna devam etti. Mermi karşı binanın duvarına isabet ederken, adam guruldarcasına sesler çıkarıyordu. Dizlerinin üzerine düştü, bütün departman karmaşa içerisindeydi. Kimileri ateş eden genç polise öfke kusuyor, kimileri de adama yardım amacıyla yanına gitmekten bahsediyordu.

Tabii ki bir icraat yoktu henüz.

Son icraat, yine adamdan geldi. Son nefesini verir ve boynu öne düşerken dudaklarının arasındaki pimle ipi gerdi.

Düzenek harekete geçti.

Güçsüz kolların arasındaki kavanozların kapakları açıldı ve küller İstanbul’un kaldırımlarına pompalanmaya başladı.

Küllü’nün eylemi başarıyla sonlanmıştı. O, hayata tepkisini gösterirken genç bir polisin tabancasından çıkan kurşun ile can vermişti.

Göğsüne koyduğu da sadece bir havluydu zaten, kışın üşüyordu, yalnızdı ya…

Kavanozlar adamın bedeniyle birlikte yere düştü ve kırıldı. Gideceği yerde yalnız kalır mıydı, onu kimse bilemez ama; üşümeyeceği kesindi.

Uçuşan küller ölü bedeni memnuniyetle kabul etti…

SON

Aralık 2009

Bir Yorum Yap