Lahon’un Kan Günlükleri

Bir kiralık katil…

Fazla güzel ve fazla zeki bir ölüm makinesi…

Kruzendro ülkesinde kiralık katilden daha yaygın olan tek şey, karanlık bir sokaktan yayılan ceset kokusudur…

Bu öykü, suçla bezenmiş Kruzendro’nun en yetenekli kiralık katili Lahon’un yaşam mücadelesini konu etmiştir…

Bölüm 1: Tuzak

Nefes nefeseydi ve hâlâ koşuyordu. Koşmak zorunda olduğunu biliyordu. Zira az önce şehrin en kalabalık meyhanesini havaya uçurmuştu. Korkuyla gerilmiş yüzleri hatırlayınca, zevkle gülümsedi.

Son hız dar bir sokağa saptı ve karşısına çıkan duvara çarpmadan bir saniye önce kendisini havaya fırlattı. Şimdi duvarın diğer tarafındaydı ve büyük ihtimalle güvendeydi. Durdu ve soluklandı. Nefes alış verişi düzene girdiğinde, başını kaldırdı ve gökyüzünü aydınlatan alevlere baktı.

Meyhanede bulunan kimsenin şu an yaşadığını sanmıyordu. Sinirli ve telaşlı sesler çok uzaktan geliyordu. Kruzendro itfaiyesi çalışıyordu, çalışmalıydı da. Lahon’dan sadece meyhanedekilerin daha doğrusu Siyon’dan gelen asilzadelerin öldürülmesi istenmişti. O da bunu en temiz şekilde hallettiğine inanıyordu.

Sakin adımlarla karargâha doğru yürümeye başladı…

“Temiz iş Lahon,” dedi boğuk bir ses. “Biliyorum,” kesin bir cevapla kestirip attı. “Ücretim?” paramı aldıktan sonra burada bir saniye durmayacağımı biliyor olmalı. “Her zamanki yerde, git ve al,” tatmin olmuştu.

Cevap vermeden kapıya doğru yürüdü Lahon. “Yeni görevini duymak istemiyor musun?” dedi iğneleyici bir ses arkasından. “Yeni bir görev istediğimi söylemedim,” arkasına dönmeden devam etti. Kapıyı kapatırken “sürtük” gibi bir kelimenin kulağına çalındığını hissetti.

Gülümseyerek binadan ayrıldı, yeni bir görev istemiyordu. En azından şu meyhane işi yatışana kadar. Siyon hükümeti bu işin peşini kolay kolay bırakmazdı. Zaten biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Dar pantolonu ve tuniği ince vücudunun hatlarını keskin bir şekilde belirginleştirirken, karanlık gecede herhangi bir serseri ile ağız dalaşına girmenin pek akıllıca olmayacağını düşünerek adımlarını gölgelerin arasına doğru yöneltti. Belinden sarkan küçük kaması kalçasına değerken kendini güvende hissetti.

Nihayet parasını alacağı yere gelmişti. Rıhtımın oldukça yakınında olan bu depo, çürümüş balık kokuyordu. Patronun tercihlerine bir kez daha lanet ederek, içeri girdi. Çürümüş balık kokusu, başka bir kokuyla karışıyordu. Mide bulandırıcı başka bir kokuyla.

Ceset… “Tuzak?!” hızla arkasını döndü ancak kapıda dikilen siyah siluet çıkış yolunu kapatmıştı. “Nihayet karşılaştık Lahon,” dedi siluet. “Lanet olsun,” diyerek kamasına uzandı…

Bölüm 2: İlahi

“Seni burada bulabileceğimi biliyordum,” dedi adam, ay ışığı tam sırtına vurduğu için yüzü karanlıktı. Kamasını çeken Lahon’a aşağılayıcı bir şekilde süzmeye başladı. Sanki nasıl davranacağını anlamak istermiş gibi, saldırmaya meyilli hiçbir harekette bulunmadı.

“Kimsin sen?” diye sordu Lahon, sesi fısıltı halindeydi. Siyon bu kadar hızlı olamazdı, mutlaka başka bir açıklaması vardı ve bu açıklamayı ölmeden duymak istiyordu. Hareketsiz duran rakibinin yüzünü görebilmek için gözlerini kıstı.

 Lahon’un ne yapmaya çalıştığını anlayan adam, bir adım geri çekildi ve yüzü aydınlandı. Lahon bu yüzü daha önce görmüştü… Beynini iyice zorlarken kırışan alnı adamı güldürdü. “Hadi tatlım, bu kadar zor olmamalı,” sesi alaycıydı. Ve Lahon hatırladı. Havaya uçurduğu meyhanenin içinde gördüğü bu kişi, Lahon olay yerine geldiğinden beri ona hiç bakmamıştı. Ama anlaşılan Lahon’un bakmadığını zannettiği her anda, gözü üzerindeydi.

 “Ama nasıl olur? Hepinizi havaya uçurmuştum ben!” dedi, sesi istemeyerek de olsa çatlak çıkmıştı. “Tabii tabii, bu şehirdeki gizli geçitleri tek bilen sensin zaten,” dedi hâlâ alaycı bir tonlamayla.

 Ve bakışlarını, deponun bir başka karanlık köşesine çevirdi. Öldürdüğü depo bekçisine.. Lahon iki yıl boyunca parasını bilmeden de olsa koruyan adama baktı.. Yanlış kelime, gence baktı.. İnsanlar ölmeden önce, en azından tıraş olmaya başlamalıydılar..

 “Onu neden öldürdün? Bir şey yapmadı ki sana?” kızmıştı, buraya her geldiğinde konuşacak birkaç şey mutlaka bulurdu onunla.

 “İşime yaramıyordu çünkü.”

 “Seni lanet olası pislik!” saldırı konumuna geçti ancak hâlâ bunun iyi bir fikir olduğundan emin değildi.

 “Yerinde olsam yapmazdım Lahon. Bu kadar gereksiz sohbet yeter, konuşmamız lazım,” dedi. “Önce bana adını bağışla pislik herif!” karşındakinin soğukkanlılığından iğrenmeye başlamıştı. “Amston, bence bu ismi daha önce duymuştun… Ourseon Mahallesi’nden..” geniş bir gülümsemeyle ekledi. “Bu kadar kolay unutulmamış olmalıyım.”

 Karşındakinin kim olduğunu anlaması yarım dakikasını aldı. Evet oydu işte, neredeyse bir yıl boyunca beraber çalışmışlardı…

 “Sen!”

 * * *

Nelzenduro’da Soğuk Bir Gece

Rahiplerin heyecanlı fısıltıları tüm tapınağı kaplamıştı. Baş rahip dahi gerilmişti. Vakit geliyordu, koridorun sonunda sunağın üzerinde duran kitaba baktı. Elini siyah pelerinin içine soktu ve kristal bir şişe çıkardı.

Adımları sunağa doğru giderken, rahiplerin sesi kesildi. Kristal şişenin yaklaştığını anlayan kitap, lacivert rünlerle kaplı kapağını mutlu bir şekilde doğru açıya getirdi. Baş rahip sunağa varmıştı.

Ve boğuk sesli baş rahip bir ilahi mırıldanmaya başladı. Sonlarına doğru arka planda kalmış diğer rahiplerde katıldı ilahiye.. Baş rahibin sesi gittikçe gürleşmeye başladı ve kristal şişeyi havaya kaldırdı.

“Kan Güncesi için!” dedi ve şişenin içindeki sıvıyı, nazik bir şekilde rünlerin üzerine döktü. Günce sıvıyı kuru bir sünger gibi içine çekti…

Bir saniye kadar hiç bir şey olmadı ve sonra, güncenin kapağı açıldı. Sararmış sayfalarından yukarıya doğru göz alıcı ışık demetleri çıkmaya başladı. Baş rahip hariç herkes gözlerini kaçırmıştı. Ancak o, yeni bir ilahiye başlamıştı bile.

 Şimdi yapacağı şey, tarikatlarının geleceğini belirleyecekti. Işık gözlerini kör ederken, o hâlâ ayakta yeni ilahisini okumaya çalışıyordu. Tapınak temellerinden sallanmaya başladı.

 Yolunda gitmeyen bir şey vardı…

 Rahiplerden birisi yaklaşabileceği kadar yaklaşıp “Efendim, çıkmamız gerek!” diye haykırdı ve ardından diğer rahiplerle beraber kapıya doğru koşmaya başladı. Sadece iki rahip kalmıştı, elleriyle gözlerini koruyup, yardımcı ilahilerine devam ediyorlardı.

 Bir moloz parçası, sunağın hemen yanına düştü. Büyük bir kolon koparak birbirlerine çok yakın duran iki rahibin üzerine düştü. Acı içinde haykırmaya bile vakit bulamamışlardı..

 Ve baş rahip, ilahisini bitirdi…

 Bölüm 3: Ruhlar Salonu

Kızgınlık, öfke, delilik.. Salondan ayrılamayan ruhların insani duygularının soluk yansımaları, adamın sinirini bozmaya başlamıştı. Vallentin tüm ruhları bu insancıl duygulardan azat edebileceğini biliyordu. Ancak onları henüz yeteri kadar kullanmamıştı.

 Koyu mavi gözleri, yıldızsız bir gökyüzü kadar durgundu. Düzgün yüz hatları ve belirgin elmacık kemikleri, onu geçmiş yaşamında kadınlar bakımından çok şanslı yapmıştı.. Ah evet geçmiş yaşamı.. Nereye gitmişti şimdi?

 Bağdaş kurduğu zemin pürüzsüzdü. Tenine dokunan, ona fısıldayan hava akımının aslında ne olduğunu bilmek sinirini bozuyordu. Alışmış olması gerekiyordu. Kaç yılını harcamıştı bu lanet salonda? Yüzyıllar.. Hayır, daha fazla olmalıydı.. Bunca zamandır ne yemek, ne su, ne de başka bir insani ihtiyacı gidermek zorunda kalmamıştı.

 Artık yaşlanmıyordu da.. Zira Vallentin kendisini hâlâ ilk zamanlar olduğu kadar yakışıklı buluyordu. “Her şey bittiğinde.. Tekrar eski yaşamıma dönebilecek miydim?” aylardır aklını kurcalayan en etkin soruydu.

 Ve düşüncelerini kulak tırmalayan bir vızıltıyla sonlandırdı Ayağa kalkarak sesin geldiği tarafı kestirmeye çalışırken, dört metre uzağında siyah bir sis demeti belirdi. Yoğunlaşarak cisimleşmeye başlayan sise şaşkınlıkla bakmanın sırası olmadığını biliyordu.

 Derin bir nefes aldı ve elini cisimlenmiş sise uzattı. Aynen beklediği şiddette bir akımla yere yığılırken zaferle gülümsedi. Vakit gelmişti. Baş rahip başarısız olmuştu…

 * * *

 Amston kahkahalarla gülüyordu. Lüks bir şekilde dizayn edilmiş bir evin oturma odasında oturmaktaydılar. “Şunu keser misin lütfen?” dedi Lahon. Alay edilmekten hoşlanmıyordu, özellikle Amston tarafından.

 “Hadi Lahon, böyle bir işe bu kadar bilinçsizce gireceğin hiç aklıma gelmemişti,” hâlâ gülüyordu.

 “Bilinçsiz mi? Hiçbir iz bulamadılar, o lanet olası çeneni alay etmekten başka şeyler içinde kullanmalısın,” dedi, hâlâ alaya alınmaktan dolayı kırgındı.

