Labfik | Öykü

Not: Bu öykü tamamen bağımsız olmasına rağmen, içerisindeki göndermelerden keyif alabilmek adına; öncesinde “Uykusuzluk Kulesi”ni okumanız sizin için daha iyi bir adım olacaktır.

0.GİRİŞ

Bazı vakitler, bazı sokaklara girmek kötü sonuçlar doğurabilir. Gaspı, kapkaçı, tacizi, tecavüzü falan, hoş şeyler değiller… Yine de o sokağa girerken başıma bunların geleceği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Tekinsiz vakitlerde, yanlış yerde bulunmak hayatıma mal olacaktı. Şanslıydım.

Yine de üzerinden bunca vakit geçtikten sonra, “İyi ki girmişim, yine olsa yine girerim lan!” da demiyor değilim. Emin olun, olayın anısı tazeyken böyle bir düşünce; rahatlıkla altıma etmeme yeterdi.

İşte, biraz da geçen sakin yılların verdiği cesaret ile bunları kaleme alıyorum… Beni dinleyeceğiniz için şimdiden teşekkürler.

1.SOKAK

“Kaltak okul, kaltak okul, kaltak okul, kaltak okul…”

Aynı iki kelimeyi kaç defa tekrar ettiğimi hatırlamıyorum. Ama özü açıktı; okulum hayatımda karşılaşabileceğim en büyük kaltaktı. Ne karşı komşumun tek çocuğu Burçak, ne de iki sıra önümde oturan Ferhunde… En büyük kaltak okuldu, okul!

Eylül’ün başıydı, okulların açılmasına bir haftadan az bir zaman vardı. Kış, sonbaharı yaşayamadan bastırmıştı. Biliyordum ki kış da ilkbaharı yaşatmadan yerini yaza bırakacaktı. Mevsimler de kaltaklaşmaya başlamıştı. Ama en büyük kaltak okuldu, evet!

Saat 06.17 idi. Gün daha doğmamıştı, oysa eskiden bu vakitlerde gökyüzü her daim kızıla boyanmaya başlardı. Belki ‘sıçtın mavisi’ diye tabir ettiğimiz renkteydi; ama kesinlikle ‘kızıl’ değildi! Sıçtın mavisinin hikâyesine sözlüklerden bakmanızı öneririm. Eğer bir öğrenciyseniz; bol bol tanık olduğunuz ya da olacağınız renktir kendisi.

Her neyse, okullar kapalıyken bu saatte okul yollarında ne aradığımı sorabilirsiniz. Haklısınız. İlk iki hafta okula gidemeyeceğim için –şehir dışında olacaktık- raporumu götürüyordum. Peki bunu yapmak için daha iyi bir vakit yok muydu? Eğer böyle kaltak bir lisede okuyorsanız, yoktu. Lisede geçen vukuatlı üç yılımın ardından, pek sevgili yöneticilerimiz bana karşı inanılmaz bir tavır almıştı. Onları arayıp durumdan biraz bahsettiğimde, pazartesi yani –bugün-, iş saati başlamadan raporu müdür beyin masasına bırakmam gerektiğini söylediler. Herhangi mantıklı bir açıklaması olup olmadığını sorduğumdaysa, aldığım cevap: “Çünkü öyle olması gerekiyor!” oldu.

Son derece mantıklıydı ya, bunu nasıl görememiştim?

İşte bu nedenlerden ötürü, bugün, bu saatte, bu yollarda, adımlarımı en büyük kaltağa doğru atıyor; saygıdeğer müdürümüzü hangi nazik sözlerle karşılayabileceğimi düşünüyordum.

“En büyük kaltağın, en büyük müdürü n’aber? Bak, ben geldim ve şimdi bu raporu kıvırıp senin kıçına sokacağım!”

Aklımdan, gönlümden, hatta her hücremden geçen cümleler bunlardı.

Daha başka alternatifler düşünürken, liseme oldukça yaklaştığımı fark ettim. Birkaç sokak öteden sola sapacak ve onunla burun buruna gelecektim. Ah, beni burnumdan bile tiksindirebilecek bir durumdu bu.

Cadde bu saatte bomboştu. Buradan sadece okula gidip gelirken geçtiğim için, her zaman öğrencilerle tıklım tıklım olduğunun bilincindeydim. Şimdi burayı böyle görmek garibime gidiyordu.

Gözlerimle caddeyi taramaya devam ettim ve hiç beklemediğim bir şey ile karşılaştım. Okuldan hala iki sokak ötede olmalıydım, ama tam karşımda bir ara yol vardı. Bu sokağın daha önce burada olduğunu hiç fark etmemiştim. Sokağın girişinden yolun gidişine şöyle bir göz attığımda, yolun tam da gitmek istediğim sokakla paralel ilerlediğini gördüm. Büyük ihtimalle de ileriden benim sokakla kesişiyordu.

Bu güzel kestirme yolu bulmak oldukça hoşuma gitti. Bir an önce okul ile işimi halledip eve dönmek istiyordum. Benim uykuya ihtiyacım vardı ve son pazarımın yüzde doksanını uyuyarak geçirmiş olmam bunu hiç de değiştirmiyordu! Anneannemin de dediği gibi: “Uyku uykunun mayasıdır.”

Sokağın adını yazan tabelayı aradı gözlerim. Eski bir direğe geçirilmiş paslı tabelada yazılanları okumak bir hayli zorladı miyop gözlerimi. Sonunda yazıyı deşifre edebilmiştim: ‘Oyuncu Sokak’.

İlginç bir tercihti, saygı duyarım.

2.OYUNCU

İlk adımlarımı keyifle attığımı anımsıyorum. Sanki her adımın tadını almak istiyor gibiydim. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum, altı üstü sıradan bir ara sokakta yürüyordum. Etrafıma baktığımda sıra dışı olan hiçbir şey yok gibiydi. İki tarafımda da dört beş katlı apartmanlar yükseliyor, kaldırımlar sokağın kenarlarını süslüyor ve öylece park edilip gidilmiş birkaç araç; dar yolu trafiğe kapatıyordu.

Her şey olağandı.

İlk adımlar, hep keyifle atılanlardı. İlk defa yürümeye başlayan bir bebeğin ağladığını görmüş müydünüz hiç? O an, iki ayağın üzerinde durabilmenin verdiği keyifle kıkır kıkır gülüyordur birçoğu istemsizce. İlk adımlar keyifliydi. Ya ölen birisinin son adımları? Ölürken gülebilen kaç kişi vardı? Yalnızca ilk adımlar güzeldir dostlarım, son adımlar değil.

