Kuzgun Damarı | Öykü

Not: Bu öyküyü okumadan önce, “Uykusuzluk Kulesi” adlı hikayeyi okumanız; “Kuzgun Damarı”nı anlamak için iyi bir adım olacaktır.

Not2: Öykünün devamı ne yazık ki yazılmamıştır. Yazılma ihtimali de bir hayli düşüktür, okumaya başlamadan önce; bunu göz önünde bulundurmanızı önemle rica ederim.

 

İnanç Meselesi

Gazeteyi kardeşine doğru uzatan gencin yüzü allak bullaktı.

“Bu herif hakikaten kaçıkmış lan!” dedi Kıvanç.

“Yine mi şu adamın yazılarını okuyorsun,” diye tersledi Tayfun. Bir yandan söylenirken, diğer yandan da gazeteyi açıp, kardeşinin gösterdiği satırlara göz atıyordu. Kısa haberi şöyle bir okudu, yüzünü buruşturdu ve gazeteyi masaya bıraktı.

“Bu mudur yani?”

“İnanmıyorsun değil mi?”

“Seni salak! Tabii ki de inanmıyorum.” Tayfun’un hızlı çıkışlarını bilen kardeşi, sesini çıkartmak istemedi. Gazeteye yeniden uzandı.

“Yerel gazeteleri almanı yasaklıyorum genç!” dedi Tayfun. Kıvanç yüzünü buruşturdu. “Bu da ne şimdi? Kendini iyice babam sanmaya başladın,” dedi. Ve demesiyle bunu yapmamış olmayı dilemesi bir oldu.

Diken ailesinin acıları tazeydi. Henüz bir buçuk ay önce, baba Murat Diken’i kaybetmişlerdi. Üstelik ceset niyetine bir yığın kemik göstermişlerdi. Anneleri Gül Hanım, acılarını kalbine gömerek aileyi kız kardeşi (kız kurusu) Gözde’nin evine taşımıştı. Bu kardeşlerin zaten eksilerde gezen morallerini daha da çökertmişti. Zira teyzeleri, kardeşler arasında “İfrit” olarak biliniyordu. Güler yüzlü maskesinin altında, gerçek bir ifritin yattığından adları gibi emindi kardeşler. Darbe üstüne darbe yemek, Kıvanç’tan iki yaş büyük olan Tayfun’un bozuk sinirlerini iyice yıpratmıştı. Kıvanç da henüz 17 yaşın verdiği heyecan ile bazen şimdi olduğu gibi patavatsızlıklar yapabiliyordu.

Tayfun’un da bu patavatsızlıkları affettiği nadir olurdu.

Ama genelde, sert bir tokat Kıvanç’ın suratında patlardı.

Şimdi de öyle olmuştu.

“Benimle… bu şekilde… konuşamazsın çocuk!” dedi. Sesi titriyordu. Gazeteyi buruşturdu ve Kıvanç’ın suratına fırlatıp odadan çıktı.

Yerel bir gazete olan Titrek, Kıvanç’ın suratına çarptıktan sonra yere düştü. Ağabeyinin yaptığına tepkisini, her zamanki gibi yine tepkisizlikle cevap veren küçük kardeş, sızlayan yanağını ovuşturdu. Gazeteyi yerden aldı. Ve haberi yeniden –daha dikkatle- okumaya başladı.

“D. L. TİTREK’E BİLDİRİYOR!

ÇILGINCA SÖYLEVLERİ VE İNANILMAZ VAAZLARIYLA BİLİNEN D. L. BU KEZ YİNE DÜNYAYI SALLAYACAK BİR GERÇEK İLE GELİYOR! O, HATALARINI GÖREBİLEN, ÖRNEK BİR VATANDAŞ! İŞTE D. L.’NİN O SIRA DIŞI SÖZLERİ…

“Yaşadıklarımın bazıları, bende saklıdır. Ama bazıları kamuoyunun dikkatine sunulacak kadar hayati önem taşıyabilir. Sizlere bunu anlatıyorum. Çünkü belki de hayatınız, burada bahsettiğim birkaç satırı iplemediğiniz için heba olacak.

“Kule” maceramın bir kısmını biliyorsunuzdur. Farklı bir boyuta gittiğim, orada ölümün ta kendisi olan zamanla yüzleştiğim ve galip geldiğim hikâye. Hikâyedeki gerçek dışı unsurlar o kadar fazlaydı ki, sizlere hepsini tek bir seferde vermeye gönlüm razı olmadı. Açıkçası, bir nebze de bunlardan bahsetmeye korkuyordum. Ama artık vakti geldi.

“Sorun, İnşaat Cüceleri. Evet, okuyucu. Bir deli gibi göründüğümün –ve hatta kısmen deli olduğumun- farkındayım. Fakat Titrek Gazetesi sağ olsun, bu bildiriyi yayınlamama izin verdiler. Ben de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum. İnşaatlarda şu günlerde gerçekleşen ölümlerin tek sebebinin “onlar” olduğunu düşünüyorum. Peki, nedir “onlar”? Nasıl ortaya çıktılar? Neden daha önce yoktular ve nasıl durdurulabilirler?

“Onlar… “bilinmezlik” adlı canavarın eski kölesiydiler.

“Evlerinizin karşısındaki inşaatlarda yaşarlar… Ortaya çıkışları, “inançla” bağlantılıdır. Ve “korkuyla”… Eğer bir inşaatın önünden geçerken, hikayemin o satırlarını hatırlarsanız… gelir ve sizi bulurlar. Eğer bir inşaatın önünden geçerken, “korkarsanız” sizi –yine- bulurlar. Ve bulduklarında da, tek ve iri gözleri size kilitlenir. Sarı kasketlerini itinayla düzeltirler. Geniş burun delikleri, yeni avlarının –yani sizlerin- kokusuyla şişer. Dişleri… ah en korkutucudur onlar… Diş niyetine inşaat çivileri kullanırlar. Boy boy, parça parça, kırık ve sağlam, eski ve yeni çiviler… Kısaca, boylarıyla ters orantıda ölümcüldürler.

“Daha önce yok muydular? Vardılar. Sadece bir inşaatın önünden geçerken, korkan insanların ölümleri oluyorlardı. –Bu da pek sık gerçekleşmediğinden dolayı, dikkat çekmiyordu.- Ne yazık ki “Kule” hikayemi Titrek Gazetesi’ne vererek çok büyük bir hata yaptığımı henüz fark edebildim. Onlar hakkında sizleri bilgilendirmek, hayatımın hatası oldu. Dediğim gibi, bilinmezlik tarafından esir alınmış olanlar, şimdi dışarıda insanları öldürüyor. Ve bunun tek sorumlusu benim. Bunu size yeniden hatırlatarak, daha fazla insanın kanına girdiğimin farkındayım. Ancak, daha öncekilerin hayatını kurtarabilmek için, daha fazlasına duyurmam içimi biraz olsun rahatlatacak.