 “Ahh evet her neyse, hâlâ o yaşlı p.ç için çalışmadığın için mutluyum. İyi bir iş teklifim var,” her zamanki gibi davetkardı. Aynı zamanda bir şeyler bildiği de açıktı. Lahon, Amston’un bu kadar yıl nerede olduğunu ve şimdi ondan ne istediğini merak ediyordu.

 Sözlerine ciddi bir ses tonuyla devam etti. “Dört yıl boyunca Nelzenduro rahipleri için çalıştım,” bir kaşı havaya kalkan Lahon’a bakarak gülümsedi. “Hayır, rahip falan değildim. Sanırım kılıç kullanmayı asla bırakmayacağım. Emin ol, böyle öleceğimi bilmek daha huzurlu.”

 Konunun sapmasından rahatsız olan Lahon’a bakan Amston devam etti.

 “Bu dört yıl boyunca, Kan Güncesi’ni verimli kullanmak adına her türlü araştırmayı yaptık. Gerektiğinde askeri gücü ben sağlıyordum. Ancak bildiğin üzere, Kan Güncesi her yüzyılda bir sahiplerine tanıtılmalıdır. Ve son tanıtımdan bu yana kalan hiçbir rahip yok.”

 Lahon arkasına yaslandı. Konuşmanın nereye varacağını kestiriyor gibiydi.

“Peki ya yazılı kaynaklar, bir şekilde gelecek nesiller için parşömenler hazırlamışlardır değil mi?”

 Amston rahatsız bir biçimde yerinde kıpırdandı. “Aslında olmamasının sebebi bir noktada benim suçum, kederli bir ses tonuyla devam etti.

 “Tek parşömeni, Yeni Deniz’de ki kütüphaneden buraya getiren grupta görev almıştım. Çeşitli sorunlarla karşılaştık.. Ve… Parşömeni kaybettik..”

 Lahon gözlerini devirdi. Kan Güncesi hakkında az buçuk bilgisi vardı. Ve her yüzyılda bir yapılan bu tanıtma töreni yapılmadığı zaman, güncenin tepkisinin olumlu olacağını sanmıyordu. O lanet olası günce, çoğu kişiden akıllıydı. Ve kendisini tanıtmayanlara, daha fazla hizmet etmezdi.

 “Sonuç olarak… Seni bulmaya geldiğim akşam Nelzenduro rahipleri, başarısızlığa ulaşmıştı. Bunu biliyorum, çünkü o parşömen ve doğru ilahi olmadığı sürece başarıya ulaşamayacak. Günce’nin tapınağı yok ettiğinden eminim. Ve kendisini.. Yazıldığı yere, Ruhlar Salonu’na taşımış olmalı.”

 Amston devam edecek gibi oldu, ancak aklı hâlâ yaptığı hayati hatadaydı. Doğrulup yanına oturan Lahon, elini koca adamın elinin üzerine koydu ve ekledi, “sana hayat borcumu ödeme vaktim geldi galiba.”

 Amston’un kederli gözlerinde derin bir rahatlama gören Lahon, kendisini nasıl bir maceraya attığının farkında değildi…

 Bölüm 4: Yanan Fırtına

Gene geceydi. Kruzendro sokaklarına aşina iki kişi, aşinalığını kanıtlarcasına sessiz bir şekilde ilerliyordu. Dar bir sokaktan çıkıp, başka bir dar sokağa girerken yakındaki bir handan gelen neşeli bağırışlar geceye renk vermişti.

 Lahon gelmek üzere olduklarını belirten bir işaret yaptı. Kahrolası sokaklardan bir an önce toz olmak için can atıyordu. Ayak sesleri duydular… Bulundukları mevkiye oldukça yakın olan bir caddeden geliyordu. Ve kalabalıklardı.

 “Çizmeler, bunlar asker!” diye fısıldadı Amston. Lahon gergin bir şekilde sırıtarak başını salladı. Kruzendro’da görevini yapmaya çalışan askerleri her zaman onaylamıştı, tabii hedef kendisi değilse. Sesler uzaklaştıktan sonra yürümeye devam ettiler.

 Birkaç dakika sonra “İşte burası,” diyen Lahon durdu. Amston çevreyi süzerken “Neresi?” diye sormaktan kendini alamadı. Bulundukları yerde lağım ızgarası şeklinde tabir edilen cisimlerden göremiyordu.

 “Tam üstündesin fıçı beyinli” dedi memnun bir sesle. “Bu şehrin gizli geçitlerini sadece ben bilmiyor olabilirim. Ancak seninde hâlâ bilmediğin birkaç tane kalmış.”

 Homurdanan Amston, ağzının içinde bir şeyler geveledi fakat verecek bir cevabı yoktu. Birkaç adım geri çekilerek ızgaraları ortaya çıkardı. Elleriyle çamurlu ızgaranın sınırlarını belirlemeye çalışırken, yılların en iyi kamuflaj aracı olduğuna bir kez daha inandı.

 En sonunda ızgaranın kolunu bularak yüklendi. Gıcırdayarak açılan kapak ve yüzüne çarpan sıcak lağım kokusu ona “hoş geldin” derken, Lahon’un bunu bildiğine adım gibi emindi.

 “İlk ben insem iyi olacak,” dedi Lahon. “Hâlâ birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var.”

 Amston daha sonra hesaplaşacaklarını belirten bir bakış attıktan sonra “lütfedersiniz” demekle yetindi.

 Kanalizasyonun leş kokulu zemininde, dizlerine kadar gelen lağım suyunda ilerlemeye çalışan ikili bir müddet karanlıkta kaldı. Ardından Lahon duvardaki küçük bir kolu çekti ve oval şeklindeki üst duvarda küçük lambalar belirdi.

 “Başka bir alternatif yol bulamaz mıydık?” dedi Amston.

 “Hâlâ küçük bir kız çocuğu gibi mızmızlanıyorsun Ams. Liman bu şehirde en sıkı korunan yerlerden birisi ve elini kolunu sallayarak giremezsin.” Duraksadıktan sonra devam etti, “Elini kolunu birkaç kılıçla sallarsan -belki. Fakat olabildiğince az ses getirmesini istiyorum.”

 Sıkılgan bir ifade takılan Amston, yolculuklarının kalan safhasında susmaya karar verdi. Ne de olsa, Lahon yolu biliyordu. Gerçi dev bir labirentin içinde, hiçbir harita yardımı olmaksızın, yolunu nasıl bulduğu merak konusuydu. Fakat eski dostuna güvenmek zorundaydı.

 Lağım suyu dizlerinin de üzerine çıkmaya başladığında, epeyce bir yol kat etmişlerdi. Limana en kısa yoldan ulaşmayı hedefleyen Lahon, hedefleri doğrultusundaki güzergah üzerinde pek nahoş birkaç mekanın olduğunu unutuvermiş gibiydi.

 Ve o nahoş mekanlardan en sinir bozucusunun tam altındaydılar. Elini Amston’un koluna koyup, dudaklarıyla sakin olmasını belirtti.

 Ardından sesler duymaya başladılar… Feryatlar ve şaklayan kırbaç sesleri. Anlaşılamayan emirler ve inleyen kadın sesleri. Üstlerinde neler oluyorsa sesler çok net bir şekilde kanalizasyona yayılıyordu. Tam şimdi kırılan birkaç kemik sesi duymuşlardı.

 Amston yüzünü buruşturup sorarcasına Lahon’a baktı. “Kruzendro işkence odaları bir başkadır,” dedi. Sesini acımasız tutmaya çalışsa da, becerememiş gibiydi. “Gidelim.”

 Seslerden yeterince uzaklaştıklarında, Amston duyduğu dehşetin kaç kabusunda eşlik edeceğini hesaplamaya çalışıyordu. Son bir köşeyi daha döndüler ve “Geldik,” dedi Lahon. Hemen önündeki pas tutmuş merdivenden hızlı bir şekilde açık havaya çıktılar.

 Tuzlu su ve zift karışımı bir kokuyla karşılandıktan sonra, en yakındaki gölgeye sığındılar. Gözlerini kısarak gemilerin isimlerini okumaya çalışan Lahon, kolunu dürten Amston’a baktı. Ve ardından Amston’un baktığı gemiye… Aradıkları gemiyi bulmuşlardı, “Yanan Fırtına” çok yakınlarındaydı.

 * * *

 Günce, zamanın yaklaştığını hissedebiliyordu. Kendisini binlerce yıl pasif tutan kişilerin işleri yolunda gitmiyordu. Ve zamanı geldiğinde, yuvasına, onu kullanmasını bilenlerin yanına dönmeyi bekliyordu.

 Günce dünya ile birlikte varolmuş, dünya üzerinde dökülen her kanla beslenmişti. Her cinayet fazladan bir harf, her intihar bir sayfaydı onun için.

 Yaşayanların “Ruhlar Salonu” dediği yerde güçlenmişti o. Onu sevip, onun gücünden yararlanmak isteyenlerin yanında…  Şimdi tekrar onlarla birlikte olmak, onlarla birlikte yeniden güçlenmek istiyordu. Çünkü “Ruhlar Salonu” dışındayken, akıtılan kandan güç alamıyordu.

 Bir ilahi duydu. Yanlış bir ilahi… Ve rünlerinin üzerinde bir ıslaklık hissetti. Yanlış bir his… Gücünün küçük bir kısmını dışarıya saldı. Zeminde hareketlenmeler hissetmişti. Bulunduğu yer yıkılıyordu.

 Özgürdü.

 Şimdi ise eve dönüş vaktiydi. Astral boyuttan geçerken çoşku içerisindeydi. Ruhlar Salonu’nda maddeleşirken ise, beslenmeye başlamıştı bile. Onu bunca yıldır esir etmiş, rahiplerin kanıyla!

 Bölüm 5: Can Borcu ve Fırtına

 Ourseon Mahallesi’nde gece geç saatler…

 Dört bir yanı vızıltılarla kaplanmış bir ok cehenneminde, varlığını koruyabilmek için gene koşuyordu Lahon. İyi bildiği sokaklar kararan gözleriyle karışırken, ayaklarının altında kayıp giden çakıl taşları koşmasına engel oluyordu.

 Dar pantolonuna her adımda çarpan palası da sanki ona düşman kesilmiş, yakalanmasını arzu ediyormuş gibiydi. Ok atışlarının sıklığı azalırken, paçayı sıyırdığı kanısına varmak üzereydi. Düşmanları onu çatıların üzerinde takip ediyor ve Ourseon’un bitişik binaları sayesinde sürekli menzilin içinde kalıyordu.

 Son birkaç ok da iki tarafından geçip, göremediği karanlık köşelere saplanırken Lahon her zaman iyi bir koşucu olduğunu düşünüyordu. Kendisini güvende hissedeceği bir uzaklığa geldiğinde durarak dar bir ara sokağa girdi. Hızla inip kalkan göğüs kafesi ve sonu yokmuşçasına pompalanan adrenalin hormonu hizaya girerken, dizlerinin üzerine çöktü.

 Uzun siyah saçları terli alnında görüş açısını engellerken, ince dudakları bir görevi daha başarıyla tamamlamış olmanın verdiği hazla tebessüm ediyordu. Ardından lanet olası Amston’un nerede kalmış olabileceğini düşünmeye çalıştı.

 Beyni hızlı işleyen bir makine gibi çalışıyordu, ancak bir türlü Amston’dan ayrıldıkları noktayı kestiremiyordu. Uzun yıllar sürdürmüş olduğu kiralık katillik hayatı boyunca en zor görevine çıkmış ve en sıkı dostu tarafından yalnız bırakılmıştı.