Yine de o an bunları düşünmüyordum. İki üç dakika kadar yürüdüm, olağanlık devam ediyordu. Oyuncu Sokak’ın bir oyununu görememiştim, gülümsedim. Az ötede yere çizilmiş, bir sokak oyunu olan ve genelde kızların oynadığı seksek çizgilerini gördüm. Küçükken birkaç defa ben de oynamıştım, son derece boş bir oyundu. Sayılar, çizgiler, hoplamak, zıplamak falan…

Çizgilerin dibine geldiğimde, kendimi bir ayağımı kaldırmış zıplarken buldum ve bir hayli şaşırdım. Akışına bırakmak… Buna inanarak yaşıyordum. Öyle de yaptım.

Şimdi sokağı yarılamış olmalıydım. O ilk keyif gitmiş, yerini sinir bozucu bir huzursuzluğa bırakmıştı. Sabahın bu saatinde, herhangi bir insan bozuntusuyla karşılaşmayı ummuyordum. Ama en uyduruğundan bir karga bile ötmemişti. Bir süre sessizliğin sesini dinledim. Yumuşak tabanlı spor ayakkabılarım, asfaltta pek de fazla ses çıkartmıyordu.

Sokağa girmeden önce esen ve tüylerimi diken diken eden rüzgârdan da bir haber yoktu. Herhalde binalar rüzgârı kesiyordu. Peki öyleyse tüylerim neden diken dikendi hâlâ? Bir an için en büyük kaltağı bırakıp geri dönmeyi istedim. Eve gidip uyumayı. Evet, o kaltak okul bir gün daha bekleyebilirdi. Eminim ki sadece benim iki ayağımı bir pabuca sokmak için bugün istemişlerdi raporumu.

Öyle olmalıydı.

Kararımı verip geri döndüm. Dönmez olaydım. Az önce trafiği kısmen kapatan iki araç da, sanki boş vitesteymiş gibi kaymış ve enlemesine tüm yolu kapatmıştı. Kesinlikle aralarından geçemezdim. Peki, araçları hareket ettiren şey de neydi?

Esmeyen rüzgâr mı?

Ya da Oyuncu Sokak… Ah, haydi ama! Mantıklı bir açıklaması olmalıydı. İçimde filizlenen korkuyu demir yumruğumla dağıttım. “Siktir lan ordan! Oyuncuymuş…” dediğimi hatırlıyorum. Sanki bir adet Doğan marka arabanın üzerine çıkmak ve diğer tarafa geçmek çok zor işti.

Hızlı adımlarla arabanın yanında bittim. Diğeri de Şahin’di. Birisinin bittiği yerde, diğeri başlıyordu. Şaka gibi.

İkisi de siyahtı.

Sağ tarafımda kalan Şahin’in kaputunun üstüne çıktım. Yaptığım şeyin farkında olduğum için sırıtıyordum. “Koduğum ya,” dedim gülerek. Bir saniye sonra diğer taraftaydım. En azından ben öyle sanmıştım.

Diğer tarafa geçip arkamı döndüğümde, üzerinden geçtiğim Şahin’in hâlâ sağ tarafımda olduğunu fark ettim. Ee az önce diğer tarafa geçmedim mi ben? diye düşündüm. Biraz ilerideki seksek çizgilerini görünce, geçmediğimi anladım.

“Oyun mu oynuyorsunuz ya!”

Hırsla yeniden aracın üzerine çıktım, diğer tarafa geçtim ve… Yine sağımdaydı. Arabanın lastiğine öfkeli bir tekme savurdum ve öfkeyle arkamı döndüm. Her ne halt dönüyorsa, geri dönmemi istemiyor olmalıydı.

Önce bu lanet olası arabadan uzaklaştım. Sonra da yapabileceğim herhangi bir şey olmadığı için; gidebildiğim tek yöne doğru ilerledim. Okula.

* * *

Hâlâ yürüyordum. Sokağı yarılamış olduğumu sandığım mesafe kadar, en az beş defa yürümüştüm. Yarılamış falan değildim. Bir çember çiziyormuş gibiydim, arabalarla aramdaki mesafe bir an onlarca metreyken; sonraki an birkaç metreye kadar düşüyordu. Ama ben hep ileri gidiyordum. Öyle sanıyordum.

Düz bir yolda ileri gidip de, aynı yere geri dönmek mümkün müydü?

Tabii ki mümkün,” diye fısıldadı bir ses. Yüreğimi ağzımdan dışarı fırlatacak kadar ürkütücüydü. Ben mi demiştim onu? Yoksa…

“Bu kadar ahmak olma, farkında değil misin olanların?”

Ağzına etmişlerdi dünyamın, neyinin farkına varacaktım! Nefes alış verişlerimi kontrol etmeye çalıştım.

“Eh farkında değilsin herhalde,” dedi, ses zihnimin duvarlarına çarparak yankılanıyordu. Sanki bir banyodan ya da apartman boşluğundan geliyordu.

“‘Bir apartman boşluğu’ bulunduğum yer için komik bir tanım. Yine de ‘boşluk’ olduğu kesin, ahaha.”

O şey gülüyor muydu? O şey, düşüncelerimi de mi okuyordu?

“O şey, şu an senin düşüncelerin bebeğim.”

O zaman düşünmemeliydim… “Siktir git kafamdan!”

“Sokağımdasın, oyunumu oynamak zorundasın.”

“Senin sokağını var ya…”

“Şşşt, ağız bozmaca yok.”

Düşünmemeye çalışmak bile onlarca düşünceye gebeydi. Nasıl bir boka battığımı bilmiyordum. Ama yakında öğrenecek gibiydim.

“Oyunuma girdin, oynayacaksın. Şimdi doğru okula, liselim.”

Liselim mi?

3.EN BÜYÜK KALTAK

Az önce zihnimde yankılanan konuşmaların gerçekliğinden şüphe edecek kadar yürüdüm. Deliriyor olmalıydım. Ya da delirmiştim, bilmiyorum. O şeyin bana söylediği son kelimenin ‘liselim’ olması da son derece sinirime dokunmuştu. Bu mide bulandırıcı bir kelimeydi.

Yürüdükçe sokağın eskidiğini gördüm. Evet, gerçekten eskiyordu. Hala aynı yüz metrenin içerisindeydim, ama etrafımdaki binalar, yolu kapatan arabalar, hatta asfalta çizilmiş seksek… Çizgiler iyice silikleşmeye başlamıştı.

İçinde kapalı kaldığım sokak da silikleşiyordu. Sonra daha önce fark etmediğim bir afiş gördüm. Sanırım bir cep telefonunu tanıtıyordu… Eskiyerek silinen sokağın arkamda kaldığını anladım. Herhalde şimdi okul yoluna çıkacak ve bu aptal kâbustan kurtulacaktım.

Öyle de oldu. Bir dakika sonra okul bütün kaltaklığıyla karşımda dikiliyordu.