Cücelerin nasıl durdurulacağı hakkındaysa, inanın hiçbir fikrim yok. Önerebileceğim tek şey, herhangi bir inşaatın önünden geçmemeniz. Cesur olmanız.

Ve bu genç adamı, hatasından dolayı affetmeniz.”

Kabusların İçinden

Pek çok şeyin ilacı olan uyku, Kıvanç için o gün pek de merhemli değildi. D. L’nin “Uykusuzluk Kule”sini anımsadı bir an için. Yeni taşınılmış bir evde o tarz şeyler –doğaüstü demeye dili varmıyordu- olabiliyorsa, teyzesinin hanesinde hayli hayli olabilirdi. Burası her türlü cehennemden daha cehennemdi. Yan taraftaki ranzaya bir göz attı. Tayfun horlayarak uyuyordu.

Ağabeyini şöyle bir süzdü Kıvanç. Siyah saçları modaya uyarcasına upuzun bırakılmış, kıvır kıvır yastığın üzerine dağılıyordu. Pek ufak bir burnu vardı, birçok kızın o burun için ağabeyiyle beraber olduğunu bilen Kıvanç, içinde büyüyen kıskançlık canavarını bastırmaya çalıştı. Elmacık kemikleri de, bu pürüzsüz yüzü daha harika bir hale getirmeye çalışmış gibi, oldukça sıkı duruyorlardı. Tayfun’un kapalı gözlerinin altındaki yeşil gözbebeklerini anımsayan Kıvanç, yüzünü yatağın öbür tarafına çevirdi.

En azıdan gözlerini ağabeyinden almıştı, bu da bir artıydı.

O korkunç siniri almaktan çok daha iyi bir artı…

* * *

Kırk beş yaşlarında, takım elbiseli bir adam koşuyordu. Bir elinde içinde dizüstü bilgisayarının bulunduğu bir çanta, öbür elindeyse kalın bir ceket bulunuyordu. Sokaktaki sis adamın yüzünü gizliyordu. Nereye gittiği hakkında bir fikri yok gibiydi. Sisin içinde, durmaksızın koşuyordu.

Bir köşeyi döndükten sonra, siyah çantasını bir çöp konteynırının içine fırlattı. Hızını iyice arttırdı, arkasına bile bakmıyordu. İçine girdiği sokak diğerlerine göre bir hayli ıssızdı. Duyulan tek ses eskimiş asfaltı döven bir çift ayağa ve orta yaşlı bir adamın düzensiz nefes alışlarına aitti. Sisler bir anda alçaldı, sonra da tamamen silindi. Sanki birisi bir tuşa basmış gibi. Artık manzara çok netti. Sokağın bir yanında oldukça eski tek katlı evler sıralıyken, diğer yanı koca bir inşaat alanıydı. Büyük ihtimalle oraya bir alışveriş merkezi kurulacaktı. Kapladığı alanın büyüklüğü, takım elbiseli adamı iyice korkuttu. O, bilenlerdendi…

Sokaktan çıkmayı, geri dönmeyi hatta boş gibi gözüken tek katı evlerden birine bile sığınmayı düşünmüştü o an. Başını geriye çevirdiğindeyse, korkması gerekenin inşaatın içinden değil, hemen arkasından geldiğini görmüştü. Geç kalmıştı.

Cüceler gelmişti.

Ellerinde paslı sopalar, baltalar ve kazma-kürekler ile.

Takım elbiseli adam yutkundu, ceketini yere fırlattı. Ve dimdik bir şekilde ölümünü beklemeye başladı. Cüceler adamı fazla bekletmedi. Bir saniye sonra hava, vızıldayan çivilerin sesleriyle dolmuştu.

Sahne değişti.

Çöp konteynırındaki kemikler, düzensizce saçılmıştı. İyice temizlenmiş bir kaval kemiğinin altında, siyah renkli bir dizüstü çantası göze çarpıyordu…

Yanmış bir el, çantaya uzandı.

* * *

Kıvanç inleyerek uyandı. Buz gibi ter bütün vücudunu kaplamış, açık pencereden odaya doluşan rüzgar, terli bedenini sapıkça okşuyordu. Genç gördüklerinin etkisinden kurtulmak için başını iki yana salladı, açık camı kapatmak içi pencereye doğru ilerledi. Bu sırada gördüklerini algılamaya çalışıyordu. D.L’nin yazısından etkilenmiş olacaktı. Öyle olmalıydı… Oysa gördüğü adam feci şekilde tanıdık geliyordu.

Ve pencere geceni bu vakti neden açıktı?

Herhalde Tayfun o uyuduktan sonra açmıştı.

Kıvanç pencereyi kapatmak için uzandığında, camdaki aksini gördü. Yüzünü buruşturdu. Berbat haldeydi. Yeşil gözleri uyku doluydu. Göz torbaları iyice şişmişti. İnce dudaklarının kenarında tükürüğü çirkin bir iz bırakarak kurumuştu. Alnındaki sivilcelerden birisi de patlamıştı. Kahverengi saçlarını, patlayan sivilcesinin üzerine doğru çekmeye çalıştı. Pek de uzun olmayan saçı yasak noktaya yetişemeden kalıverdi.

İç geçiren Kıvanç camı kapatırken, sokağa bir göz attı. Tam başını o yöne çevirdiği sırada, köşeden bir karaltının döndüğünü gördü. Çok tanıdık bir siluete sahipti. Genç gözlerini ovuşturup oraya tekrar baktığında kimseyi göremedi. Rüyamın etkileri devam ediyor olsa gerek, diye düşündü. Yanıldığını pencerenin kenarından sarkan, birbirine bağlanarak bir halat haline getirilmiş çarşaflarla anladı.

Tayfun dışarı çıkmıştı.

O sırada başka bir şeyi daha anlamıştı. Ağabeyi ile aynı rüyayı görmüşlerdi ve ağabeyi, şimdi o kemiklerin peşinden korkunç inşaat alanın doğru gidiyordu. Babasının kemiklerine doğru…

* * *

Tayfun, düşüncelerinin üzerinden bir perde kaldırılmış gibi hissederek uyanmıştı. Biraz da dehşet ile. Hayatı boyunca kardeşinden sakladığı ve inatla reddettiği gerçeklere artık dayanamıyordu. Babalarının ölümü onda tarifi edilemez duygular uyandırmıştı. Öfke. Yalnız bırakıldığı için. Keder. Babasını kaybettiği için. Ve yine öfke. Bu yolda tek başına kaldığı için. Öfke. Öfke. Öfke.