 Bunları düşünürken ayak seslerinin oldukça yakınından gelmeye başladığını duyması, şok etkisi yarattı. Nefes alışını, dışarıdan duyulmayacak bir şekilde disipline ettikten sonra sırtını karanlık duvara yasladı, parmakları palasının kabzasında gezinmeye başlamıştı bile.

 Gelen her kimse adımlarını sürüyerek ilerliyordu ve büyük ihtimalle yaralıydı. Kendini gizlemek için hiçbir çaba göstermeyen kişi, köşeyi döndüğünde Lahon sevinçle yerinden doğruldu.

 Bu Amston’du ve dizinden ağır bir yara almasına rağmen yaşıyordu! Aniden önüne çıkmasına karşın, sanki onun orada olduğunu biliyormuşçasına şaşkınlık duygusuna kapılmayan Amston’un gözlerinde garip bir yorgunluk vardı.

“Neler oldu?” diye sordu Lahon.

 Kesik kesik nefes alan Amston, cevap vermeden önce birkaç dakika düşündü. “İkimizin de hayatını kurtardım.”

 Lahon’un sorarcasına kalkan kaşlarına hitaben “Ourseon Fiddlebild’i öldürdükten sonra çıkacak yaygarayı ikimizde biliyorduk. Farklı yönlere koşmaya başladıktan sonra, daha önceden planlamış olduğum bir noktaya geldiğimde tüm muhafızları tongaya düşürdüm. Bilirsin, birkaç büyü numaram vardır.” Sözlerine devam etmeden önce, bir şey söyleyecekmiş gibi bakan ama susmayı tercih eden Lahon’a baktı ve devam etti.

 “Geçici bir süre onların akıllarını karıştırdıktan sonra sıvışıp, şu senin peşindekilere yetiştim. Onlara sürprizim çok farklıydı ve bilmiyorum belki fark etmişsindir, kovalayanların birer birer eksilmiş olması gerekiyordu.” Sırıtarak ekledi, “Çatılarla haşır neşir olduğum günlerden, ufak bir bubi armağanı diyelim. Gerçi hepsini temizlemek biraz zahmet gerektirdi ama tuzaklarımı tekrar aktif etmeyi de ihmal etmedim.”

 Artık Lahon’da gülümsüyordu, “Dostum… Bu kez gerçekten hayatımı kurtardın ve ben, senin o kokuşmuş hayatını kurtarmadan rahat etmeyeceğim,” dedi.

 “Bunun için bol bol zamanımız olacağından eminim.”

 * * *

 “Hiçbir güç beni o adaya sürükleyemez, unutun bu yolculuğu!” dedi, Yanan Fırtına’nın asabi kaptanı.

 “Hayal edemeyeceğin kadar altın ve uzun yıllar boyunca yaşama güvencesi versek bile mi?” diye sordu Lahon dudaklarını büzerek. “Hem bu uzun bir yolculuk olacak ve eminim hoş dakikalar yaşamak isteyeceğin birisinin olmasını isterdin,” gerektiğinde kadınlığını çok iyi kullanabiliyordu.

 Kaptanın bakışları kendisini kötü kötü süzen Amston’dan, gerçekten çekici bir kadın olan Lahon’a döndüğünde, biraz keyiflenir gibi oldu. “O… adaya birkaç mil kala, sizi ufak bir sandal ile denizle baş başa bıraksam beni anlayışla karşılar mıydınız soylu hanımefendi?”

 “Kesinlikle,” dedi gülümserken.

 “Anlaştık!”

 * * *

 Gemi onlar yerleştikten birkaç saat sonra demir aldı. Bu sırada kaptan yardımcısı olan ve kendisini Maystrile diye tanıtan genç kız, onlara Yanan Fırtına’nın –eşsiz- özelliklerini anlatıyordu.

 Lahon’un zaten çok iyi bildiği o –eşsiz- özellikleri…

 Kruzendro ülkesi görme menzilinden çıktıktan sonra, iyice keyiflenen Lahon bu kızla iyi anlaşabileceği kanısına vardı. Amston ise gemiye bindiklerinden beri sadece birkaç kelime etmiş ve ardından odasına çekilmişti.

 Zaman su gibi akıp giderken ve Maystrile susmayı hâlâ düşünmezken, Lahon’un bakışlarını takip etmeyi başardı. O da bakışların hedefi olan gökyüzüne baktıktan sonra, “Kamarana dönsen iyi edersin, sıkı bir fırtınaya gireceğiz gibi.”

 Hiçbir endişeye kapılmayan Lahon, kamarasına doğru yollanırken Maystrile’de işinin başına döndü. Yanan Fırtına, büyük ebatları nedeniyle oldukça fazla tayfa çalıştırmaktaydı. Bağırışlar, toplanan yelkenler ve oradan oraya koşturan ayak sesleri odasına çekilmiş olan Lahon’a doğru bir karar vermiş olduğunu ispatlıyordu

 Kendisine verilen kamara pek geniş değildi. Duvara monte edilmiş bir yatak, küçük bir dolap ve içinde ne olduğunu henüz keşfetmediği bir fıçı vardı. Bira olduğunu umut ederek yanına gittiğinde, gemi fırtınaya girmişti bile. Ayakta durmakta bile zorlanırken, kafayı bulmanın doğru olmayacağına inanarak yatağına girdi.

Güvertede ise işler farklıydı. İki tayfa gözlerini kapatmış, dalgalar tarafından dövülen güvertede ayakta durmaya çabalarken bir şeyler mırıldıyordu. Önünde durdukları uzun direğe yönelttikleri parmakları havada anlamsız şekiller çiziyor ve bunları sert kol hareketleriyle irdeliyorlardı. Direk sanki yoktan varolmuş gibi, fırtına başladığında ortaya çıkmıştı ve sivri ucu bulutların arasında kalmıştı.

 İki tayfa son bir parmak hareketiyle, direğe bir şeyler yolladılar ve arkalarını dönüp uzaklaştılar. Şimdi sıra Maystrile’deydi. Genç kadın, olaya mistik bir hava katmak istermişçesine mavi yerlere kadar inen bir cüppe giymiş ve başlığını başına çekmişti.

 Uzun direğe transa girmişçesine bakıp, avuç içiyle dokunduktan sonra her şey bir anda geri çekilmeye başladı. Son bir şimşek çaktı gökyüzünde ve son bir dalga çarptı geminin pruvasına. Ardından bulutlar dağıldı ve fırtına, sanki bir vakum tarafından emilip öğütülmüş gibi yerini açık havaya bırakmıştı.

 Tayfaların tabiriyle “fırtınayı yakmışlardı”.

 Bölüm 6: Silinen Siluetler

 Fırtınanın üzerinden bir hafta geçmişti. Lahon Maystrile’yle dostluğunu ilerletmiş ve kadının yaşamında çok ilgi çekici öğeler keşfetmişti. Amston ise hastalıklı görünümünden kurtulmuş gemi içerisinde vakit geçirecek işler yaratıyordu kendisine. Akşamları ise Lahon’la uzun saatler boyunca sohbet ediyor, ayrıldıktan sonra yaşadıkları maceraları anlatıyorlardı.

 Amston hiç istemese bile konu gene dönüp dolaşıp Ruhlar Salonu’na geldi. “Orayı bulabileceğimizden emin misin Ams? Fikir bana hâlâ sıcak gelmiyor,” dedi Lahon sıkıntılı bir sesle. “Yani kör bir dilenciye mi güveneceğiz?”

 “Daha önce kaç kez konuşmuştuk bunu, Kör Dilenci bu diyarda bunu bilebilecek tek kişi. Zaten Leen Adasında onu aramak günlerimizi alacak, bir de senin bu aksi tavırlarını mı çekeceğiz?” diye cevap verdi Amston. Aslında kendisi de Kör Dilenci’ye dair şüpheleri vardı, ama güncenin naklolduğu salonun yerini bilen başka bir ölümlü duymamıştı.

 Vakitleri azalıyordu çünkü günce çok yakında onların kullanabileceği bir seviyeye –yeniden- ulaşmış olacaktı. Ve o zaman ortaya çıkacak kaosu durdurmak kesinlikle imkansızlaşacaktı.

 Bozulmuş gibi duran Lahon’a bakarak “Bana güvenebilirsin eski dostum,” dedi içten bir sesle.

 “Biliyorum.”

 * * *

 Aynı gece ilerleyen saatlerde Lahon, Maystrile’ye dümenin başında eşlik ediyordu. “Günün ilk ışıklarıyla Leen’e oldukça yaklaşmış olacağız, ihtiyar kaptanı daha fazla ilerlemeye ikna edemedim. O ve batıl inançları… Ama inan elimden geldiğince yaklaşmaya çalıştım, sanırım kayıkla birkaç saatlik bir yolunuz kalacak,” dedi Maystrile.

 “Anlıyorum, gerçekten ne kadar minnettarız anlatamam.”

 “Hiç önemli değil, seninle tanışmak çok büyük bir zevkti.”

 Ayrılma vaktinin yaklaşması Lahon’u biraz rahatsız etse de, bu gemi onu sıkmaya başlamıştı. Oturmak ona göre değildi. “Ben gidip Amston’u uyandırayım,” dedi ve oradan ayrıldı.

 Aysız ve yıldızsız gecenin son saatlerinde, yani günün en karanlık saatlerinde gemi körlemesine bir rotayla ilerliyordu. Çeşitli yerlere asılmış dev lambalar gemiyi aydınlatsa bile, Maystrile kendisini sanki açık bir hedefmiş gibi hissediyordu.

 Günün ilk ışıklarına kavuşmaya ve bu rahatsız edici histen kurtulmaya dakikalar kala gözcü kulesinden acı ve dehşet karışımı bir çığlık duyuldu ve ardından yere çarpma sesi. Yeni yeni uyanmış tayfalar ve gece nöbetinde olanlar sese doğru koştururken, Maystrile dümeni bırakıp gözcünün yanına gitti.

 Tam alnının ortasına bir ok saplanmıştı. “SALDIRIYA UĞRADIK!” diye bağırdı. Eli küçük hançerine giderken, Lahon ve Amston’un hemen yetişebilmelerini ümit ediyordu.

 Tayfalar yerlerini alırken yatağından çıkan kaptan, hızlı adımlarla yanına geldi. Sanki bunu bekliyormuşçasına doğaldı. O sırada dalgaların gemiye çarpış ritminde bir değişim hissettiler. Okun hangi taraftan atılmış olduğunu hâlâ anlayamamış olan Maystrile etrafında hızlıca döndü.

 Hemen omzunun arkasında bir tayfa daha feryat ederek denize düştü. Oysa okların ne taraftan geldiğini hâlâ kimse görememişti. Lahon koşar adım yanına gelirken Amston arka tarafta kalarak olayı anlamaya çalışıyordu.

 “Neler oluyor?” diye sordu Lahon.

 “Saldırıya uğradık.”

 Ve yanlarında duran kaptanın kafasına kara saplı bir ok saplandı. Bütün gece içmiş gibi bir iki adım sallanan kaptan inleyerek yere düştü.

 “Siper alın!” diye bağırdı Maystrile. Okların şiddeti artmış, çeşitli yerlerden çığlıklar geliyordu.

 Eğildiğinde bu oka bir yerlerden aşina olduğunu hatırladı Lahon.

 “Siyon!”

 Hemen burunlarının dibinde ışıklar yandı. Siyon gemisi o kadar usulca yaklaşmıştı ki yanlarına yaklaşana kadar kimsenin ruhu bile duymamıştı. Birkaç yere yanan oklar atıldı ve çeşitli yerden kancalarla iki gemi birbirine bağlandı.