“Tebrikler, sevdiğine kavuştun liselim,” diye fısıldadı ses.

Yine başlıyordu…

“Gerçekten bittiğini mi sanmıştın?”

Onu dinlememeye çalıştım. Diğer sokağa dalıp koşarak ana caddeye çıkacaktım. Sonra da polisi arayıp…

“Polis mi? Hani şu eli coplu delikanlılar mı? Oh, bu çok havalı!”

Havasını si…

“Her neyse, küfretmeyi bir kenara bırak da oyuna başlayalım. Okula geldin. Aklın hala yerinde. Bu da bir başarı, biliyor musun? Artık göreve hazırsın, bana ne kadar iyi bir liseli olduğunu göster!”

Hiç susmayacak mıydı… Allah’ım, hiç susmayacak mıydı?!

“Bu arada… Birkaç düzlemde bana Labfik diye hitap ederler. Diğer düzlemleri boş ver, oraları pek sevmiyorum. Fazla sıcak. Tanışma faslını geçtiysek… Artık sen de bir ‘oyuncu’ sayılırsın. Öyleyse… LABFİK’İN OYUNUNA HOŞ GELDİN!”

Hiç hoş bulmamıştım.

Hiç.

* * *

Okul yolunu incelediğimde, herhangi bir sokağa dalıp ana caddeye ulaşabilme hayalim de yok olmuştu. Çünkü şimdi dünyada sadece iki şey vardı. Birisi ‘Oyuncu Sokak’, diğeriyse okulum. Herhalde bu da Labfik’in oyun sahası oluyordu.

Yapabileceğim hiçbir şey olmaması, bu kâbusu daha da çekilmez hale getiriyordu. Uyanamıyordum. O an, sonuna kadar oynamayı kabul ettim. Başka bir şansım yoktu.

Dünya hâlâ Oyuncu Sokak’taki kadar sessizdi. Hiçbir canlıyla karşılaşmamıştım. Rüzgâr, binaların arasından çıkmış olmama rağmen esmiyordu. Kendimi aptal bilgisayar oyunlarındaki, verilen görev dışındaki hiçbir yere doğru hareket edemeyen karakterlere benzettim. O tarz oyunlara biraz özgürlük şarttı.

Bunu ilk fırsatta Labfik’e de söylemeliydim.

Okulun bahçe kapısı aralıktı. Görmeyeli bir hayli paslanmış gözüküyordu. Bahçeye girdiğimde paslanan tek şeyin kapıdan ibaret olmadığını gördüm. Bekçi kulübesinin de büyük kısmı aynı kaderi paylaşmıştı. İçi boştu.

Şaşırmadım.

Beni şaşırtan okulum oldu. Dört katlı bina bir hayli hırpalanmış gözüküyordu. Sonradan eklenen bir bölümü tamamen çökmüş, gotik bir harabe çizimini andırıyordu. Çoğunlukla kullandığımız ön kapı ve çevresi nispeten daha iyi durumdaydı. Yine de camlar kırık, boyalar solmuş ve dökülmüş, yer yerse ‘ek bölüm’ gibi göçükler dikkat çekiyordu.

Bu binaya mı girecektim?

Ya da girdiğimde, raporumu verebileceğim bir müdür olacak mıydı? Bu bokta gittikçe derine batıyordum. Hoş, bir şey de fark etmiyordu ya… Bok, aynı boktu.

Labfik ile iletişim kurabilmeyi diledim. Ona karşı büyük bir kin besliyordum. Korktuğum da bir gerçekti. Yine de bu oyundan beni çıkarabilecek tek şey oydu. Sizi boyutuna hapseden bir iblisle nasıl iletişime geçerdiniz? Ona telefon ederek mi?

Tabii ya! Telefon!

Elimi cebime attım. Telefonum oradaydı. Hemen birilerini arayıp yardım çağırmalıydım. Acaba çeker miydi buradan? Helâda bile çekmiyordu da bazen…

Polisi aradım. Telefonu çalış sesi son derece cızırtılıydı; yine de çalıyordu işte. Mucize! Onlara durumu anlatmadım. Sadece okulumun adını ve başımın dertte olduğunu söyledim. Labfik’ten bahsetmek saçma olurdu.

Kontrole geleceklerdi. Acele etmelerini söyledim. Bunu söylerken telefonumun elimde olmadığını fark etmemiştim.

“Oyunu renklendirme çabanı takdir ediyorum. Ama bu kadarı yeter. İçeri gir.”

Boğazımdaki yumruyu aşağı indirmeye çalıştım. İnmedi. Orada kalakalmıştı işte.

Giriş kapısına doğru yürüdüm. O da aralıktı…

* * *

Telefon çektiğine göre, hala dünyamızda olmalıydım. Labfik’in düzleminde olmayı kesinlikle istemezdim. Ne demişti… Boşluk… Filmlerdeki gibi, boşluğa hapsedilmiş olsa gerekti. Peki ne halt yememi bekliyordu? Onu kurtarmamı mı? Onu eğlendirme mi? Ya da ikisini de mi?

Kapıdan içeri girdim. Koku baş döndürücüydü. Koridorlar da dışarıdan göründüğü kadar feciydi. Midemdekileri yerinde tutmaya çalışarak yürüdüm. Örümcek ağları görebildiğim her yerdeydi. Hemen ayağımın dibindeki ağ dikkatimi çekti. Ufak bir karasinek yakalanmıştı ağa. Uzun bir süre çırpındıktan sonra ölmüş olmalıydı. En azından başka canlılar da vardı…

Benim de içinde bulunduğum durum bu muydu? Uzun bir süre çırpınacak ve sonra ölecek miydim?

Kaltak okul.

Müdürün odası üçüncü kattaydı. Kırık camların arasından süzülen ışık koridoru kısmen aydınlatıyordu. Polis geldiğinde beni bulabilecek miydi?

“Yürü artık!”

Öfkelenmişti. Ah, onu öfkelendirmiştim. Bu hoşuma gitti. Korkuma rağmen. Merdivenlerin yolunu tuttum. Dünyada benden –ve zihnimde yankılanan ondan- başka bir ses olmayacak mıydı? Gerçekten herhangi bir sese muhtaçtım şu an. Bir kapı gıcırtısı için bile pek çok şey feda edebilirdim. Ya da damlayan bir suyun sesi için.

İlk kata çıktığımda, manzara pek de farklı değildi. Bu koridor sınıflara ve memurun odasına doğru boylamasına uzuyordu. Bir de öğretmenler odası. Eskiden oraya ‘Keş Odası’ derdik. Dumansız Hava Sahası olayı başlamadan önce. Dışarıdan bakan birisi, her teneffüs okul yanıyor sanabilirdi.