Tayfun pek çok çalışmasında babasına yardımcı olmuştu. Onun gizli bir örgüte üye olduğunu –babası itiraf etmese de- kendince tahmin edebiliyordu. Yine kendi tahminlerine göre, bu örgütün pek de yasal olmadığını düşüyordu. Son derece kuralcı olan babasının, bu tarz işlere nasıl bulaştığını bilemiyordu. Ama önemli de değildi. Babası ondan yardım istemişti. O da etmişti.

D.L lakaplı gencin “Uykusuzluk Kulesi”nde yaşadıklarının büyük bir çoğunluğundan Tayfun sorumluydu. Taşınmalarına da o vesile olmuştu zaten. D.L seçilmişti, çünkü evlerinin karşısında pek sevimli bir inşaat vardı. O seçilmişti, çünkü onun kalemi inandırıcı, söylevleri akılda kalıcıydı. Ya da Tayfun öyle biliyordu.

Babasının çalıştığı örgütün, “bilinmezliğe” köle olan ırkları yeniden canlandırmaya çalıştığını da biliyordu. (Bunu bizzat babası söylemişti.) Ve insanların akıllarına şüphe düşürmek için en etkili yol, bir yazara bazı şeyler yaşatıp onu yazmaya itmekti.

Örgütün de yardımıyla Tayfun bu görevden alnının akıyla çıkmayı başarmıştı. Sayıları pek fazla olmasa da, artık inşaat cücelerini gerçekten bilenler vardı. Ve elbette ki, onlara karşı olan kimseler de. (Kendilerine Düzenleyiciler diyorlardı.)

Gördüğü rüya pek çok şeyi açıklamıştı. Babası Düzenleyiciler tarafından tuzağa düşürülmüştü. Şimdi örgüte gidecek –yerini az çok tahmin edebiliyordu- ve onlara gördüklerinden bahsedecekti. Örgüt yapılması gerekeni bilirdi, onlar hep bilirdi…

Çizgili pijamalarıyla nefessiz kaldıktan sonra bile koşmaya devam etti Tayfun.

Düzenleyicilere Doğru

Kıvanç üzerini değiştirip evden sessizce çıktığında saat sabahın üçüydü. Teyzesini ve annesini uyandırmak istememişti. Teyzesinin bekâr olmasına da ilk defa sevinmişti –gayet evde kalmıştı, onun gibisini kim alırdı ki?-. Bir de suratsız bir enişteyle karşılaşmak istemiyordu çünkü.

Hava serindi. Kıvanç bahçe kapısını kapattığında, yüzüne çarpan buz gibi havayla ürperdi. Ağabeyinin kaybolduğu köşeye doğru koşmaya başladı ardından. Sonrasına köşeye vardıktan sonra karar verecekti.

Köşeyi döndüğünde, görmeyi umduğu manzara –sadece ıssız bir sokak- ile karşılaşamadı. Sokak yine ıssızdı. Ama henüz birkaç dakika önce, o kadar da ıssız olmadığı anlaşılıyordu. Düzensizce park edilmiş birkaç araba talan edilmiş, kaldırımlar kana bulanmış, sokak lambalarının pek çoğu kırılmış, kırılmayanlar ise cılız ışıklarıyla titret titrek parlamaktaydı.

Gözleri kan gölüne takılan Kıvanç, kanın sahibinin kim olduğunu korku ve endişeyle merak etti. Tayfun bu sokağa kaç dakika önce girmişti? Üç mü? Dört mü? Gölcük henüz oluşmuş gibi duruyordu.

Ama etrafta yaralı (ya da ölü) bir beden yoktu. Onun yerine ayak izleri vardı. Asfalt üzerinde kanlı ayak izleri. Küçük, eğri büğrü ayak izleri. Kıvanç izleri biraz inceledikten sonra, arkasını döndü ve bir çöp konteynırına midesini boşalttı. Akşam yemeğinde –ağabeyiyle bozuştuğu için- pek fazla yemek yemediğine dua etti. Elinin tersiyle ağzını sildikten sonra kendisine gelmeye çalıştı.

Burada berbat şeyler olmuştu. Ağabeyi belki de kendisi yüzünden böylece çekip gitmiş, babalarının peşine düşmüştü. Suçluluk duygusuyla ayak izlerini daha bir dikkatle izlemeye başladığında, bir de sürünme izi fark etti. Ayak izlerinin hemen yanında, bir beden süründürülmüştü.

Kıvanç heyecanla izleri takip etmeye koyuldu.

* * *

“Demek Murat’ın piçi bu ha?”

“Evet, usta, ta kendisi.”

“İyi, hele bir kenara koyun şunu. Fazla hırpalamasaydınız keşke.”

“Ama usta, demiştiniz ki canlı getir…”

“Bırak şimdi dediklerimi, vur dedik öldürmüşsünüz. Haline baksana şunun. Belki öğrenebileceğimiz birkaç şey vardır. İyi edin, kendine geldiğinde de bana getirin. Toz ol şimdi.”

“Peki, usta.”

Kısa konuşma, aşağı yukarı bu şekildeydi. Usta dedikleri adam, tahtvari bir koltuğa oturmuştu. Uzun kırmızı pelerini, elinde tuttuğu asaya benzer şekilli som altından bastonu ve başındaki denizci kepiyle ne bir krala ne de bir serseriye benziyordu. Daha çok her şeyden biraz otlanmaya çalışan, ama sonuç olarak göze pek de hitap etmeyen bir görünüm elde etmiş ihtiyarın biri gibiydi üstündekiler. Yaşına göre çok abartılı duran, omuzlarına kadar inen uzun siyah saçları vardı. (Evet, boyaydı.) Sivri burnu bir gemi gibi çıkmıştı. Gözleri mat griydi. Özellikle gözlerinin altı ve ağzının kenarları kırış kırıştı.

Kalın dudakları şu an memnuniyetle kıvrılmıştı. Örgüt’e iyi bir darbe indirmişlerdi. Gerek Murat Diken’i öldürerek, gerekse onun yerine geçmesi muhtemel olan Tayfun Diken’i esir alarak. Yine de Titrek Gazetesi’ndeki o iki haber, çok can yakmıştı ve yakacaktı da. Buna bir çözüm bulmalıydılar. Onlar Düzenleyiciler’idi. Düzen ise bilinmezlikle gelirdi.