 Deneyimi olan tayfalar hızlıca silahlarına davrandı, ölü kaptanın üzerinden atlayan Amston’da yanlarına gelmişti. Seri bir hareketle palasını çeken Lahon, Yanan Fırtına’ya çıkan Siyon’lu askerleri karşılamak üzere topukları üzerinde döndü.

 Çığlık yükselmeyen karış kalmadığında, avantajın onların elinde olduğunu biliyordu. Kanı kaynamaya başlayıp en yakınındaki Siyon’lu askerin karnını deştiğinde, eski günlerine dönmüştü bile.

 Kiralık katil iş başındaydı.

 Kılıcını çekti ve Amston’a yaklaştı, ikisi bir ölüm makinesi gibiydi. Tayfaların avantajı kaybettiği noktalara doğru sırt sırta yaklaşıyor saflarını korumalarına yardım ediyorlardı. Palasını resim çizen bir ressam edasıyla net bir şekilde savuruyor, hiçbir hamlesini boşa harcamıyordu.

 Karşıla, vur, çek. Karşıla, vur, çek. Düzene soktuktan sonra işler oldukça kolaylaşıyordu, ancak Siyon’luların sayıları çok fazlaydı. Yavaş yavaş saf oluşturacak tayfalar kalmadığında, askerler doğruca üzerlerine gelmeye başlamıştı.

 Hançeri ve çeşitli büyüleriyle yüksek bir cephede savaş veren Maystrile’de yorulmaya başlamıştı. Sihirli hançerini fırlatıyor, saplanan gırtlak parçalanırken tekrar eline dönüyordu. Yanında savaşan birkaç tayfaya işaret ederek, Lahon ve Amston’un yanına doğru çekilmeye başladılar.

 Son tayfada düştüğünde yalnızca üçü kalmıştı ve ilk başlarda sönmeye yüz tutmuş olan alevler, rüzgar yardımıyla hızlanmış bütün gemiyi kaplıyordu. Cehennem’in daha yaratıcı olabileceği hayaliyle, sancıyan kolunu tutan Lahon hâlâ tek bir çizik bile almamıştı.

 Amston ve Maystrile’de ise durum farklıydı. Dizine ağır bir yara almış Amston ayakta durmakta zorlanırken, Maystrile ise hançerini fırlattığı taraftaki omzundan şırıl şırıl kan akıyordu.

 Bir şeylerin değiştiğini hisseden Lahon, yüzünü kaldırdığında Siyon gemisinin halatlarını çektiği ve gemide kalan askerlerini bırakarak oradan ayrıldığını gördü. Yangın hızlanmış ve onların gemisine de sıçramak üzereydi. “Korkaklar!” diye fısıldadı.

 Yanan Fırtına’da unutulmuş Siyon askerleri dehşetle çekilen dostlarına bakarken, çok azı Lahon’un fırtına gibi darbelerinden kurtularak denize atlayabildi.

Gemi söndürülemeyecek vaziyette yanıyordu “Kayığı indirmeliyiz!” diye bağırdı Maystrile.

 “Buna zaman yok,” dedi Amston, Maystrile’i kolundan çekerek üzerine gelmek üzere olan direkten kurtardı. “Yanmayan hiçbir nokta kalmadı, atlamalıyız!”

 Ve Yanan Fırtına sanki onu bırakmalarını istemiyormuşçasına sallanarak dibe doğru çekilmeye başladı, alevler alt taraflara ulaşmış ve zeminde büyükçe bir delik açmıştı. Lahon’la göz göze gelen Amston, derin bir nefes alarak suya atladı. Lahon tam arkasındaydı.

 Onunla yıllandığı gemiye son bir kez bakan Maystirile’de peşlerinden atladı ve gemi son kez sarsılıp dibe doğru hızlı bir yolculuğa başladı. Güvenli bir mesafeye yüzerek karanın ne tarafta olduğunu kestirmeye çalışırken, Lahon’un bakışları Siyon gemisini aradı.

 Işıklarını tekrar söndürerek, karanlık içerisinde onlardan uzaklaşan gemiyi gördüğünde içi nefretle doldu. Siyon askerlerinin siluetleri karanlıkta silinirken, bunun karşılıksız kalmaması gerektiği görüşündeydi.

 Bölüm 7: Esir

 Vallentin Igualde’nin Ruhlar Salonuna getiriliş amacı yüzyıllar boyunca güncenin geri dönüşünü beklemekti. Onu buraya getirenler, tüm bu ruhların sahibiydi. Tüm satılmış ruhların sahibi… Her insanın içinde bulunan, kimse kabul edemese dahi onların kötülük meleği olmaya kendini adamış olanın, şeytanın…

 Vallentin’e bu görev verildiğinde, sonsuz yaşam ve tüm Ruhlar Salonunun hakimiyeti vaat edilmişti. Aynı zamanda satılmış tüm ruhlar üzerinde kısmi bir kontrol…. Güncenin salondan çalındığı gün buraya getirilmiş, sevdiği her şeyi terk etmişti. Dünya üzerinde ele geçirilmemiş hiçbir ruh kalmadığında tekrar dünyaya inecek ve istediği ruha istediğini yaptırabilecekti.

 Günce şimdi önünde duruyordu. Tek yapması gereken o yeteri kadar güçlendiğinde efendisini çağırmak ve çabalarının mükafatını almaktı. Ruhlar tenine haddinden fazla dokunup, günce ile kendisi arasında gidip gelirken Vallentin sabırsızlıkla beklemeye devam etti.

Asla sararmayan gri sayfaları şişkinleşiyor, rünleri kalınlaşıyor ve ciltleri sıkılaşıyordu. Günce halinden hiç olmadığı kadar memnundu. Çok yakında gerçek sahibi gelecek ve onu yapılış amacı için kullanacaktı. Kanını emdiği her insanın ruhu bu salona geliyor, efendisi her defasında daha da güçleniyordu.

 Ve gücü tam anlamıyla açığa çıktığında, dünya üzerindeki bütün ruhlar ona bu salonda eşlik edecekti. Efendisiyse amacına ulaşmış olacaktı…

 * * *

 “Efendim uyanıyor!”

 “Bu kadar uyuşturucu kullanmamalıydık, ölebilirdi.”

“Kes sesini!” dedi, sinirli bir ses. Belinden uzandığı mataranın kapağını açıp kadının suratına boşalttı. Sarsılarak uyanan Lahon, bağlanmamış bir uzvunu ararken gözlerini aralamaya çalıştı. Neler olmuş olabileceğini anlayamıyordu, son hatırladığı şeyin saatler boyunca bir tahtanın üzerinde karaya doğru kulaç attıklarıydı. Karaya oldukça yakın bir yerde kendisinden geçmiş olmalıydı. Peki neden zihni bu kadar bulanıktı? Tabii ya, uyuşturucu vermişlerdi.

 Lütfen Siyon olmasın, diye düşündü. Lütfen olmasın, karşısında duran adamı iyice süzdükten sonra yanlış ellere düştüğünü anladı. Gözlerini ondan kaydırıp bağlarının el verdiği kadar çevresine bakındı. Diğerleri neredeydi?

 Genel olarak karanlık bir odadaydı, görebildiği tek şey üniformalı askerlerdi. Tabii görüş alanının büyük bir kısmını karşısında duran iri kıyım adam kaplıyordu. Beline doğru baktı, silahı alınmıştı. Çizmesindeki de, ve koluna bağlamış olduğu da. Bari onu bıraksalardı, o hançeri seviyordu.

 Buğulu düşünceleri çenesi tutulup kaldırılırken bölündü. “Bu görevi sana kim verdi Lahon?” diye sordu ses. Lanet olsun hangi görevi? Günceden haberleri olabilir miydi, yoksa sadece asilzadeler miydi?

 “B-ben..hangi görevden bahsettiğini anlamadım,” anlamamış gibi konuşmaya çalışmıştı, inandırıcılıkta iyiydi. Ancak inandıracağı kişiler profesyonel Siyon askerleri olduğunda iş değişiyordu.

 Adam suratına tükürdü. “Benimle dalga geçme! Güncenin peşinde olduğunu biliyorum!” sinirli ses sabırsızlıkla ayağını yere vururken, “Cevap vermek için üç saniyen var,” dedi.

 “Bir…”

 “Hangi günceden bahsettiğinizi anlamadım.”

 “İki…”

 “Gerçekten ne demek istediğinizi bilmiyorum.”

 “Ve üç!”

 Çenesini tutan eller boynuna doğru kaydı ve sıkmaya başladı. Nefes alamadığını fark ettiğinde Lahon sonunun geldiğine inanıyordu.

 * * *

 Amston gözlerini açtığında, Lahon’un karaya vurduğu sahil şeridinden çok uzak bir noktadaydı. Her tarafı buruş buruş olmuş, boğazı sızlıyordu. Deniz onu karaya sürüklerken hiç merhametli davranmamıştı. Doğrulup, üstünde saatlerce yatmış olduğu omzunu sıvazladı.

 Bu sırada üç metre kadar yakınında bir beden gördü.

 “Tanrım Lahon!”

 Kalkması gerekenden hızlı kalktığından dolayı dizlerinin bağı çözülüp tekrar kavuştu zemine. Bu kez dizlerinin üzerinde sürünerek ilerlemeye başladı bedene. Bedenin Lahon olmadığını yarım metre kala anladı. Maystrile olmalıydı. Yüzünü kendisine çevirip nabzını yokladığında yaşadığını görüp rahatladı.

 Harcadığı enerjiden ötürü bir müddet soluklandıktan sonra, Maystrile’yi –nazikçe- tokatlayarak uyandırmaya çalıştı. Yanakları buz gibi olmuştu, kolay kolay uyanmayacağını anladığında kucaklayıp daha az rüzgar alan bir yere taşıdı.

 Leen Adası kumsalı hatırladığı kadarıyla bu kadar ıssız değildi. Kumsalın bitiminde bir patika başlıyordu, üzerinde ot bile bürümemiş bir patika. Güneş doğmuştu ve hatta saat öğle vaktine yaklaşıyor olmalıydı. İliklerini ısıtan güneş ışığına doğru dönerek, Maystrile’yi nazikçe yere bıraktı.

 Yüzünün bu kadar sevimli olduğunu fark etmemişti daha önceden. Kumral saçları, gri gözleri ve alımlı dudaklarıyla daha önce ilgisini çekmiş olmalıydı. Karnından rahatsız edici sesler gelmeye başladığında, son yediği öğünün dün akşamdan kalmış olduğunu hatırladı.

 Kararsız bakışlarla Maystrile’ye baktı,  ancak uyandığında hoş bir sürpriz olacağını düşünerek ufak bir avın zarar vermeyeceğini düşündü.

 Dakikalar sonra hançerine geçirilmiş bir tavşanla geri döndüğünde, Maystrili’nin bıraktığı yerde hâlâ uyuyor olduğunu görünce rahatladı. Tavşanın derisini yüzüp, ufak bir ateş yaktı. Şişe takabileceği herhangi bir dal parçası bulamadığı için, kılıcına takmak zorunda olduğu tavşanı pişirmeye başladı.

 Maystrile uyanır gibi olduğunda, Amston’un yüreği ağzına geldi. İyice pişirmiş olduğu tavşanı bir kenara bırakarak kızın yanına gitti, başını dikleştirip matarasındaki son suyu kıza ikram etti.

 Gülümseyerek kabul etti suyu Maystrile. Son damlasına kadar içtikten sonra, “Neredeyiz?” diye sordu.