Tuvalete gitmem gerektiğini hissettiğimde ikinci kattaydım. Bu kaçamağı yapmalıydım. İzlediğim onca filmi ve okuduğum kitapları hatırladım. Böyle bir bokun içindeyken çişi gelen kaç karakter vardı? Ya da gelse bile es geçiyor olmalıydılar orayı. Kimse kusura bakmasın da, ben es geçemiyordum.

Acildi de.

4.HELÂ

İnsan tuvaletteyken daha rahat düşünüyordu. İşimi görüp aynanın karşısına geçtim. Elbette kırıktı ayna. Aslında tuvaleti sizlere anlatmak istediğimden emin değildim. Patlak borular, etrafa saçılan onca…

Her neyse, suyu açtığımda akan sıvının rengi beni bu nedenle şaşırtmadı. Önce açık sarı, sonra koyu, sonra da kahverengi akmaya başladı. Yüzüme soğuk bir su çarpmayı o kadar çok istiyordum ki, sırayla bütün çeşmeleri açtım. Biri hariç hepsinde aynı manzara vardı.

Son çeşmeden su aktı. Çok şükür.

Tereddütle önce elimi yıkadım, sonra da yüzümü. Tadına baktığımda kloru hissettim. Bu boru temiz kalmayı nasıl başarmıştı acaba?

Su biraz daha aktı. İzledim.

Sonra keşke kapatsaydım, dedim. Su kızıllaştı. Ardından sek kana dönüştü. Labfik Efendi fazla oyalanmamam için bir mesaj veriyor olmalıydı.

Çeşmeyi açık bırakarak oradan çıktım.

Şimdi bir üst kata çıkacak, müdürün odasına girecek ve beni her ne halt bekliyorsa onunla yüzleşecektim. Artık tamamen ‘bitse de gitsek’ diye tabir edilen o çılgın moda girmiştim. Üçüncü kata çıkan merdivenlere doğru yöneldim. Ya da yönelemedim. Çünkü merdivenlerin olması gerektiği yerde boş bir duvar vardı.

“Labirent safhasını oldukça severim.”

Keyifli bir mırıltı eşliğinde gelmişti bu cümle.

Benimle oynuyordu. “Günaydın güzelim.”

“Şimdi ne yapacağım ha? O sokağa giren ayaklarımı…”

“Oynayacaksın.”

“Sonra da beni kullanılmış prezervatifler gibi fırlatıp atacaksın, değil mi?”

“Hakkımda öğrenmen gereken bir şey daha… ‘İblisler prezervatif kullanmazlar.’”

“Sağ ol ya.”

Sustu. Ben de ‘en büyük kaltağın’ yeni tasarımını inceledim. Dar sayılabilecek koridorlar enine genişlemiş, sınıflara açılan kapılar yeni ara yollar olmuş, duvarlar yükselmiş; bense ufalmıştım.

Bulunduğum yeri kestirmeye çalıştım. Sonra bunun anlamsız olduğunu kabul ettim. Her şey yer değiştirmiş olmalıydı. En son, merdivenlerin dibindeydim. Şimdiyse kim bilir nerede… Belki de okulda bile değildim.

Labfik düzlemi için ‘boşluk’ tabirini kullanmıştı. Etrafıma baktığımda burasının bahsettiği ‘boşluk’ olmadığını anlayabiliyordum. Bizim düzlem olmasa da, bizimkiyle paralel bir düzlemde olmalıydı… Yoksa şu ‘paralel evrenler’ zımbırtısı mıydı?

Her şey gittikçe gülünçleşiyordu. Plansız programsız da olsa yürümeye başladım. Daha iyi bir fikrim yoktu. Labirent hâlâ kısmen aydınlıktı. Yine de köşelerde ne gibi şeylerin gizlendiğini bilemezdim.

Ben yatağımı özlemiştim. KALTAK OKUL!

Şimdi o kaltağın içindeydim ve gittikçe derinlere iniyordum. Yine de bu kaltağın ‘içinde’ olmak bana hiçbir zevk vermiyordu. İşte okul, böyle bir fahişeydi. İçine girmek bile tatsız tuzsuz bir yemeği andırıyordu.

Artık korkuyu da hissetmediğimi fark ettim. Sanırım ona alışmıştım. Daha ziyade öfke hâkimdi şu an bedenime. Elbet ona da alışırdım. Tabii bir şeylere alışabilecek kadar yaşarsam eğer.

Sağ tarafımdaki duvara yaklaştım ve elimi üzerine koydum. Serindi. Bizim okul, kışın bile serin olurdu. Gözünü sevdiğim.

Acaba sonu nasıl böyle olmuştu? Ya da olacaktı? Paralel evrenler, başka zamanlar… Kim bilir, belki de asla olmayacaktı.

Elimi duvardan ayırmadan yürümeye devam ettim. Hangi yöne doğru gittiğime dair bir fikrim yoktu. Yürüyordum, o kadar. Serinlik bir süre daha devam etti. Hiçbir yol ayrımıyla karşılaşmadım.

Ve parmaklarımı gıdıklayan serinliğin yerini hafif bir ısıya bırakması, beni irkilterek kendime getirdi. Isı. Burada farklı bir şey olmalıydı. Bir adım geri geldim. Serindi.

“Soğuk-sıcak oynuyoruz sanki ya.”

“O oyunu bir ara bana da öğretmelisin.”

“Defol!”

Sessizlik.

Duvarın serin kısmını şöyle bir tıklattım. Tok bir ses geliyordu. Aynı işlemi ılık yere de yaptım. Ses değişmedi.

“Hıh.”

Az önce bir iblisin bana ‘hıh’ladığını mı duymuştum? Daha nelerle karşılaşacaktım acaba? Gardırobun tepesinden, sevgilisinin aletine atlayan bir cüce mi? Bu fikre güldüm.

Gülmemden mi, yoksa az önce bir iblisi terslememden mi bilmiyorum; yer sarsılmaya başladı.

5.ONLAR

Üstelik bir hayli de şiddetli sarsılıyordu. 99 Depremi’ni hatırladım. “Kötü hatıralar, kötü yerlerde çıkar gömüldükleri yerden,” derdi anneannem. Bu kadın hiç haksız çıkmayacak mıydı?

Sarsıntı bir dakika kadar sürdükten sonra başladığı gibi aniden bitti. Sindiğim yerden kalkıp üstümdeki tozu toprağı silktim. Sırf alışkanlıktan.

“Eee, bu neydi şimdi?” diye fısıldadım Labfik’e. Sesimi yükseltmeye cesaret edememiştim. Cevap yoktu. Elbette ki cevap olmayacaktı. Bu onun oyunuydu.