Bilinmezlik ise huzur demekti.

Damar

Odanın merkezindeki fıskiye gürlercesine akıyordu. Tek ayağını cezalı bir öğrenci gibi havaya kaldırmış bir melek heykelinin ağzından fışkıran su, geniş havuza dökülüyordu. Heykelin yüzünde aşağılayıcı bir ifade vardı. Büzüşmüş dudakları ve kısılmış gözleri, dışarıdan bakan bir insanın aklına “bu nasıl bir dekordur?” sorusunu getiriyordu. Ama belli ki, salona gayet oturmuştu. Heykelin ve dolayısıyla salonun adı “Damar”dı. Usta’nın odaya bu ismi vermesinin nedeni; Düzenleyiciler’in burada çok önemli kararlar almasıydı. Usta’nın zevkleri farklıydı. Bazıları bunu komik bulsa da, bunu onun yanında dile getirmeye hiçbiri cesaret edemiyordu.

Oda oldukça genişti, pek fazla kişiyi içine alacak kadar hem de. Tıpkı şu an olduğu gibi. Yüzleri belli olmayan yetmiş beş, seksen kadar erkek ve kadın Damar’ı doldurmuşlardı. Hepsi ana kapıdan gelecek haberi bekliyorlardı.

* * *

D.L, odasında neskafesini yudumlamaktaydı. Her yudumda gözlerini kapatıp, vücudunu neskafenin rahatlatıcı etkisine bırakarak aklını boşaltmaya çalışıyordu. Siyah bir gömlek, koyu lacivert bir kot giymişti. Evinde bile, çoğu kimsenin dediği gibi “ev hali”yle takılmayı sevmiyordu. Siyah gözleri kışın sert rüzgarıyla pencerenin camını döven meşe ağacının dalını takip ediyordu.

Kapının sertçe çalınmasıyla aniden yerinden fırladı. İçeceğinin bir kısmını da üzerine döküverdi. Sıcak neskafenin acısıyla inledikten sonra, sabahın (güneş doğdu doğacaktı) bu vakti onu kimin rahatsız ettiğini öğrenmek için kapıya yöneldi.

Kapıyı açtığında, perişan haldeki bir gençle karşılaştı. Gencin gömleği ve pantolonu kan içerisindeydi. D.L tam ona ne olduğunu soracaktı ki, genç kapının dibine yığılıverdi.

Güneşin İstanbul’un çarpık kentleşmiş evlerinin üzerinde yükselmesiyle birlikte, Kıvanç kendisine geldi. Gözünü açar açmaz “Tayfun” diye mırıldandı. Önce nerede olduğunu anlayamadı. Sonrasında kardeşinin izinden gittiği, onu alıkoyanların barınağını bulduğu ve buradan hızla uzaklaşıp D.L’nin evine koştuğunu anımsadı. Adamın evinin adresini gazetede okumuştu. Şükür ki bulunduğu konuma fazla uzakta değildi.

Buraya neden geldiğini anımsamıyordu, muhtemelen aklına ilk gelen kimsenin D.L olmasıydı. “Onlar”dan kaçmıştı. Çünkü onlar kaçılması gereken kişilerdi. Bunu tarif edemiyordu, ama gördükleri ona yetmişti. Ve tek başına oraya gidip kardeşini kurtaramazdı.

“Ah demek uyandın,” dedi bir ses. “Hiç uyanmayacağını sanmıştım. Bu arada üstünü başını değiştirdim, benimkiler üzerine tam oturdu gibi. Aslında bu üzerimdekiler dışında, tek elbisem bunlar. Ama idare edeceğiz artık.” Bunu söylerken gülümsüyordu.

Kıvanç ne diyeceğini bilemez şekilde mırıldandı. Bunu bir teşekkür olarak algılayan D.L, “Hiçbir şey değil canım. Bizimkilerin yıllık iznine denk geldiğin için çok şanslısın. Ah annem eve bu haldeki bir yabancıyı aldığımı duysaydı, beni öldürürdü.” Bir an durakladı ve devam etti “Her neyse, neden bu haldeydin sen?”

Kıvanç, güvenebileceği tek insana hikayesini anlatmaktan başka bir çare olmadığını görüyordu. Bir yandan da “orada” gördüklerini anımsıyor, iyice dehşete kapılıyordu. Tayfun için endişeleniyordu. Kendisi için endişeleniyordu. İnsanlık için endişeleniyordu.

Orada gördükleri, gerçek olmamalıydı.

Ve hikayesini anlatmaya başladı. D.L büyük bir ilgiyle dinliyordu.

Zihni Nefes

Tayfun’un kendine gelişi, o kadar da nazik bir biçimde olmamıştı. Usta’nın kesin emri bile, Düzenleyciler’den bazılarının insanlara net bir öfke duymasına engel olamıyordu. (Onlar, insan olduklarını çoktan unutmuşlardı.) Suratına çarpan bir şişe su, gencin irkilerek kendine gelmesini sağlamıştı. –Bu, tam olarak Kıvanç’ın kendisine geldiği ana denkti.-

“Bebeğimiz uyanmış.”

“Usta duyacak, kıs sesini.”

“Öf başlatma ustana. Bebeğin altını değiştirdik, üstünü başını temizledik. Kendine de geldi işte, hadi götürelim de kurtulalım artık.”

Diğer adam sessizce başını salladı. Gri cüppesinin eteklerini topladı –gri cüppe, Düzenleyiciler’de üst rütbelerden birisini temsil ediyordu- ve kapıya doğru yollanmaya başladı. İlk konuşan da, bebeği bir çuval misali omuzladıktan sonra –sözde- arkadaşını takip etmeye başladı.

Tayfun’un olan bitenlerden pek haberi yoktu. O şu an, baş aşağı sallanırken aklını toparlamakla meşguldü. Geçen zaman içinde yaşadıklarını düşündü… Evden çıkışı, Örgüt’e gitme kararını alışı, bir sokakta saldırıya uğrayışı… sahi ona kim (ya da ne?) saldırmıştı? Bunu anımsamıyordu. Düzenleyiciler’in eline düşüşü ve bayılışı. Evet, olaylar genel olarak bu şekildeydi.

Şimdi buradan kurtulmalı ve Örgüt’e ulaşmalıydı. Ya da belki, Örgüt ona ulaşırdı. Nerede olduğunu bir bilebilseydi… Babasıyla birkaç defa uyguladıkları bir yöntemi hatırladı. Birbirlerinden uzağa düştüklerinde kullandıkları, çoğu zaman da işe yarayan bir yöntemdi. Adı… “Zihni Nefes” idi. Nasıl yapılıyordu bu? Hay aksi, böyle düşünmek ne zor, diye düşündü.