 “Leen Adası, karaya vurmuş olmalıyız.” Sonra pişmanlıkla bir şey hatırladı. Lahon! Onu nasıl unutmuştu! Tanrım aklım neredeydi benim?! Oysaki Maystrile’nin güvenliğini sağlamaya çalışırken, Lahon’a uzanmamıştı ki hiç düşünceleri.

 “Lahon nerede?” dedi Maystrile, ve işte beklenen soru, diye düşündü Amston.

 “Bilmiyorum, Leen’in başka bir kıyısına vurmuş olmalı,” dedi. Ve ekleme zorunluluğu hissetti, “Şimdi öğle yemeği zamanı.”

 Tekrar gülümsedi Maystrile. Teşekkür ederek kendisi için ayrılmış kısmı aldı. Hızlı bir şekilde yemeklerini yedikten sonra Amston, “İyice dinlendiysen onu bulmak için bütün sahili aramayı planlıyorum,” dedi.

 “Ah evet, dinlendim,” kısa bir süre geçmiş olsa dahi Lahon’u çok seviyordu. “Amston?” dedi.

 “Evet?”

 “Teşekkür ederim, her şey için. Beni burada bırakıp gitmedin ve büyük ihtimalle hayatımı da kurtardın,” dedi minnet dolu bir sesle. Bu yaşadığı şeyler, yeniydi. Denizdeki yaşamında asla böyle olmazdı, ikinci kaptandı –evet. Emir verirdi ve emirler yerine getirilirdi. Oysa arkasını döndüğünde, ölmesi için onlarca plan yapılırdı.

 Orada minnet duyacağı tek şey, planlarını hiçbir zaman gerçekleştirmeye cesaret edememiş olmalarınaydı.

 “Hiç önemli değil,” dedi Amston mutlu bir sesle. Sanki içi ısınmıştı bir anda.

 Maystrile, Amstonu’u süzerken gözleri arkadaşının arka tarafındaki hafif hafif kalınlaşmaya başlayan sise baktı. Aklında şimşekler çaktı ve ürkek bir sesle “Kaptanın bu adaya yaklaşmak istememesinin bir sebebi de, Leen’de son üç yıldır hüküm süren sisti,” dedi.

 Amston’da onun baktığı yöne doğru baktı. “Bu siste tekin olmayan bir şeyler var,” dedi, tüyleri istem dışı olurken.

 “Sisin oradan geldiği söyleniyor… Ruhlar Salonundan…”

  Bölüm 8: Leen Gerçeği

 Maystrile ve Amston, sise arkalarını verip dakikalarca koşmuşlardı. İlk yerleşim yerini gördüklerinde dahi koşmayı bırakmadılar. Köy meydanına yaklaşırken, insanlar onlara vahşi bir hayvanmış gibi bakıyordu. Maystrile tökezlerken, Amston artık durmaları gerektiğini belirtti. Sis ile aralarına hatırı sayılır bir mesafe koymuşlardı.

 Sis hakkında bilinen tek şey, Ruhlar Salonu’ndan geliyor olmasıydı. Yakalanıldığında nasıl bir etki yarattığını kimse bilmiyor, kimse deneme cesaretini gösteremiyordu. Yerleşim bakımından sayılı köy bulunduran Leen Adası, aslında çok büyüktü. Kör Dilenci olmadan Ruhlar Salonu’nu bulmak imkansızdı ve Lahon olmadan bu imkansızlık kat be kat artıyordu..

 Lahon’u aramalıydılar ama nerede? Düzenli aralıklarla gördükleri Siyon flamaları, Amston’un aklına kötü fikirler getiriyordu. Köy halkıysa yabancılara karşı o kadar nefret doluydu ki, alabildikleri tek bilgi tüm adanın Siyon askerleri tarafından kuşatılmış olmasıydı.

 Kör Dilenci’nin evini –daha doğrusu barakasını- bulmak sandıkları kadar zor olmadı. Zira köyün en dışındaydı ve köy halkı en az yabancılar kadar nefret ediyordu dilenciden.

 Amston çekingen adımlarla barakaya yaklaşırken, yapının üflesen yıkılacak tavrına sıkıntıyla baktı. Leen’e pek yağmur yağmasa dahi, kış rüzgarı barakaya girmekte hiç zorlanmazdı. Kapıyı çalması için Maystrile’ye işaret etti.

 Kendilerine saatlerce gelen bir süre sonucu kapı, inlercesine açıldı. Amston gördüğü sahne karşısında ağzı açık bir şekilde bakarken, Maystrile ufak bir hayret nidası kaçırdı ağzından. Kör Dilenci tahmin ettikleri gibi yaşlı, çürümeye yüz tutmuş bir cadı değildi. Simsiyah saçları, uzun boylu, kırklarının sonunda, güzel yüzlü bir kadındı. Mor bir tunik ve uzun bir etek giymişti. Ve belki de bu eşsiz güzelliği bozan tek şey, göz yuvalarının boş olmasıydı.

 Köy standartlarına göre, oldukçada şıktı. “Ne istiyorsunuz?” diye sorduğunda gerçek dünyaya dönen Amston, “İçeri buyur edilmeyi ummuştum,” dedi.

 “Ah evet, içerisi. Buyurun lütfen, dağınıklık için kusura bakmayın. Biraz fazla meşgulümde bu günlerde…” dalgın bir sesle arkasını döndü ve oturabilecekleri bir yığın gösterdi.

 İçerisi çatlak pencereden giren loş ışıkla aydınlanmaya çalışıyordu. Köşede yıllardır kullanılmadığı belli olan bir şömine, havada ağır bir rutubet ve oraya buraya savrulmuş her çeşit eşyayla Kör Dilenci’nin barakası son derece sefil bir vaziyetteydi.

 Kadın onları rahat ettirip, soğuk ve acı bir su ikram ettikten sonra karşılarına geçti ve net bir sesle “Dinliyorum,” dedi. Dilenci şaşırtıcı bir şekilde, sanki kör olan kendisi değilmiş gibi rahattı.

 “Biz…aslında birkaç sebepten ötürü buradayız. Önceliğimiz nedir, inanın bilmiyoruz. İlk olarak buraya üç kişi olarak gelmiştik. Bir arkadaşımızı sahilde kaybettik. Ve o gerçekten çok önemliydi, buna inanın,” dedi Amston. Lahon’dan bahsederken kulakları uğuldamaya başladı. Şimdi olmaması gereken bir yerlerdeydi. Belki de tamamen olmaması gereken bir yerdeydi, ölmüştü beklide.

 Kör Dilenci hiç şaşırmışa benzemiyordu. “Ah evet, sanırım o bayan sizin arkadaşınızdı. Yazık, Siyonlular onu yaka paça götürürken görmüştüm. Neredeyse bir haftadır bir Siyon fırtınasıdır gidiyor. Benim haneme dahi zorla girmeye kalktılar, ancak ben onları def etmesini bildim.”

 Görmüştü… Tanrı aşkına neydi bu kadın? Düşüncelerinden sıyrılırken “Peki tam olarak nerede bu Siyonlular’ın kamp yeri? Ve kaç kişiler?” diye sordu.

 “Ah onlar… Gemilerce geldiler, yüzlercesi, yüzlercesi var. Sizin benimle olduğumu duyunca pek hoş karşılamayacaklar. Kamp kurdukları yere gelince, hiç tekin olmayan bir yere oldukça yakın bir yeri tercih ettiler. Kesinlikle oraya gitmenizi önermiyorum, arkadaşınızı unutun ve evinize dönün.”

 “Lahon’u almadan hiçbir yere dönmüyoruz! Onu da kurtarıp Günce’yi durduracağız!” sesi olması gerekenden fazla çıkan Amston, başka birisi duyarsa hiç hoş olmayacağı kanısına varıp sesini fısıltıya çevirdi. “Kamp nerede?”

 “Lahon, Lahon, Lahon. Bu ismi bir yerlerden hatırlıyorum. Çıkaramadım ama şimdi… Kamp Ganual dağının hemen eteklerinde. Ve Ruhlar Salonu’da dağın zirvesinde bulunuyor. Sanırım yardımım olmadan, kapıyı açamayacaksınız.”

 Kör dilenci bunları söylerken ayağa kalktı ve odada volta atmaya başladı, “Size Lahon’u kurtarmak adına yardım edebilirim ve sonra sizi Ganual’ın zirvesinde beklerim. Ah ne kadar harika bir plan kurdum ben öyle.”

 Kör Dilenci gülümseyerek onları süzerken, Maystrile ve Amston hızlı gelişen olaylar karşısında şok olmakla meşguldü. En sonunda “Bize neden yardım etmek isteyesiniz ki?” diye sordu Maystrile.

 Kör Dilenci gözlerini devirerek, “Çünkü Siyon’u burada istemiyorum ve çünkü günce’nin –ve sahiplerinin- bize hakim olmasını istemiyorum, ve çünkü sakin yaşantımı seviyorum,” dedi.

 * * *

 Hava kararana kadar oturup, yaşadıklarını anlattılar. Kör Dilenci de bazı yerleri es geçse de, kendi yaşamından kesitler sunmayı ihmal etmedi. Kadın bu adada, kör bir şekilde doğmuştu. Onu yetiştirenleri hiç tanımamış ve ayakları üzerinde durabildiği anda, terk edilmişti.

 Her ne kadar köylüler onun cadı olduğunu düşünse de, en ufak bir hastalıklarında anında kapısında biter, yardım etmesi için yalvarırdı. Ve o, hiçbir zaman yardım eli uzatmadan yollamazdı onları. Ama gene de cadıydı işte.

 Kendisine neden dilenci denildiğini sorduğunda, henüz çok küçükken ayakta kalabilmek için “yaşam” dilendiğini söyleyip geçiştirmişti. Ve kadının “görü” adlı bir yeteneği vardı ki, bu onu çok değerli kılıyordu. Ruhlar Salonu’nun yeri, ona bu görü sayesinde açıklanmış ve o bu bilgiyi daha önce sadece bir kez kullanmıştı.

 Ve ikinci kez kullanma zamanı yaklaşıyordu. “Vakit geldi,” dedi. Ve küçük bir keseyi, Maystrile’ye doğru uzattı. “Sende yetenek var kızım, kampa girerken bunu kullanın. Sadece ikinize ışık verecek ve diğer herkesi kör edecek. Ve süreniz çok kısıtlı olacak.

 Lahon’u kurtardıktan sonra ilerleyebileceğiniz tek bir patika olacak, onu takip edin. Zirveye kadar durmadan koşun. Eğer bir sorunla karşılaşmadan bana ulaşabilirseniz, Ruhlar Salonu’nun kapısını açar ve sizi kaderinizle yalnız bırakırım,” dedi ve ikinci bir keseye uzandı.

 Siyah bir sıvıyla dolu küçük bir şişe çıkararak, Amston’a uzattı. “Bunu da Lahon’a ver. Günceyi onun yok etmesi gerekiyor. Nasıl kullanacağını, eğer ulaşabilirsek zirvede anlatacağım. Hadi gidin artık.”

 Amston, sonun çok yaklaştığını ve bu sonun birçok şeyin başlangıcını etkileyeceğini biliyordu.

 Bölüm 9: Ganual’in Zirvesi’nde

 Amston, Lahon ile geçirdiği uzun yılların sonucunda karanlıkta fark edilmeden istediği yere varma gibi bir özellik kazanmıştı. Ve bu özelliği hiçbir zaman, ona bu yetiye sahip olmasını sağlayan kişiyi kurtarırken kullanacağını hayal etmemişti.