Bir süre sessizliği dinledim. Sonra da ‘onlar’ı duydum. Sesleri hiç de tekin değildi. Aynı ‘Oyuncu Sokak’ gibi, hiç tekin değildi…

Onlar uzakta mıydı, yoksa burnumun dibinde miydiler, inanın bilmiyorum. Bu labirentler insanın aklını fena halde karıştırıyordu. Aa tabii, onların amacı da buydu değil mi?

Seslere kulak kabarttım, belki bir şeyler çıkartabilirdim.

“Evvettttts, yıktıkkkkkkk, orrayııı daaaaa…”

“Ne güzzell, yıkkıldı amma diil miss!”

“Ennn iyicesiydi bu, bunu genne yappak yaa.”

“Yapakk yapakkk, bunnu genne yapak.”

Okulun bir kısmı daha inmişti galiba. En büyük kaltağın canını okuyorlardı. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. Sonra seslerin de uzaklaşmaya başladığını fark ederek sevinmeye karar verdim. Üç saniye sonra, o iğrenç cücelerle burun buruna gelince sevinmeyi anımsayan aklıma bir hayli sövdüm.

Bu labirent, tıpkı Vizontele gibi ‘uzağı yakın ediyordu’. Yılmaz Erdoğan’dan soğudum. Erdoğan’a hep soğuktum zaten de, Yılmaz’ına da ayrı gıcığım artık.

Beni gördüklerinde bet sesleriyle çığlık(?) attılar. Ben de çığlık attım. Şükür ki kendimi onlardan önce toparlayıp koşmayı akıl edebilmiştim. Dört nefes alımı süresi sonra, peşimde koşan ayak seslerini duydum. Bir hayli küfür ediyorlardı o komik aksanlarıyla.

Aksanları, tepkileri ve boyları komik olabilirdi. Ama onlar az önce okulumun bir kısmını ‘her nasılsa artık’ yıkmış ve vahşi çığlıklar atarak peşimden koşturuyorlardı. İşte bu hiç komik değildi.

Yüzlerini pek net görememiştim. Ama cüce oldukları kesindi. Acaba Labfik, ‘gardırobun üstünden yatağa atlayan cüce’ düşüncemden mi alınmıştı? Her şey beklenirdi. Hızımı arttırdım.

Onlar küçük bacaklarına rağmen bir hayli hızlıydı. Mesafe kapanıyor değildi; ancak açılmıyordu da. Sol taraftaki sapaktan döndüm. İki saniye sonra sanki bir sinek sürüsü az önce koştuğum yoldan geçmişti. Bunların ‘iğne’ olduklarını çok sonra öğrenecektim.

O sırada umursadığım şeylerden ilki koşmaktı. İkincisi ve üçüncüsü de öyle. “Koş yoksa düşersin!” Ah, bu da Kinetix’ten.

Sola saptıktan sonra, onlarca defa yönümü değiştirdim. Sonunda sesler azaldı, ardından da kesildi. Yine de tetikteydim. İlkinde sesler azalırken karşımda bittiklerini unutmamıştım. Ama bu sefer gerçekten atlatmış olmalıydım onları.

Artık rahatlıkla altıma yapabilirdim. Elimi şöyle bir aşağı salladığımda, bunu zaten çoktan yapmış olduğumu fark ettim.

6.ÜÇÜNCÜ KAT

Altıma yapmış olmam bir şeyi değiştirmiyordu. Sonuçta yürümeye devam ettim. Ve sonunda aradığımı buldum. Merdivenler… Labfik’in canavarları beni kasten bu koridora doğru mu kovalamıştı bilmiyordum. Bildiğim şey: bu kovalamacanın Labfik’in oldukça hoşuna gittiğiydi.

Merdivenler hazır hala yerindeyken hızlı adımlarla çıkmaya başladım. Sonrasındaysa üçüncü kat beni bekliyordu.

Aslında ‘üçüncü kat’ diye tabir ettiğim şey sadece bir düzlüktü. Sanki bir kumsaldaydım. Denizin kokusunu tadar, rüzgârın gıdıklayışıyla titrer bir vaziyette… Güneş masmavi gökyüzünün tepesine limon gibi asılmış, parlıyordu. Bir an kendimi son derece huzurlu hissettim. Sakinliğin tadını almak ister gibi gözlerimi kapattım. Ve…

“Hocam pardon ya, yanlış düzlem.”

Her şey silindi ve yerini sinir bozucu bir griliğe bıraktı. Benimle ‘oynuyordu’.

“Herkes hata yapar liselim.”

Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemiyordum. Öyle enayi gibi hissediyordum ki kendimi…

“Yoksa neden burada olayım ki canım? Değil mi ama.”

İçine düştüğüm saçma vaziyeti görmezden gelip konuşmasına devam ediyordu. Alttan alttan aldığı büyük keyfi sezebiliyordum.

“Hadi ama… Biraz hareketlensene!”

Dinlemek istemiyordum, ama bu mümkün değildi…

* * *

O güne kadar kumbaraların ne güzel şeyler olduğunu düşünürdüm. Tutumlu olmaktan, birikimden dolayı falan değil. Onların içinde, asla ne kadar para olduğunu bilemezdiniz. Kumbara ağzına kadar dolu da olsa, hepsinin 1 Kuruş olmadığını kim garanti edebilirdi ki? Ya da belki içinde yüzlerce lira vardı… Bunu, kumbarayı açıp içindekileri saymadan öğrenemezdiniz. Gizemli bir şeydi, sürprizlerle dolu.

O günden sonra, gizemle uzaktan yakından ilgisi olan her şeyden nefret etmeye başladım. Üçüncü katta olduğumu biliyordum. Ama beni ne bekliyordu? Hiçbir fikrim yoktu.

Labfik nutkunu kısa kesmişti. Yeniden yalnızdım.

Önümde gri kaymaksı bir tabaka vardı. Sis değildi bu, daha koyu. Bir adımdan ötemdeki hiçbir şey net değildi. Huzursuzca yürümeye başladım. Bir oda arıyordum, ardında ne olduğunu bilmeden. Arkama baktığımda merdivenlerin çoktan yutulduğunu fark ettim. Dışarıdan bakan birisi için, ben de yutulmuş olmalıydım. Her şey yutulmuştu aslında. Hepimiz bir canavarın midesindeydik.

Canavarın ağzına doğru yol alıyorduk; orada bizi bekleyen keskin dişleri bilmemize rağmen…

Gri madde bütün vücuduma yapışıp beni kaşındırıyordu. Tişörtümün kolundan içeri girmiş, her noktamla temas halindeydi. Bazen kaygan, bazense zımpara gibi pürüzlüydü. Maddenin her etki değiştirişinde, farklı bir anı aklıma nüfuz ediyordu.