Gözlerini yumup birkaç derin nefes aldığında, hatırlamaya başladığını fark etti. İşte! Şimdi yapacak ve Örgüt’e haber verecekti!

Eğer geçerken kafasını kapının koluna çarpmasaydı… bunu gerçekten yapabilirdi.

Ama kader onun yeniden bayılmasını emretmişti. Öyle de oldu.

* * *

“Hepsi bu kadar mı?” dedi D.L.

“Evet.” Bu kadar gerçek dışı şey, onun için pek bir şey ifade etmiyor gibiydi. Ne yani, birkaç cüceyle kapışmadığında, aşağılanmak zorunda mıydı? Yaklaşık yirmi dakikadır konuşuyordu Kıvanç. D.L arada bir konuşması bölerek, bazı can alıcı sorular soruyor, devamını gence bırakıyordu.

“İyiymiş be.”

Kıvanç boş gözlerle yazarı süzdü. “Neresini beğendin? Ağabeyimin kaçırılmasını mı? Babamın kemiklerini mi?”

D.L bir saniye alık alık baktıktan sonra “Affedersin,” diye mırıldandı. Kıvanç özrü başını sallayarak kabul etti. Yerinde Tayfun’un oturmadığı için, D.L’yi şanslı görüyordu. O bu tarz şeyleri hiç affetmezdi.

D.L ayaklandı ve odasında –bir bekar evinden beklemeyecek kadar düzenliydi- şöyle bir dolaştı. Birkaç çekmeceyi açtı, bazı şeyleri oraya buraya fırlattı. Sonunda aradığı buldu. Bu bir tabancaydı. Oldukça küçüktü, namlusu ince, horozu metalik gri, kabzası ve kalanı zift karasıydı. Kıvanç irkilerek birkaç adım geriledi.

“Sakin ol dost. Bu sadece bir önlem,” dedi ve ekledi “Ee gitmiyor muyuz? Odayı sonra toplarız.”

Sessizce onayladı Kıvanç. “toplarız”daki imayı sezmişti. Ama şu an aklı, “oradaydı”. Orada ve ötesinde…

* * *

Tayfun bir defa daha kendine geldi. Her yanı sızlıyordu, ayrıca boynu da tutulmuştu. Oldukça içten bir küfürle kalkmaya çalıştı.

“Yavaş ol bebek,” dedi, daha önce de kendisine “bebek” diye hitap etmiş olan adam. “Başımızı çok boktan bir belaya soktun, onca insan seni beklerken bayılman ayıp değil mi?”

“Biraz nazik taşısanız, bayılmazdım herhalde” dedi Tayfun, salt bir öfkeyle.

Adam ‘hadi canım sen de!’ dermiş gibi başını salladı ve ona kalkmasını işaret etti. Tayfun aklında ‘zihni nefes’, ayağa kalktı. Biraz daha kendine gelmiş gibiydi. Sızlamalar yavaş yavaş geçiyor, yerini yorgun bir bedene bırakıyorlardı.

“Kimler bekliyormuş beni?” dedi Tayfun, vakit kazanmak için. Hala zihni nefes ile uğraşmaktaydı. Yapımı oldukça zor, zihinsel bir bağdı bu. Nefesini öyle orantılı almalıydı ki, zihnin algıları sonuna kadar açılsın, düşünceleri –belki de- çok uzaktaki Örgüt’e ulaşabilsindi. Konsantre olmaya çalışırken, adamın cevabı geldi.

“Birkaç Rus nataşa falan yahu. Her zamanki şeyler.” Pis pis sırıtan yüze bakan Tayfun, Amma da komikmiş, diye düşündü. Bunu yapmamalıydı, çünkü zihni yeniden kapandı. Derin bir iç geçiren Tayfun, bu kadar zor değildi ki bu, diye düşündü.

Yürümeye başladıklarında, Tayfun bu kez başaracak gibiydi.

Sandığından o kadar da uzakta olmayan, bir Örgüt çalışanına ulaşmıştı zihni. Aklı tanıdık görüntülerle doldu. Bir kule, bir saat, bir çocuk…

Tayfun’un gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı. Bağlantıyı koparmamak için uğraşırken, D.L ona zihin yoluyla gülümseyen bir ifade gönderdi. Bu Messenger’daki o sarı yüzlerden pek de farklı değildi.

Nihayet tanışabildik, diye düşündü D.L. Ne büyük şeref.

Kötü ve Kötü

Bu nasıl olur? diye düşündü Tayfun. Sen Örgüt’e bağlı değilsin ki? Seni yazmaya itmek için onca plan, onca çaba…

D.L’nin düşünceleri gecikmedi. Sen hiç “sınav” diye bir şey duymadın mı genç arkadaşım? Her neyse, sen en iyisi orada bizi bekle. Ah bu arada, Kıvanç’ın da selamı var.

Kardeşinin adını duymayı beklemeyen Tayfun, onun orada ne işi var! diye düşündü, daha çok bir çığlık gibiydi. Ama düşüncesinin yankı bulduğu tek yer, sadece kendi zihniydi. D.L bağlantıyı çoktan kesmişti.

Tayfun daha olanları anlamadan, refakatçisi Damar’ın kapılarını açmıştı.

* * *

D.L yol boyunca Kıvanç’a pek çok şey anlatmıştı. Örgüt ve Düzenleyiciler arasındaki mücadele, Tayfun’a uyguladıkları ‘mini’ sınav ve çok daha fazlası.

Kıvanç, her duyduğu karşısında şaşkına dönmekten yorulmuş, artık sadece bön bön bakıyordu. En sonunda kafasına takılan bir soruyu sormayı akıl edebilmişti. “Düzenleyiciler düzeni sağlıyor ve Örgüt “bilinmezlik köleleri”ni uyandırmaya çalışıyor, doğru mu anlamışım?” dedi.

“Aynen öyle sevgili arkadaşım.”

“Peki, ‘düzeni sağlayanlar’ın bu kadar aşağılıkça davranmasının sebebi nedir? Anladığım kadarıyla, dışarıdan bakıldığında onlar iyi tarafta ve siz, kötü taraftasınız,” dedi. Tayfun sadece bir an için paniklemişti. Söylediklerinin anlamını, sözler ağzından çıktıktan sonra anlamıştı. Yani şu an, kendince kötü taraf olan Örgüt’ün bir çalışanı yanında yürüyordu. Ama öte yandan, yine kendince iyi tarafta olan Düzenleyiciler, şu an ağabeyini alıkoymuş, ona türlü –kötü- şeyler yapıyor olabilirlerdi. Kim iyiydi? Kim kötü?