 Maystrile hâlâ dilencinin ona verdiği keseyi inceliyor, açtığı takdirde nasıl bir büyüye başlayacağını anlamaya çalışıyordu. Kör Dilenci’nin kendisindeki yeteneği görebilmesi de, geçmişindeki bazı olayları açığa çıkarıyor gibiydi.

 Amston birkaç adım arkasından gelen kadının varlığını hissederken şaşırtıcı bir haz duydu. Bunu dışa vermeden aynı sessiz tempoda ilerlediler. Amston’un anlamadığı şey, bu kadar büyük bir dağı nasıl olup da adaya ayak bastıkları andan itibaren fark edememiş olmalarıydı. Çünkü şimdi dağ –ve hemen altındaki kamp ışıkları- önlerinde uzanırken, en az Kör Dilenci kadar kör olduklarını düşünmeye başladı.

 Yada belki Ganual’i görebilmek için, salona ulaşabilmenin bir yolunu bilmek gerekiyordu. Bu soruyu da kendi başına cevap veremeyeceği sorular arasına koydu ve ilk kamp ateşine adımlar kala Maystrile’yi durdurdu.

 Nöbetçiler olmalıydı.

 Peki kampı kime karşı koruyacaktı nöbetçiler? Aptal köylülere mi? Gene de tedbir elden bırakılmaması gereken bir kozdu ve Amston yıllardır bu koz sayesinde hayattaydı.

 Maystrile’ye dönüp ne yapacaklarını sorarcasına baktı ve kadının dudaklarının sessiz bir şekilde oynadığını görünce anladığını işaret edip beklemeye başladı. Hiçbir zaman tam anlamıyla büyücü olmadığını bilse de, Maystrile özellikle gemide kullandığı ufak ama çok yararlı bir büyüyü deniyordu şimdi.

 Işıksız gecelerde okyanus tam anlamıyla zifiriydi ve karanlığı okuma büyüsü onu hiçbir zaman yanıltmamıştı. Aynı şu an yanıltmadığı gibi. Yüzüne yerleşen ışıltılı gülümseme, Amston’un aval aval bakışlarıyla karşılaşınca daha da arttı.

 “Bütün kamp uyuyor ve sadece iki çadırın önünde nöbetçi bırakmışlar,” dedi, minnettar bir ses tonuyla. Şimdi gülümsemesi Amston’a da bulaşmıştı, bu çok iyiydi…

 Maystrile elinden bırakmadığı kesesine uzanıp usulca çözdü ipini. İp rüzgarsız havada süzülerek yere düşerken, büyünün doğasını anlamıştı bile. Amstona dönüp “Sakın elimi bırakma!” dedi.

 * * *

 Lahon hâlâ ellerin boynunu sıktığını ve ölmek üzere olduğunu düşünüyordu. Gözlerini açtığında rast gele çadırın bir köşesine atılmış ve çok çeşitli yerlerinden bağlandığını gördü. Ve boğazında bir el yoktu. Anlaşılan onu öldürerek salona giden biletlerini yırtmak istememişlerdi. Ama Lahon emindi ki tekrar denediklerinde bu bilete kesinlikle acımayacaklardı.

 Çadır dışarıdan gelen ve sönmeye yüz tutmuş kamp ateşlerinin ışığıyla aydınlanıyordu. Kızarmış ve muhtemelen birkaç hafta –eğer yaşarsa- sızlayacak olan boynunu hareket ettirdi. Ve dikkati çadır bezinin arka tarafına konuşlanmış altı nöbetçiye kaydı. Hepsi de iri cüsseliydi ve bellerinden sarkan uzun kılıçları kullanmaya aşina oldukları belliydi.

 Lahon buradan bir çıkabilse, kılıcına bir kavuşabilse hepsini sıraya dizeceğinden emindi. Ancak şimdi avantaj onların ellerindeydi.

 Yapacak daha iyi bir işi olmadığından dolayı nöbetçilerin konuşmalarına kulak misafiri olmaya karar verdi.

 “Dostum bu gerçekten etkileyici bir kılıç,” dedi beze en yakın olanı.

 “Hey versene şunu, bakın elime ne kadar yakıştı!”

 “Hadi ama kız gibi tutma şunu.”

 “Kesin şamatayı!” diye bağırdı, Lahon’un gölgesini seçemediği bir asker. Ve şamata komut üzerine durdu. Geçen uzun dakikalar boyunca da kimse ağzını açmadı.

 * * *

 Lahon tekrar uyuyabildiğine inanamayarak açtı bu kez gözlerini. Yada gözlerini açma sebebi rüyasını fetheden acı dolu çığlıklardı.

 Rüyasını?

 Bir çığlık daha koptu çadırının önünden ve nöbetçilerin gölgelerini göremediğini fark etti. Oysaki yere düşen bedenlerin sesi çok net çalınıyordu kulaklarına. Dakikalar boyunca yere düşen bedenler, atılan acı dolu çığlıklar ve tehlikenin nereden geldiğine dair sorularla muhatap olan Lahon sıranın kendisine gelme ihtimalini tartıyordu.

 Anlaşılan çadırının önünde hiç nöbetçi kalmamıştı. Lahon burayı getirildiğinden beri kırk dokuz farklı asker saymıştı. Bir o kadarda sayamadıklarını düşünürse, yüksek bir sayıydı bu. Ve sanıyordu ki o yüksek sayıdan pek azı kalmıştı. Ara ara uzaklardan gelen çığlıklar duysa da Lahon doğrularak bu saldırıyı kendi menfaatine nasıl çevirebileceğini düşünmeye çalıştı.

 Ve yaklaşan ayak sesleri, bakışlarının çadırın girişine yönelmesine neden oldu. Bez parçalanırcasına açıldı ve karşısında gördüğü siluet, günler önce balık ve ceset kokan o depoda gördüğü siluetle aynıydı.

 Gerçeğin farkına varabilmesi için, Maystrile’nin de hemen arkasından çadıra girmesi gerekti. Amston koşarak Lahon’un iplerini çözerken, Maystrile dakikalar önce dalgası geçilen kılıcı uzatıyordu ona.

 Kurtuluşun verdiği tarifsiz rahatlama ve dostlarını görmenin sevinciyle hızlıca ayağa kalkan Lahon, sırayla iki dostuna da sarıldı.

 Amston acele etmelerini belirten bir bakış atarken, Maystrile çadır bezini tekrar kaldırmıştı bile…

 * * *

 Kör Dilenci’nin onlara anlattığı patika üzerinde koşar adım ilerlerken, Lahon’a o yokken yaşadıklarını anlattılar. Ve Amston küçük şişeyi kadına uzattığında, Lahon bu yükün kendi omuzlarına binmesinden hoşlanmamış olduğunu belli ederekten kabul etti.

 Ganual’in Zirvesi sandıklarından da yüksekteydi, sanki dağ onlara oyun oynuyor gibi zirve sürekli aynı mesafedeydi. Sonunda kayda değer bir rakıma çıktıklarına inandıklarında biraz durup dinlendiler.

 Tekrar yürümeye başladıklarından birkaç dakika sonra ise zirve karşılarındaydı (Amston daha kilometrelerce yolları olduğundan emindi oysa). Kör Dilenci sırıtarak onları karşıladı.

 “Yardımım olmasa ne yapardı siz gençler?” dedi masum bir sesle. Ve o an anladı Amston, kör ettikleri askerlerin birçoğunun neden daha silahlarını kullanmaya yeltenmeden yere yığıldıklarını.

 Zirveye ulaşılmıştı, peki ya Ruhlar Salonu neredeydi?

 Bölüm 10: Kan Ziyafeti

 Günce’nin şişkin ciltleri kabına sığmazmışçasına titriyordu. Vakit tam olarak gelmişti. Duyularıyla Vallentin’e dokundu, gerekli büyüye başlaması için komut verdi. İfadesiz gözleriyle kendisini yapacağı işe konsantre etmeye çalışan Vallentin, bir grup insanın salona haddinden fazla yakın olduğunu hissedince rahatsız oldu.

 İşini halledip hemen davetsiz misafirlerle ilgilenmeyi düşünürken, okuduğu küçük büyü dudaklarından salonun rüzgarına karıştı. Çevresinde dolaşan, ona dokunan ve onun yıllar önce kaybettiği insancıl acılarla ona haykıran ruhları aklından çıkardı-son kez.

 Yabancılar yaklaşıyordu.

 Şimdi daha önemli bir kısma geçecekti. Salonun sonu belli olmayan sınırları içerisine hapis olmuş bütün ruhları kullanacağı ve en ufak bir hatada hepsini heba edeceği bir kısma. Büyülü sözcükler ağzından çıkarken sanki imgeler boşlukta dans ediyor ve sabırsız bir şekilde günceye kavuşmaya çalışıyordu. İmgeler artık direk günceye değil, birkaç ruhun görülmeyen varlığına da dokunarak giriyordu günceye. Özleri kuruyan ruhların sayısı artarken Vallentin’in dudaklarından düşen sözcükler hızlandı.

 Ve ardından bağırmaya başladı. Yüzlerce ruhun bir olmuş çığlığı, normal bir insanı delirme eşiğinden rahatça atlatabilirken Vallentin kendisini büyüsüne o kadar kaptırmıştı ki; duyduğu tek ses kendisininkiydi.

 Salon sanki daralmaya başlamıştı. Bunun farkına vardığında, her daim sonsuzla çizili olduğunu sandığı sınırların aslında salona katılmış ruhların sayısıyla genişlediğini anladı. Ve bunu umursamadı.

 Yüzler, binleri kovalamıştı. Ve binler yüz binleri… Vallentin büyüsünün son kısmına gelirken sesi çatallaşmaya başladı. Aldırmadı ve daha çok yükseltti sesini.

 Yüz binler, milyonlardı. Milyonlarsa yüz milyonlar… Salonun sınırı gözle görülebilecek bir raddeye geldiğinde Vallentin’in parmakları güncenin parlamakta olan kabına uzandı. Rünlere baskı yapmayacak şekilde dokundu. Parlaklık artmıştı. Ve salon daha da küçüldü.

 Sonunda günceyi tamamen kavradı ve taşmış güç parmaklarını karıncalandırdı. Vallentin son sözcüğü de söyledi. Titreyen kollarından kalbine doğru belirli aralıklarla şoklar gelmeye başladı. Her şokta atmayan kalbi ısındı, her şokta işitmeyen duyuları gelişti. Tam zamanıydı.

 Kan güncesini açtı. İçinden çıkan çığlıklar, yoktan var olan fırtına ve bir anda cehennem sıcağına dönen salon, Vallentin’i dizlerinin üzerine düşürdü. Ve ardından kahkaha sesleri duyuldu. Derinden gelen, çok derinden gelen…

 Sanki, cehennemin dibinden gelen…

 * * *

Dağın zirvesi bitki örtüsünden yoksun olduğu kadar, yaşamdan da yoksunmuş gibi bir izlenim veriyordu.

 Lahon ilk defa gördüğü Kör Dilenciye dikkatli gözlerle baktı. Bakışlarını fark eden kadın, başıyla kısa bir selam verdikten sonra “Kapıyı yaratmanın vakti gelmedi mi?” diyerekten Maystrile’e anlamlı anlamlı bakmaya başladı.

 Kastedilenin ne olduğunu anlamayan Maystrile, boş bakışlarla cevap verdi. Kör Dilenci bilindik tebessümünü yüzüne yerleştirdikten sonra mırıldanmaya başladı. Daha ağzını açtığı andan itibaren çorak zemine ince, gri bir örtü indi. İpeksi örtü yavaş yavaş kalınlaşmaya başladı ve Amston’un bunun onları karşılayan sis olduğunu anlaması için çeyrek dakika geçmesi gerekti. Maystrile’in de bunu fark ettiğini biliyordu.