Kayganken, sınıf arkadaşlarımı gördüm. Teneffüs olmalıydı, sınıfta oturuyorduk. Yedi, sekiz kişi kadardık. Diğerleri dışarı çıkmış olmalıydı. Konuşuyorduk, ama ne konuştuğumuzu bilmiyordum. Ses var, görüntü yok değil de; görüntü var, ses yoktu bu defa. Samimi arkadaşlarımdan birisi, pek haz etmediğim bir çocukla tartışır gibiydi.

Normal bir sohbet sanmıştım bunu, değildi. ‘Konuşanlar’, tartışan iki çocuğu gaza getirmeye çalışıyorlardı. Samimi olduğum çocuk, siyah saçlıydı. Benim gibi. Uzun boyluydu. Buz mavisi gözleri öfkeyle kısılmış, dudakları sinirden ince bir çizgi halindeydi. Onu bu kılıfta tanıyamadım… Burnunda hafif bir kemer vardı. Az sonra o burnun kırılacağını hisseder gibi oldum. Çizgi şeklindeki dudaklar da yarılacaktı…

Nedense arkadaşlarımın adlarını anımsayamadığımı fark ettim. Bu benim anımdı, ama ben olay dâhil, hiçbir şey bilmiyordum? Oysa ben de oradaydım işte, konuşuyordum. Gaz mı veriyordum? Lütfen, öyle yapmıyor olayım… O benim en samimi arkadaşım…

Diğer çocuk bir hayli yapılıydı. İki metre boyla, okulun basket takımının da kaptanıydı. Bir hayli kavruktu derisi. Karaşın, derdik ona. NBA oyuncuları gibi kaslıydı.

Sonunda ikisi de ayağa kalktı. Durmalarını istedim, durmadılar. Anıdaki ben de ayağa kalkmıştı. Aslında şimdi, herkes ayaktaydı.

Anıdaki ben, arkadaşımın yanına geldiğinde rahatladım. Diğerleri gibi değildim. Sağ elimi onun omzuna koydum. Göz ucuyla beni süzdü, bir şeyler dedi. Ben de ona bir şeyler dedim. Lanet olası ses neden yoktu ki?!

Sonra kavga başladı. Anıdaki ben henüz kavgaya dahi giremeden, arkadaşımın burnu kırılmış, dudağı yarılmış; neredeyse bayılacak bir kıvama gelmişti.

Diğerleri tezahürat yapıyordu. Anıdaki ben dostumun yanına diz çökmüştüm. Öfkeyle diğer çocuğa baktım.

Görüntüler burada silikleşmeye başladı. Anıda yeniden ayağa kalktığımdaysa her şey gitti.

Kaygan his geçmişti.

O an anladım, kaygan arkadaşlıklar... Kimi zaman arkanda, kimi zaman karşında… Kaygandı. Tiksinç.

Gri tabaka şimdi başka bir his veriyordu bedenime. Diğerinden kurtulduğuma sevinemeden, yeni görüntüler nüfuz etti aklıma.

Lastik gibiydi…

Onu gördüm. Sevdiceğimi…

Bana bakıp gülümsüyordu. Anı benimdi ya… Anımdaki ben ona uzaktan bir öpücük gönderdi. O da karşılık verdi.

Okulun bahçesindeydik. Oradan ayrıldım. Yani, anıdaki ben ayrıldı… Ben olan ben, hâlâ oradaydım.

Onu son zamanlardır hep böyle huzursuz görüyordum. Sonra anladım huzursuzluğunun sebebini… Diğeri gelmişti.

Lastikten gülüşler

Görüntü bulandı. Sis yeni bir oyunla geliyordu aklımın perdelerine. Mısır almaya bile vakit bulamadan; yeni his girdi vizyona…

Küflü…

Bu anıda her şey birbirine girmişti. Bildiğim tek şey, yeniden okulda olduğumdu. Onun burada ne işi vardı? Babamın okulda ne işi vardı? Sanırım bu ilk kavgamdı. O yüzen çağırmışlardı. Müdürün odasındaydık.

Bir hayli konforlu bir odaydı. Müdürümüzün zevk sahibi olduğunu düşünmüyorum, bu oda; o adam müdür olmadan önce dizayn edilmişti. Yine de klasik müdür odalarına bir hayli benziyordu.

Müdür efendi, hararetli hararetli konuşmaktaydı. Ses yine yoktu, doğru ya… Babamsa son derece ilgiliymişçesine dinliyor, gerekli yerlerde onaylamalarıyla müdürcüğümüzü iyice ateşliyordu.

Sonunda kınama belgemi aldı ve odadan çıktık. Koridordayken bana pek bir şey demedi. Yani, ağzını bile oynatmadı diyelim…

Bahçedeyken de sesini çıkartmadı. Bu anıyı anımsıyordum… Çıkış kapısına kadar bekleyecekti. Asıl dayak, işte o zaman geliyordu.

Küflü kalpler…

His sona erdi. Sinema perdem kâğıt misali ortadan ikiye yırtılmış gibi hissediyordum. Gözlerimi açtığımda ayaklarımın yürümeye devam ediyor olduğunu fark ederek şaşırdım. Gri şey dağılmıştı.

Üçüncü kat da olması gerektiği gibiydi.

Müdürün odası karşımdaydı. Bütün kaltaklığıyla, oda tam karşımda duruyordu. İşkence sona ermişti. Ya da bir safhası bitmiş, bir diğerinden önce kısa bir çiş molası veriyordu.

“Çok heyecanlıydı… Bunu tekrar yapmalıyız!”

Siktir.

Kapı, bir kaltağın; sutyenini ahenkli bir şekilde dans ederek çıkarması gibi davetkâr bir şekilde açıldı.

Daveti kabul ettim.

7.DÜZÜLMÜŞ EVRENLER

İçerisi, tam bir bok yuvasıydı. Bunu bütün içtenliğimle söylüyorum. Bir pislik çukuruna bakınca anlardınız. Sanki o gri şeye geri dönmüş ve bu defa boku hissediyordum tenimde. Anılarımın o ‘şeyle’ dolacağından korkarak bu düşünceyi aklımdan silmeye çalıştım.

Müdürün odası, müdürün odası gibi değildi. Belki bir iblisin odasıydı; ama kesinlikle bir kaltağın yatak odası değil.

Yerli yerinde duran iki şey vardı. Masa ve şu meşhur(!) dönen koltuk. Koltuk tabii ki sırtını dönmüştü bana. Odanın duvarları çeşitli yerlerden çatlamış, dökülüyordu. Örümcek ağları tahtalarla kapatılmış pencereye, sevimsiz bir perde örmüştü. Tavandan siyah renkli bir sıvı damlıyordu. Zift gibi.