“Çok iyi bir soru. Açıkçası net cevabından ben de tam olarak emin değilim. Hepsi göreceli şeyler. İyi ve kötü. Doğru ve yanlış. Hayatın neresinde durduğunu asla tam olarak bilemezsin. Ama şu vardır ki, mutlaka bir tarafta yer almalısın. Yoksa çok fazla tutunamazsın.” Bunu söylerken, usulca Tayfun’u süzüyordu. Ardından sözlerine devam etti.

“İnşaat Cüceleri kesinlikle iyi bir ırk değil. Ama yaratılışlarından gelen ‘açlık’ nedeniyle, onları köle yapamazsınız. Örgüt’ün cüceleri kullanarak dünyayı yok etmek gibi bir planı da yok. O, sadece özgürlükten yana.

“Düzenleyiciler’in de, düzenin bozulmamasını istemekte haklı nedenleri var. Ama bu nedenler arasında ‘insanlığı korumak’ çok arka sıralarda yer alıyor. Onlar daha çok işin kin kısmıyla ilgileniyorlar. Bilinmezlik onları korkutuyor. Korku da insanı kine itiyor. Kin de, uğruna ölecek ve öldürecek şeyler doğuruyor. Kısaca kimse tam olarak iyi ya da tam olarak kötü değil. Henüz bir taraf belirlememiş, sen bile.”

Kıvanç hızlı düşünen bir insandı. Münazaralarda her zaman ön planda olmuş, takımı asla kaybetmemişti. Ama şimdi öğrendiklerini aklında toparlayıp, mantıklı düşünceler üretmekten aciz kalmışı. O kimdi? Ağabeyi ve babası kimdi? Kendisinin bu hayattaki yeri neydi? Ve iyi bir tarafın bulunmadığı bir dünyada, hangi tarafı seçmesi makuldü? Ya babası? Onun böyle bir işe bulaşması da ne demek oluyordu? Ve peşinden ağabeyini sürüklemesi…

Bilmiyordu.

“Sanırım geldik,” dedi D.L.

Kıvanç başını kaldırdığında, korktuğu manzarayı bu kadar yakınında beklemiyordu. Ah kesinlikle beklemiyordu.

“Sakın bayılma, henüz içeri girmedik.”

Söylemesi kolaydı. Söylemek her zaman kolaydı…

* * *

“Hoş geldin piç.”

Damar’ın ana kapısı açıldığında, kulaklarda duyulan ilk cümle bu olmuştu. Usta som altından asasını yere vura vura içeri girmekte olan Tayfun’un yanına yürüdü. Sarsılmış olan genç, cüppeli adamın kolları arasında iki büklüm bir vaziyette bekliyordu.

Usta Tayfun’u çenesinden tutup, gencin ayaklarını yerden kesti.

“İyi dinle ufaklık. Ölü babanın hatrına iyi dinle. Örgüt’e yaptıklarını ve şu an dışarıda İnşaat Cüceleri’nin fink atmasının tek sebebi sensin,” dedi Usta. “Zahmet olmazsa; babanın –ve diğerlerinin- peşinde olduğu büyük proje, Örgüt’ün bir iki sığınağı ve mümkünse lideriniz hakkında birkaç zımbırtı vesaire vesaire…”
Sesindeki alay, Tayfun’un umrunda bile değildi. O sırada Usta’nın sözünü kestiğini de bilmiyordu.

“Bi siktir ya.”

Sokak argosu, Damar’da sökmeyen unsurlardandı.

Usta da çenesine sarıldığı bir adamın kendisiyle böyle konuşmasına alışık değildi. Ve şaşırmayı pek sevmiyordu. O nedenle Usta yapabileceği tek şeyi yaptı. Sıkı parmaklarının tek hareketiyle, Tayfun’un çenesi iç gıcırdatan bir çatırtıyla kırıldı. Tayfun henüz çenesinin acısını hissedemeden, kendisini duvara çarpılmış ve yere yığılmış bir vaziyette buldu.

“Şimdi çok daha güzel ötebilirsin sanıyorum, benim sevgili piç bülbülüm. Anlat. O saman kafalı babanın dizüstünde bulundurduğu, önemli proje neydi? Anlat ki acısız ölesin. Anlat ki yolun sonunda bekleyen babana, bir an önce kavuşabilesin.”

Kuzgun Damarı’nda

Kıvanç abisinin peşinden gidişini, yoldaki kanlı sokağı, takip ettiği kanlı ayak izlerini hayal meyal hatırlıyordu. Ama “orada” gördükleri çok netti. Bir lokantaydı orası. Üst katları restore edilmeye hazırlanılmış gibi, camlarına –en üst kat hariç- gazete sayfaları yapıştırılmıştı. Toplamda yedi katlıydı. Kırmızı neon ışıklarıyla, lokantanın adı yazıyordu. “Kuzgun Damarı”. Bu isim bile Kıvanç’ın geri dönmesi için yeterli olmalıydı. –Tanrım, burada insanlar yemek mi yiyordu?– Ama ayak izleri, -yine- neon ışıklarıyla aydınlatılmış olan lokantanın kapısına doğru gidiyordu. Camda ise şöyle yazıyordu:

“Düzen’li beslenin!”

Anlam verememişti Kıvanç. Ancak hala geri dönebilirdi, bunu hissediyordu. Oysa ayak izleri…

Cama doğru yaklaştı. Girmeden önce, içeri bir göz atmak istiyordu. Sokak lambasının yansımasını kesmek için, camı eliyle gölgeleyerek başını iyice yaklaştırdı. Gözlerinin artık günü terk etmeye başlayan karanlığa alışması için bir müddet bekledi.

Sonrasında keşke hiç beklemeseydim, diyeceği bir olay gerçekleşti.

Tek ve iri bir göz, kendisine bakıyordu. Göz karanlıktan bile daha karanlıktı. Öyle karanlıktı ki, karanlığın içerisinde simsiyah bir çukurmuşçasına parlıyordu. Kıvanç bir an için, öyle de olabileceğini düşündü.

Sonra tek hatırladığı, koşuyor oluşuydu. Oysa genç, bacaklarına öyle bir emir verdiğini hatırlamıyordu bile.