 Ruhlar Salonu’ndan geldiği söylenen sisi Kör Dilenci mi yaratıyordu?

 Sis şimdi dizlerinin hizasındaydı ve yol arkadaşları birbirlerini kaybetmemek adına Kör Dilenci’ye sokuldular. Kadının sakin ve kısık ses tonu huzur verse de, büyünün doğası Lahon’un tüylerini ürpertti. Bu kadında bilmedikleri çok fazla şey vardı.

 * * *

 Küçük kız çok çelimsizdi. Derisi kemiğine yapışmış, gözleri soğuk kış gecesini görememek üzere açılmıştı. Islak toprak üzerine boylu boyuna uzanmış, buraya nasıl geldiğini, daha önce nerede olduğu ve daha doğrusu “ne” olduğunu merak ederken birisinin yanına yaklaştığını hissetti.

 Yaklaşan kişinin aurası içini ısıtıyordu. Bir anda yaşamsal ihtiyaçlarının giderildiğini hissetti Kollarından sürüklenerek daha kuru bir mevkiye çekildi. Ve sonra içini ısıtan aura sahibi kişi geldiği kadar hızlı bir şekilde yok oldu. Ve küçük kız, bu sahneyi defalarca yaşadığını biliyordu…

 Ve kız gene sürünüyordu. Ancak bu kez, “küçük” sıfatından mahrumdu. Aynı soruları yıllardır sorduğunun farkında değildi. O tam olarak “ne”ydi?

 İçini ısıtan aura gene yaklaştı kıza, ihtiyaçlarını karşıladı. Nispeten daha sıcak bir yere sürükledi. Aura sahibi ardından yok olmadı. Bunca yıldır besleyip, büyütmüş olduğu kişiden meyvesini alma zamanı gelmişti çünkü.

 Kişi kıza usulca yaklaştı ve dudaklarını genç kızın şakağına dayadı. Sonrası ise tam bir muammaydı. Kişi genç kızın içine akmaya başladı. Bir bütün olana kadar işlem devam etti.

 Ve genç kız artık üşümüyordu…

 * * *

 Vallentin kahkahaları duyduğundan beri içine devasa bir korku tohumu düştüğünü fark etti. Yıllardır tatmadığı bu insancıl his ile bir şeylerin değiştiğini anladı. Cehennem sıcağı tenini yakarken, gözleri güncenin hâlâ ışıldayan sayfalarına kaydı.

 Artık salon doğal yapısına dönmüştü. Dört duvar üstüne üstüne geliyorken ısı derisinin içine işliyordu. Acı, umutsuzluk, korku… Yıllar yılı tatmadığı bunca his, Vallentin için çok fazlaydı. Gözleri kararırken, salon günceden gelen ışıkla daha da aydınlandı.

 Şeytan’ın bulanık görüntüsü güncenin üzerinde oluşmaya başladı. Bir halüsinasyondan farksızdı ilk başlarda. Netleştikçe ısı düştü, ışık azaldı. İrin dolu yüzü, bağışıklığı olduğu halde alevlerden kararmış derisi ve normal bir insanın üç katı olan yapısıyla Şeytan adına yakışır bir görüntü sergiliyordu. Kanatları zarları dahil olmak üzere kapkaraydı ve huşu içerisinde sallanıyordu.

 Pençeli ayakları zemine bastığında, bayılmış Vallentin’e aşağılayan gözlerle baktı. Bu bakış o kadar ölüm doluydu ki, güncenin hizmetkarı uyanık olsa yeniden bayılmakta kesinlikle güçlük çekmezdi.

 Şeytan güncesine doğru yöneldi. Artık normal bir kitaptan farkı yoktu, ama kötülüğün yaratığı onu minnetle okşadı. Güncenin içinde hapsolmuş milyonlarca ruhun tatlı enerjisini hissetti parmaklarında. Kan ziyafeti şimdilik bitmişti. Ve sıra kendisini rahatsız etmeye gelen insanoğullarındaydı. Ve ardından tüm dünyada…

  Bölüm 11: Kayıp Tanrının Dönüşü

 Kör Dilenci’nin sisler üzerindeki etkin kontrolüyle şaşkına dönen yol arkadaşları kendini toparlarken Maystrile öne çıktı. “Ne yapmamız gerekiyor?” dedi huzursuzca. Kör Dilenci o görmeyen gözleriyle memnun bir bakış fırlattı. “Sisler üzerinden paralel bir geçiş kapısı oluşturmayı planlıyorum. İçeri girdiğimizde büyük ihtimalle önce muhafızı geçmemiz gerekecek. Ve eğer “o” geri döndüyse çok daha büyük bir sorunumuz var demektir.

 Ben onunla ilgilenirken siz de –Amston ve Maystrile’i işaret ediyordu- efendilerinin kırbaçlarıyla çıldırmış ruhlarla ilgileneceksiniz.” Sonra beklenilen gibi Lahon’a döndü. Sıranın kendisine geldiğini fark eden genç kiralık katil, belki de hayatına mal olabilecek görevini duymadan önce yutkundu.

 “Ve sen kızım…Lahon, burada en önemli görev sana düşüyor. Çünkü tek hatan, her şeyi boşa çıkaracaktır. Sana verdiğim sıvı bir Gölge Bozan’dır. Ne olursa olsun onu güncenin içine boşaltman gerekiyor. Etkisini çok kısa bir süre içerisinde gösterecek ve güncenin bir kopyasını çıkaracaktır. Bu kopya her ne kadar güncenin gölgesinden oluşmuş olsa bile, ancak onu yok edersen güncenin özünü yenmiş olursun. Ve ancak o zaman “onu” geldiği yere göndermiş oluruz,” dedi. Sıkıntılıydı ama umutsuz değil.

 Lahon yapması gerekenleri bir bir aklından geçirdi. Günceyi bul, sıvıyı boşalt, gölgeye kılıcı sapla! O kadar zor gelmiyordu kulağa. Önce Amston’a, sonra da Maystrile’e baktı ve gülümsedi. Zor olacaktı.

 “Kapıyı açmak için daha bekleyecek miyiz, yoksa bir çilingir mi çağırmalıyım?” dedi kendinden emin olduğunu belli eden bir ses tonuyla. Amston’un dudakları gülmek üzere olduğunu belirtircesine kıvrıldı. Maystrile ise gözlerini devirdi ama o da gülümsüyordu.

 Kör Dilenci’yse gergin havanın dağılmasına sevinmiş gibiydi. Gerçi “çilingir” den kastı anlamamıştı ama, elbet bir gün sorar öğrenirdi.

Az sonra Maystrile ve dilenci el ele tutuşmuşlardı. Kısaca Maystrile’e ne yapması gerektiğini anlatan dilenci, şimdi derin bir konsantre içerisindeydi. Ve başladılar… El hareketleri birbirlerinin tersi yönünde, hızlı hızlı dans ederken kısık seste bir büyü okuyorlardı. Lahon farklı bir yer ve zamanda olsa bunu komik bulabileceğini düşündü. Sonra bu fikri aklından çıkartarak kılıcına ve iç cebine sıkıca yerleştirdiği iksire göz attı. Hazırdı.

 Sisler üzerine sanki suya resim yaparmışçasına dokunan iki büyü ustası, onu şekilden şekile soktu. Sonunda tam önlerinde sis iyice metalik bir griye döndü ve katılaştı. Dakikalar geçtikçe kıvama gelen puding gibi sisi karıştırmak zorlaşıyordu. En sonunda önlerinde iki buçuk metre yüksekliğinde ve bir metre genişliğinde “sisten bir duvar” örmüşlerdi.

 Sıra Kör Dilenci’deydi. Maystrile’nin elini bıraktı, iki elini duvara dayadı ve dakikalar boyunca sisten duvarla adeta konuştu. Bir süre sonra parmakları duvarın içine doğru çekilmeye başladı. Hızla geri çekti ellerini ve diğerlerine yanına gelmesi için işaret etti.

 Parmakları tekrar duvarın içine girdi ve konuşanın artık kendisi olmadığını biliyordu. Önce parmaklarının temas ettiği yüzeyden ve sonra bütün duvardan sarı bir ışık yayılmaya başladı. Göz kamaştıran ışığa rağmen adımını attı ve Kör Dilenci artık bu düzlemde değildi…

 Gördüklerini idrak etmek saniyelerini alsa da ardından Lahon girdi içeri. Amston’u Maystrile takip ediyordu ve ışık arkalarından söndü.

 * * *

 Lahon ilk defa yaşadığı bu boyut değişimi tecrübesiyle kendisini dalgalar tarafından dövülmüş gibi hissediyordu. Her şey iç içe geçtiği için kapattığı gözlerini açtığında, gördüğü sahne karşısında nutku tutuldu.

 Birkaç saniye arayla yanına gelen Amston ve Maystrile’de kendilerini aynı sahneye bakar buldular: Kör Dilenci ve Şeytan savaşıyordu. Üstelik kadından gelen güç öyle tanrısaldı ki, Şeytan’ın “korku” tohumuyla tanışması uzun sürmemişti.

 Karşılıklı büyüler yolluyor, görülmemiş bir kinle dövüşüyorlardı. Sihirsel güçleri birbirlerine her çarpışında küçülmüş salon yıldırım düşmüşçesine sallanıyor ve zemine sağlam basmayan herkesin ayağını yerden kesiyordu.

 Şeytan karşısındakinin doğasını çözmeye çalışıyordu. Ona bunca şiddetle “ne” karşı koyabilirdi ki? Mutlaka bir yardım alıyordu ve o yardımı durdurmadan kazanması imkansız gibiydi. Kanlı gözünün bir ucuyla diğerlerini fark etti. Vallentin’i görülmeyen bir komutla uyandırdı. Ve bu dikkat kaymasını sağ kanadına yediği sıcak bir darbeyle ödedi. Değerdi… Çünkü en azından günce güvendeydi, kısa bir süre için olsa bile.

 Vallentin programlanmış bir robot gibi, kat-i bir şekilde emre itaat etmek üzere uyandı. Ruhlar üzerinde ki kontrolünün şaşırtıcı bir şekilde artmasına hayret dahi göstermeden, bir yığın ruhu adeta yoktan var etti. Ve hepsini Amston ve Maystrile’nin bulunduğu bölgeye doğru yolladı.

 Lahon biraz daha ileride kalmıştı ve şimdi koşarak güncenin bulunduğu yere yönelmeye çalışıyordu. Ruhlar sürekli yanından geçerek içine umutsuzluğun acı aşısını yapmaktan çekinmedi. Fakat usta katil aldırmadı. Gözlerini kısarak günce olduğunu tahmin ettiği karaltıya doğru yılmadan ilerliyordu. Zemin kaygan değildi, ama ardı ardına  gelen ve büyüsel çarpışımlar sonucu ortaya çıkan depremler yüzünden sürekli dengesini kaybediyordu. Kör Dilenci ve “o” –korkusuz katil bunu dile getirmeye çekiniyordu- görüş açısından çıktığında günceye hayli yaklaştığını fark etti.

 Bu sırada Maystrile yaptığı basit bir büyü ile Amston’la kendisini bir koruma çemberinin içine almıştı. Ruhlar onlara yaklaşamıyordu. Kötü yanı onlar da ruhlara yaklaşamıyordu. Maystrile biraz daha cesaret edip, daha sıkı bir büyü için konsantre olmaya çalıştı. Ve başardığında koruma çemberi birkaç saliseliğine kalkmış, onun yerine dört bir yanını saran ruhlar ızdırap çekmişti. Ve çember yeniden aktif oldu.