Ve elbette kan vardı. Ressamın son rötuşları özensiz bir şekilde vermesi nedeniyle, oraya buraya atılmış kırmızı boyalar gibiydi. Ama kandı, bundan emindim.

Pencerenin karşısındaki duvarda bir dolap vardı. Bu dolabı iyi biliyordum… Devamsızlık bilgilerimin de içinde bulunduğu –o zamanlar E-okul yoktu, çok şükür-, öğrencinin can düşmanı sıfatıyla gezinen o dolap… Belgelerimi alıp imha edecekken yakalanmıştım. Ne dayak yemiştim ama! O yılı 19,5 gün devamsızlıkla atlatmıştım. En az iki ay yoktum gerçi, sonradan dosyalarla yeniden oynadığımı fark etmemişlerdi sanırım. Çekirge bir yakalanır, eğer biraz aklı varsa; ikincide onları cehennemin dibine gönderirdi!

Akıllı bir çekirgeydim. Yine de yediğim dayağın anısı zihnimde canlanınca, farklı bir iki şey keşfettim. O anıya odaklandığımda, oda da normal görünümüne dönüyordu. Sanki o kel müdürü görür gibi olmuştum.

Odaklanmam düşüncelerimi dağlayan başka bir düşünce ile bozuldu.

“Demek geldin…”

Zihnimin içinde konuşuyordu. Ama ben yine de onun, yırtık pırtık müdür koltuğunda oturduğunu biliyordum.

“Oyun sona erdi değil mi?”

Güldü… “Henüz değil. Oyunu sona erdirecek hamleyi yapmadın daha.”

Onun düşüncelerini bir kenara itip deminki garipliğe odaklanmaya çalıştım. Olmadı. Sonra püf noktayı keşfettim. Anılar…

Üçüncü katta gördüğüm bütün anılara yeniden odaklandım… Sırasıyla: kaygan arkadaşlar, lastikten gülüşler, küflü kalpler…

Sonra gözümü açtım. Gerçek müdürün odasındaydım.

Üç polis, müdür ile konuşuyordu… Tanrım, beni kontrole mi gelmişlerdi?! İkisi oturuyor, bir diğeri ise odanın içinde volta atıyordu. Konuşulanları hâlâ duyamıyordum, bu da o anılar gibiydi. Ama geçmiş değil, şu andı. Bundan emindim.

“Gözünü aç!”

Açtım. Yine bok yuvasındaydım.

“Artık buna bir son ver! İşte, ayağına kadar geldim. Ne yapacaksan yap. Öldüreceksen, öldür. Dünyayı ele geçireceksen, geçir. Ama şu işkenceye bir son ver!”

“Annem göster ama elletme demişti…”

Annesini…

Kıs kıs güldü.

Bekledim. Gerçek dünya, belki de birkaç anı ötemdeydi. Ulaşamıyordum.

“Biz buna ‘paralel evren’ diyoruz. Üst üste binmiş milyarlarca evren. Hepsinde, binlerce şey dönüyor. Hepsini anlamaya çalışmaksa deli işi. Şu göremediğiniz cinler, birkaç evren üstünüzde yaşıyor mesela. Aynı dünyada, farklı boyutlarda. Ölmeden ulaşamayacağınız cennet ise pek yukarıda. Cehennem de bir hayli derinde. Arada bir uğrarım. Her neyse.

Bazı evrenler için, birbirleri arasındaki geçişler serbest bırakılmış. Bazılarınaysa çeşitli sınırlandırmalar getirilmiş. Mesela ben, cehenneme elimi kolumu sallayarak girerken; cennetin yakınına bile yaklaşamıyorum. Yaratıcı’nın muziplikleri işte…

Geçen yüzyıl boyunca, evrenimde bir hayli yalnızdım. Son kız arkadaşımı da başka bir iblise kaptırdım. Galiba sonra ikisini de öldürmüştüm. Ölüp ölmediklerinden emin değilim; çünkü ben daha önce hiç ölmedim.

Burada duraklayıp güldü. Ardından devam etti…

Sonuç olarak, siz insanların ruhsal bunalım dediği zımbırtılardan birisine kapıldım. Daha önce bunalımda bir iblisle karşılaşmamıştım. Her düzlemde bir iki iblis olur, eh ben; benimkini katlettiğime göre…

Bunalımda olan başka ‘varlıklar’ istedim yanımda. En bunalımsal gelen de sizin dünyanız oldu. Ne yazık ki günün en bunalımlı insancığı da sen oldun. Üçüncü Kat, işte bunun için vardı. Doğru kişiyi bulup bulamadığımı öğrenmek için. Doğruymuşsun.

Tüme varım olayı. Özelden, genele… Sen böyleysen; diğer birçok insan da böyle olmalı. Sanırım anlamışsındır. Benim düzlemden, sizin düzleme serbest geçişler yapılamıyor. Bunun için ‘bağlantılar’ gerekiyor.

İşte benim bağlantım da tam karşımda oturuyor. Varlığıyla ‘boşluğumu’ şereflendirerek…”

Türk filmlerindeki, o ‘bir zamanlar fakir ama gururlu…’ repliğinin geçtiği her sahnede rahatlıkla karşılaşabileceğiniz koltuk dönüşü gerçekleşti.

Labfik karşımdaydı. Tüm heybetiyle(?), gözlerini bana dikmişti.

8.LABFİK

Onu sizlere nasıl anlatabilirim, emin değilim. Amiyane bir tabirle, götü başı başka yerdeydi. Derisi içinden geçtiğim sisin rengindeydi, lekelerle dolu. Kolları masanın üzerinde bir şey tutuyordu. Başını. Evet, ellerinin arasında kellesi vardı. Kafasının olması gerektiği yerdeyse bir tutam kızıl tüy. Yüzü pudraya batırılmış gibiydi. Dudakları bizde olanların dört katı kalınlığında ve kahverengiydi. Gözleri yumurta büyüklüğünde, gözbebekleriyse kara kalemle çizilmiş ufak bir daireyi andırıyordu. Burnu en ucuz palyaçoların birisinden koparılıp alınmış gibiydi. Kaş namına hafif bir karartı görmüştüm gözlerinin üzerinde, emin olamadım. Saçları yoktu.

Gülümsediğindeyse, asıl vurucu noktayı gördüm: ağız. Yılankavi bir dile eşlik eden çivi yığını.

“Bu tiple nasıl iblis tavladığımı mı merak ettin?”

Onu gocundurmak istemezdim. (Manyak mıyım ben?)

“Yoo…”

“Ah, çok naziksin.”