* * *

Kıvanç yine aynı neon ışıklarına bakıyor olmaktan, büyük bir korku duyuyordu. Kızıl parıltılar insanın içine işliyor, aklını bulandırıyordu. Cücelerin etrafta olduklarını hissediyordu. D.L’nin ne yapacağını da ayrıca merak ediyordu.

İçeri tek bir tabancaya girip, herkesi indirip ağabeyini mi kurtaracaktı yani? Şu ufak tabanca, topu topu altı mermi alabilirdi. Belki de yedi. D.L’nin yedek mermi aldığını da görmemişti…
Ama o inatla, camdan içeri bakmaktaydı. Lokanta henüz açılmamış olmalıydı. Oysa üst katlardan pek çok ışık geliyordu. D.L kilitli kapıya doğru yöneldi.

Kıvanç onun filmlerde olduğu gibi, bir saç tokasıyla –ya da ona benzer bir nesneyle- kilidi kurcalayacağını sanıyordu. Oysa D.L onu bir kez daha şaşırttı. Bir adım geri çıktı ve silahı pencereye yöneltti.

Silahın patlaması ve ardından gelen büyük şangırtı, genci olduğu yere mıhlamıştı.

“Sen orada yeşillenmedin mi hala,” dedi D.L, pis pis sırıtarak.

Kıvanç onun bu soğukkanlılığı nereden aldığını merak etti. Uykusuzluk Kulesi adlı hikayesinde hiç de böyle değildi oysaki.

“Geliyorum,” diye mırıldandı. Ve kırık camlara dikkat ederek, pencereden içeri dalıverdi.

Lokanta son derece lükstü. Yukarıda dev avizeler, iş saati başladığından itibaren içeriyi aydınlatıyor olmalıydı. Duvarlar koyu kahve tonlarında boyanmış, üzerineyse açık krem renginden motifler serpiştirilmişti. Masalar tek seferde, yüzlere kişiyi alabilecekmişçesine fazlaydı. Kıvanç yoğun oda parfümünün altındaki küf ve rutubet kokusunu fark etmeseydi, burasının her gün yüzlerce kişiye hizmet eden dev bir işletme olduğuna yemin edebilirdi.

Ama değildi.

Dikkatli izlendiğinde çatal bıçakların masalara dağılımındaki yanlışlığı, duvar boyalarının dökülmeye yüz tutmuş hali, bazı kuytu köşelerde ve deliklerde ikamet eden hamamböcekleri, çoğu lambası eksik olan avizeler, bazı şeylerin ters olduğunun işaretiydi.

D.L doğrudan üst katlara giden merdivenlere yöneldi.

“Ya alt kattalarsa?” diye sormayı akıl edebildi Kıvanç.

“Saçmalama. Restore edilmeye hazırlanılmış olan kısımlar üst katlarda kalıyor. Dolayısıyla gitmemiz gereken yer de yukarısı, aşağısı değil.”

Kıvanç iliklerine kadar ürpermekten kendisini alamadı. Restorasyon… inşa… cüceler… Sonra gördüğü tek ve iri, karanlıktan bile koyu olan o gözü hatırladı.

“Korkmakta haklısın dostum, ama biraz sık dişini. Yalnız değiliz.”

“Ne demek yalnız değiliz?” diye sordu Kıvanç. Bir yandan da etrafına delice bir endişeyle bakıyordu. Güneş ışınlarının yavaş yavaş aydınlattığı lokantanın ilk katında, şu anlık ölümcül bir durum yok gibiydi.

“Destek çağırmadan, adamların inine gireceğimizi sanmamıştın değil mi?” dedi D.L. Yüzünde yine o pis sırıtış vardı. Kıvanç bunun için ona bir tane yapıştırmak istedi. Tam sırıtan dudaklarına doğru.

“Onları bekleme zahmetine neden katlanmadık peki?”

D.L bu soruya da, aynı laubali tavırla karşılık verdi. “En yakındaki Örgüt üyesiyle aramızda kilometreler var. Her ne kadar hızlı ulaşım araçlarına sahip olsak bile, onlar gelene kadar ağabeyini kaybetme riskimiz çok fazlaydı. Hem…” duraksadı, “hem biraz kahramanlıktan, kimseye zarar gelmez, değil mi ama?” dedi.

Kıvanç, az önceki –o pis sırıtışı soldurma hakkındaki- düşüncesini yeniden aklına getirdi, ama ses çıkarmadı. D.L şimdi merdivenlere doğru ilerliyordu.

Sessiz Sinema

Kum gibi ağzının içine dağılmış kemiklerin acısını henüz atlatan Tayfun, ağzındaki kanı ve kemik parçalarını kusmaya çalışırken Damar son derece sessizdi. Tüm gözler gencin üzerindeydi. Kendisini bu hale düşüren –o çok sevdiği- babasına lanet etti. Kendisine yardım edeceğini söyleyen D.L’ye de lanet etti. Ve kardeşine de. En çok da ona etti. Ne işi vardı o manyağın yanında!

İşin kötüsü, babasının dizüstündeki projesi hakkında hiçbir fikri yoktu. Dizüstü ellerinde olmasına rağmen, neden kendileri bakmıyorlardı ki… Sonra bu düşüncenin ne kadar aptalca olduğunu fark etti. Babası, bütün dosyalarına Örgüt’ün son teknolojiyle geliştirdiği koruma programlarından yüklemişti. Babasıyla yaptıkları geyiklerde

“Bill Gates gelse aşamaz bu duvarları,” sözü sıkça duyulurdu.

“Konuşabilecek misin çocuk?” dedi bir ses. Tayfun hala yıkıldığı yerdeydi. Kimse onu kaldırmaya, en azından daha uygun bir pozisyonda yatırmaya teşebbüs etmemişti.

“Sağmıorum” diyebildi Tayfun. Ağzından bu kadarını bile beklemiyordu gerçi.

“Bu güzel,” dediği duyuldu Usta’nın. “Okuma yazma bilmediğini varsayarak, sessiz sinema oynamaya davet ediyorum seni.”

Tayfun bu aşağılamayı, ağzından çıkan anlamsız seslerle karşıladı. Kalabalıksa gülüyordu. Kapüşonlarının altında, sinsi sinsi gülüyorlardı.

“Başla bakalım çocuk. Yerli mi yabancı mı?”

* * *

“Kaç harfli dedin çocuk?! Anlayamadım da!”

Bütün salon, yaklaşık dört dakikadır Tayfun’un kepaze edilişine gülüyordu. Usta’nın aklı hala küçük düşürülmeye karşı duyduğu öfkedeydi.

Yerlerde sürünen ve parmaklarını oynatarak bir şeyler anlatmaya çalışan Tayfun, tam da bu sıralarda çok yakınlarından gelen bir silah sesiyle kendine geldi.

Kuzgun Damarı duvarları son derece kalın ve büyük ölçüde ses geçirmezdi. Ve silah sesinin bu kadar net duyulmasının sebebi, muhtemelen o kişilerin çok yakınlarda olmasıydı. Ardı ardına altı el daha ateş edildi. Şimdi bazı çığlıklar da kulaklardaydı. Hemen bir kat alt taraftan geliyor olmalıydı. Belki de holden…

“Demek arkadaşçıklarını da davet ettin ha bebeğim? Güzeeeel. Bu oyunda onlara da yer var.”

* * *

D.L her katta en az yedi cüce indirmişti. Hepsini aynı silahla, hepsini aynı şarjörle. Hiç durmuyordu. Hiç ıskalamıyordu. Tek atış, her zaman yeterli oluyordu. O iri gözler, her seferinde çığlıklar eşliğinde etrafa savrulurken D.L bir an için bile duraksamıyordu. Şimdi son kata varmışlardı.

Kuzgun Damarı’ndaki cüceler, biraz daha uysal gibiydiler. Sanki burada bulunmak onlar memnun etmiyormuş ve sanki burada zorla tutuluyormuşçasına isteksizce direnmişti. Çok azı saldırı maiyetinde çivilerini kullanmış, onlar da fazla etkili olamamıştı. Diğerleri ise gürültü çıkarıp, üzerlerine atlamayı tercih etmişlerdi. D.L’nin tabancası, bu atlayışa izin vermeyen en öneli unsurdu.

D.L “zihni nefes” yöntemiyle her an Örgüt’tekiler ile iletişim halindeydi. Onların az önce Kuzgun Damarı’na giriş yaptıklarını da bu sayede öğrenmişti. Yaklaşık otuz kişi kadarlardı. Bu Murat Diken’in oğlunu kurtarmak için yeterli bir sayıydı. Usta’yı ortadan kaldıramayacaklarını biliyorlardı, ama Tayfun’u ellerinde koz niyetine bırakamazlardı.

D.L altıncı kata geldiklerinde durmaları gerektiğini işaret etti. Kıvanç bu zamana kadar sadece izlemekle yetinmişti. D.L’nin ayakları altında dolaşmamak tek gayretiydi.

“Ağabeyin hemen üstümüzde olsa gerek. Anlatılanlara göre Damar adlı salon son derece genişmiş. İçeride ne kadar Düzenleyici olduğunu bilmiyoruz. Ve silah seslerini de duymuş olmaları lazım, tabii çığlıkları da. –Kule’de bu kadar bağırmıyordu bunlar, biliyor musun?-”

Herhalde bir silah tarafından tek ve son derece sevimli gözleri, parçalanmadığı için, diye düşündü Kıvanç.

“Bu arada, silahı sormadın yahu?” dedi D.L.

“Kısaca, alıştım.” Kıvanç uzun cümleler kurabilecek mecale sahip değildi. D.L anlayışla başını salladı.

“Yine de, Örgüt’ün en yararlı silahlarından birisini kullandığım bilgisini seninle paylaşacağım,” dedi. “Tahmin etmişsindir herhalde.”

“Kesinlikle.”

Kıvanç’ın kafa yoracağı son şey, o aptal tabancadaki aptal kurşunların neden bitip bitmemesiydi. Her ne kadar o aptal tabanca şu ana kadar onların hayatta kalmalarını sağlamış olsa bile…

Altıncı Kat Savaşı

Damar’ın kapıları savrularak açıldığında, gri cüppelerin hışırtısından başka bir ses duyulmuyordu. Birçoğunun ellerinde kendi tasarımları olan arbelatlar vardı. Aynı D.L’in mermileri gibi, bitmeyen oklarla dolu sadaklarıyla gerçekten avantajlı bir savaş aletiydi. Bazılarındaysa Alev Çarpan adlı bir silah vardı. Üç arbelatlı Düzenleyicinin yanına bir tane Alev Çarpan’lı yerleştirmişlerdi. Bu sistem doğrudan öldürmeye programlıydı. Alev Çarpan da aynı arbelat okçuları gibi, ‘tükenmeyenler’den idi. Sonsuz alev bir ejderhanın ciğerleri gibi, Alev Çarpan’ın dar haznesinde yanıyordu. Menzili içerisindeki pek çokları için bir ölüm nefesine denkti. Ya da bir kızartmaya.

Sağ eli yanmış adam da işte bu silahlardan birisini kullanıyordu. ‘İçi geçmiş’ diye tabir edilebilecek bir yaşta olmasına rağmen, son derece çevik gözüküyordu. Gri cüppenin altında vücut hatları yirmiliklere taş çıkaracak şekilde kaslıydı.

Yine de ön saftaydı işte. En önde büyük bir gurur ve kin ile adımlıyordu Kuzgun Damarı merdivenlerini. Altıncı kata ulaştıklarında birliği durdurdu. Öne çıktı ve konuşmaya başladı.

“Örgüt tam kadro ile burada olmayacak. Tıpkı bizim gibi,” dedi, karşısındaki elli kadar gri cüppeliye bakarken. (Kalanı Tayfun’un yanında bırakılmıştı, Usta da gençleydi.)

“Yine de ölümüne bir dövüş olacak. Katıksız kinimizi öne çıkaracağız. En büyük silahımızla oynayacağız. Ve her zamanki gibi de kazanacağız. Kuzgun Damarı’nın sonu bile olsa, kazanacağız. Başka bir yer her zaman bulunabilir. İyi bir sığınak, iyi bir ev her zaman vardır. Ama Düzenleyiciler’in varlığını sürdürebilmesi, size bağlı. Düzeni korumak ve bilgiye karşı koymak size bağlı. Bu kapının ardında… kinimizi kusacağımız bir heladan başka bir şey yok!”

İlikleri titreten hırıltılı bir kükreme koptu, altıncı kata açılan kapıların önünde. Birkaç saniye geçmemişti ki, bir benzer kükreme daha duyuldu. Altıncı kattan.

İşte böyle başlıyordu, altıncı kattaki savaş. Kılıçlar çekilmemişti, belki kalkanlar da parçalanmayacaktı. Orası Orta Dünya değildi, evet. Kafasız orklar ya da Uruk-hailer de değildi onlar.

Rohan ve Gondor beyleri de.

Ama o gün öyle bir savaş oldu ki; Orta Dünya’nın haberi olsa, titrer ve diz çökerdi.


Devam edecek!

Eylül 2009

Bir Yorum Yap