Karşımda oturduğuna göre… Artık düşüncelerimden çıksa hoş olurdu sanki. Bunu ona açmaya karar verdiğimde, “Yapamam…” diye fısıldadı aklımın içinde. “Aramızdaki bağlantıyı koparamam…”

Bir an onun için üzüldüğümü hissettim. Sonra koltuğun arka tarafında kalan kuyruğunu fark etmemle bu düşünce aklımdan uzaklara doğru koşturdu. Ondan korkmuyordum. Yine de ona sempati duymak için bir sebebim yoktu.

Oturduğu yerden sadece belinin yukarısını görebiliyordum. Geniş omuzlu bir insanın gri boyaya batırılmış hali kadar sıradan(!) duruyordu. Üstü çıplaktı. Altını düşünmek istemedim.

Demek bağlantıyı koparamazdı…

“Bağlantıyı…” duraksadım. “Beni kullanıp dünyaya ulaştığında, ne olacak? Bana ve dünyaya.”

“Belki seni yeni gelinim yaparım… Dünyaya ne yapacağımıysa henüz kararlaştırmadım. Önce şu bunalımsı insanları izlerim. Sonrası benim için de merak konusu. Duyduğuma göre dünyada milyonlarca iblis varmış. Hatta bir iki -kesinlikle sözde- dostum bana bu sayının milyarları aştığını söyledi. Sen hiç, bir iblisle karşılaştın mı?”

Ben hala gelinli kısımdaydım. Dediklerini algılamam bu yüzden biraz zaman aldı. Dünyada ‘milyarlarca’ olan ne vardı ki? Hayvanlar? Hayır, onların soylarını beceriyorlardı. O zaman becerenler… İnsanlar…

“Dostum… Oradayken benim her yanım iblislerle doludur.”

Ona ilk defa ‘dostum’ diye hitap etmiştim. Bu tamamen içgüdüsel bir şeydi. Milyarlarca iblis ha… Harika!

“Belki gönlüme göre birini bulabilirim, ne dersin?”

Ona Condoleezza Rice’ı önermeyi düşündüm. Ama bunu sonraya bırakacaktım.

“Seni dünyada da görebilecekler mi?”

“Sadece ben istediğimde.”

“Peki burayı nasıl yarattın?”

“Düzlem benim. Onu istediğim gibi şekillendirebilirim.”

Sözünü kanıtlamak istercesine parmaklarını şıklattı; hafif bir sarsıntı hissettim. Alt katlarda yine bir şeyler yıkılmış olmalıydı.

İşte şimdi bazı şeyler yerine oturmuştu. Milyonlarca iblis, dünyamızı istedikleri gibi şekillendiriyordu. Sonra da birbirlerini öldürüyorlardı.

“Biliyor musun, aslında dünyamızı ele geçirmeye gelen iblis klişelerinden bile olsan; sana yardım ederdim.”

“Biliyorum.”

“Tabii beni gelinin yapmayacaksan?”

“Bundan emin değilim.”

Dalga geçtiğini umuyordum, “Oyun artık bitti mi?”

“Dalga mı geçiyorsun! Oyun şimdi başlıyor.”

9.DÜNYA

“Ne yapmam gerekiyor?”

“Odaklanman…”

Tahmin etmiştim. Zihnimi anılar mezarlığına geri gönderdim. Onca çerçöpün arasında; aradıklarıma ulaştım. En çok nefret ettiklerimi düşündüm. En nefret ettiğim hatıralar, en kolay hatırlananlardı. Oysa mutlu olduklarımı hatırlamak bir hayli zordu. Kötü, her zaman en kolay şıktaydı. Bu sefer şikâyetçi olmadım.

Düşündükçe gerçek dünyaya uzandım. Yeniden hakiki müdürün odasını gördüm. Polisler gitmiş olmalıydı. Gelmeleri bile mucizeydi ya. Sonra koridorlara geçti zihnim, anılar yan odada dönüp dururken; asıl odada –ben ona kumanda merkezi diyordum- mekânlar arası sörfçülük oynuyorduk. Koridorlar da yerli yerindeydi. Bahçe de.

Kaltak okulum her şeyiyle yerindeydi.

Sonra gök titremeye başladı. Esaslı bir rüzgâr esti. Başta bir girdap sandım, değildi. Gerçek dünyam bulanıklaştı, akabinde Labfik’in evreninden kesitler; dünyamın üzerine yağmaya başladı.

Harabe şeklindeki kaltak, okulumun üzerine çöreklendi. Her şey parladı. Ardından da normale döndü.

Bir şeylerin ‘tıkırt’ sesiyle oturduğunu hissettim. Koca bir paralel evren, bizim evrenin üzerine oturmuştu.

Yine de hiçbir farklılık yoktu.

“Lab?” diye fısıldadım. Cevap alamadım. Okulun bahçesindeydim. Cebimde raporum vardı. Her şey bitmiş miydi?

* * *

Müdüre raporumu verirken, sokaktayken düşündüğüm parlak fikirlerin hiçbiri yoktu aklımda. Polisleri neden aradığımı sordu. Sırıttım. Öfkeli bir şekilde iç geçirdi. Bu sırıtış, ona göre pek çok şeyin açıklamasıydı. Ben, yine yapmıştım yapacağımı…

Adaletin adamlarını(!) gereksiz yere meşgul etmemem hakkındaki uzun süreli bir nutkun ardından, raporumu teslim edip çıktım.

Dönüş yolunda, ne kadar ararsam arayayım Oyuncu Sokak’a rastlayamadım.

Eve geldiğimdeyse, beni bir sürpriz bekliyordu.

Labfik, kellesi elinde beni içeri davet ederken, “İyi işti,” dedi.

Sadece baktım…

10.ÇIKIŞ

İşte bu kadar… Labfik’le hala görüşürüz. Bizim dünyanın iblislerine bir hayli bayıldı. Son günlerde Rice ile çıkıyorlar sanırım. Bunalımını çabuk atlattı. Bizim dünyadaki bunalım meraklılarını görmesi; bunda önemli bir faktördü sanırsam.

Ona kendi düzlemine ne olduğunu sorduğumda, bana artık burada yaşayacağını söyledi. Temelli terk edişi, iki düzlemi de bir yapmıştı. Onun gücünü, okulda geçirdiğim kalan günlerimde de hissettim. Bazen bana yardımcı oldu, bazen de en büyük köstek.

En büyük kaltaktaki geçirdiğim o macera, beni de çok değiştirdi. Bir anda şehrin ortasında peydahlanan kuleler falan görür oldum. Adına da ‘Uykusuzluk Kulesi’ mi ne demişti çocuk. Anımsayamadım.

Aman her neyse, çok saçma bir şeydi zaten. Uykusuzluk da neydi lan? Şimdi fosur fosur uyuyacağım mesela.

Haydi görüşürüz!

SON

Şubat 2010

Bir Yorum Yap