 Kör Dilenci cephesinde işler iyi gitmiyordu. İçindeki Tanrısal gücün yönlendirmelerine rağmen Şeytan fazla güçlüydü. Dilenci olaylar daha fazla aleyhine gelişmeden, Lahon’un şu işi bitirmesini umdu.

 Vallentin hemen güncenin yanındaydı. Yaklaşan Lahon’a karşı kayıtsız bir yüz ifadesi takınmıştı. Bir planı var gibi gözüküyordu, zira vardı da. Elini cüppesinin iç taraflarına soktuğunda katlanmış bir kırbacı dışarı çıkardı. Kırbacın üç başı vardı ve hepsinin başında koyu renkli yılanlar kıvrılıyordu. Havada bir kez şaklatarak Lahon’a fazlaca büyük bir göz dağı vermeyi başardı.

 Lahon işinin zor olduğunun farkındaydı. Çünkü kılıcını düşmanının derisine saplayabilmesi için, kırbacın menziline girmesi gerekiyordu. Ve menzile girdiğinde, o yılanlar tarafından ısırılmak kaçınılmaz gibiydi. Menzilin tam dışında durdu ve kılıcının kabzasını her dövüşte olduğu gibi kararlı bir şekilde kavradı. Kınından çektiğindeyse, kiralık katil yeniden iş başında olmanın keyfini sürüyordu…

 Bölüm 12: Gölge Bozan

 Maystrile yaptığı zorlu büyüler nedeniyle yorgun düşmüştü. Koruma çemberi zayıflarken, Amston kılıcının kabzasına sıkıca sarıldı ve bu basit metalin olağanüstü ruhlar karşısında ne gibi bir şansı olduğunu merak etti. Çemberde oluşan ilk gedikten içeri bir uzuv sızmaya başlamıştı şimdi. Maystrile’in eli gayri ihtiyari hançerine uzanırken, Amston harekete geçmişti bile.

 Seri bir hareketle ruhun ince katmanına, normal bir insanı parçalara ayırması gereken darbeler yolladı. Uvuz bir an duraksadı, ardından silinmeye başladı. Maystrile Amston’a şaşkın bir bakış atarken, adam sadece omzunu silkmek ve yeni gediklerden gelen saldırıları karşılamakla yetindi. Artık çember tamamen parçalanmıştı ve ikilinin tek güvencesi birbirleriydi. Sırt sırta verdikleri halde dört bir yandan gelen saldırılara karşı koymakta zorlanıyorlardı.

 Bu sırada Lahon rakibinin etrafında daireler çizip, herhangi bir açık arıyordu. Salondaki ağır koku, gerçek dışı öğeler ve tam karşısında; elinde 3 başlı kırbacıyla kendisini bekleyen dişli rakip, kiralık katilin gözünü korkutmaya yetmemişti. Vallentin’in bir açık vermeyeceğini anladığında, dansına başlama kararı aldı.

 Kılıcını savurarak menzilin içine bir ok gibi girdi. Kırbaç parçalamak ve öldürmek için Lahon’a yaklaşırken kendisini omzunun üzerine bırakarak ufak bir takla attı. Ve kalktığında yeniden menzilin dışındaydı.

 Beni deniyor, diye düşündü Vallentin. Ona bu denemeleri pahalıya ödeteceğim. Ama ödeme ve ödetme konusunda genç katil daha tecrübeliydi. Çünkü menzile ikinci girişinde, Vallentin’in dizinde ufak bir sıyrık açmış ve ölüm çemberinden çıkarken yılanlardan birisinin başını koparmıştı. Yılan yere düşerken Vallentine afallamış bakışlarla genç katili izledi. Kadının yüz hatlarını okumak imkansız gibiydi.

 Yol arkadaşlarının infazıyla deliye dönen yılanlar, vahşi bir tıslamayla Lahon’a uzanmaya çalıştılar. Ama Lahon işini biliyordu, bir an olsun durmadan kılıcını savurarak menzil içerisine giriyor ve rakibinde küçük kesikler bırakarak dışarı çıkıyordu.

 Şeytan ise Kör Dilenci karşısında açık bir üstünlük kurmuştu. Bu sayede dikkatini Vallentin’e daha fazla yöneltebiliyordu. Genç katil karşısında güncenin koruyucusunun numaralarının bitmek üzere olduğunu fark etti. Öfkeyle yapabileceklerini gelişmiş aklında tartarken, Kör Dilenci’nin hırıltılı nefesindeki değişim, yeni bir büyüye başladığını gösteriyor gibiydi. Şeytan bu işi bir an önce bitirmek için tekrar büyücüye dönmeye karar verdi. Ama bundan önce Vallentin’e ufak bir efsun okudu. Ve böylece adam şimdi daha dinç ve hızlı bir şekilde savaşıyordu kiralık katile karşı.

 Amston oldukça güçlü bir ruh tarafından salonun diğer bir köşesine fırlatılırken, Maystrile’den oldukça uzağa düştüğünü fark etti. Maystrile’den uzağa ve Şeytan ile Lahon’un düellolarının yakınına… Onu oraya fırlatan ruh, havada girdaplar oluşturarak tekrar kendisine yaklaşıyordu. Ama Amston salonda geçirdiği kısa süre içerisinde, lanetli yaratıkları en kısa sürede nasıl uzaklaştırabileceğini çözmüştü

 Kılıcını kavisli bir şekilde kendisine yaklaşan girdap-ruha sapladı. Ardından kılıcını çekti ve aynı noktaya üç kez daha düz bir şekilde sapladı. Metalin soğuk canlılığı ruhu ayrıştırırken bu kez başka yanlardan gelenlere döndü Amston. Sonları hiç gelemeyecek miydi? Bu savaştaki rolü sadece çapulcuları oyalamak mıydı? Amston bu düşüncelerin verdiği hınçla sapladı bir sonraki ruha kılıcını. Ve bir sonrakine saplarken gözüne bir şey ilişti.

 Lahon Vallentin’den hiç beklemediği darbeler almaya başlamıştı. İkinci defadır ölümcül yılanların dişlerinden sadece birkaç milim ile sıyrılabilmiş ve daha karşılık bile veremeden yeni darbeleri savuşturmaya çalışmıştı. İşin ciddiye bindiğini anladığında, son kez risk alamaya değer bir hamle yapmaya karar verdi. Ölümcül bir hızla menzile girdi, yuvarlandı ve bir yılanın başını daha uçurdu. Ancak bu, Vallentin’in vurmak için indirmeye başladığı kırbacı durdurmaya yetmedi. Sanki efsunla birlikte yılanlarda hızlanmıştı. Ve kırbaç Lahon’un tam göğsünde patladı.

 Yılanın zehirli dişleri derisinden önce elbisesini ve ardından da cebini deldi. Zaten düşmek üzere olan Gölge Bozan çarpmanın etkisiyle yerinden fırlarken, kırbaç ilerlemeye devam etti ve ardından kiralık katilin tenine gömüldü. Müthiş bir şok ve acı dalgası Lahon’un bedenini kapladı, kırbacın yılanla birleştiği noktadaki deri kayışın gerisinden tutup kalan bütün gücüyle rakibini kendisine ve ileri doğru uzatmış olduğu kılıcına doğru çekti.

 Vallentin beklemediği bu hamleyle kılıcı kucakladı. Ve Lahon ona bu acıyı yaşatan adamdan kılıcını çekmeden önce yukarı, tam ciğerlerine doğru kaydırdı silahını. Ve kılıcı çekecek gücü kendisinde bulamayarak dizlerinin üzerine düştü. Vallentin de –artık tek başlı kalmış- kırbacını yere bırakırken ağzından gelen kanlarla pürüzsüz zemine devrildi.

 Tüm bunlar aynı saniyeler içerisinde olurken, Gölge Bozan’ın şişesi irtifa kaybetmeye başlamış ve yere doğru düşmeye başlamıştı. Şişe yere düştüğünde kırılmadı. Çünkü Kör Dilenci olası bir düşüşe karşı önlemini almıştı. Ama şişe sanki dalga geçermiş gibi yuvarlanmaya başlamıştı. Tam da Kör Dilenci ve Şeytan’ın dövüştüğü noktaya doğru…

 * * *

 Şeytan Vallentin’in öldüğünü hissetmişti. Zerre kadar üzüntü duymuyordu ama şimdi biricik güncesi savunmasız bir haldeydi. Kör Dilenci’nin artık tam anlamıyla tükendiğini hissedebiliyordu. Ona yardım eden güç yavaş yavaş elini eteğini çekiyor gibiydi. Ve bu tabii ki Şeytan’ın işine geliyordu. Kadının görmeyen gözlerine bakarken Şeytan bir sürtünme sesi duymaya başladı. Daha çok bir yuvarlanma… Bu sesi kadında duymuş olmalıydı çünkü tereddüt ediyor gibi gözüküyordu.

 Yuvarlananın güncesini yok etmek üzere hazırlanmış bir iksir olduğunu anlayan Şeytan, Kör Dilenci’den uzaklaşıp küçük şişeye doğru hamle yaptı. Oysa bu ana kadar fark etmediği, ölümcül bir düşmanı onu bekliyordu: Amston.

 Kılıcını şaşmaz bir kararlılıkla iyice sokulduğu Şeytan’ın kanatlarının altına soktu. En zayıf yerinin orası olduğunu tahmin ediyordu ki ilikleri donduran bir feryat bunu doğruladı. Simsiyah bir kan, kara derisinden fışkırırken Şeytan delicesine bir öfkeyle yarasına bakmaya çalışıyordu.

 Amston fazla vaktinin olmadığının bilincinde artık durmuş olan şişeyi yerden aldı ve sürüne sürüne günceye yaklaşmış olan Lahon’a fırlattı. Şeytan’ın bakışları yarasından, havada döne döne ilerleyen iksir şişesine kaydı. Ve Amston’a yaptığını ödetmeye hazırlanırken okkalı bir elektrik şoku onu arkasında bıraktığı –tükenmiş haldeki- düşmanına karşı uyardı. İnsanı boş verip, yaralı kanadıyla Kör Dilenci’nin işini bitirmek için ona döndü. Amston kılıcını soktuğunda hissettiği soğuklukla kolunu kaldıramaz olmuştu. Şeytan’ı Kör Dilenci ile baş başa bırakıp geri çekildi.

 Lahon gitgide artan umudu ve kanına karışmış zehrin etkisiyle sarhoş bir şekilde günceye ulaştı. Amston’un tam orada, ona şişeyi geri vermek için bulunacağını adı gibi biliyordu. Ve dostu onu bir kez daha yüz üstü bırakmamıştı. Şimdi Gölge Bozan elinde, Kan Güncesi ise tam karşısındaydı.

 Salonda daha on binlerce ruh vardı, ancak onları kontrol edenin ölmesiyle amaçsızca dolaşmaktan başka hiçbir işe yaramıyorlardı. Maystrile odanın bir köşesinde dizlerinin üzerine çökmüş ve nefes almaya çalışıyordu. Lahon’un kendisine baktığını fark edince, gülümseyerek zafer işareti yaptı. Ve ardından öne doğru düştü.

 Kiralık katil daha fazla zamanının kalmadığını anlayarak, titreyen elleriyle güncenin rünlü kapağını açtı. Şişkin ciltleri azalmış, sarı sayfaları buruşmaya başlamıştı. Günce kaybettiği ruhlarla zayıflıyordu. Onu bu düzlemde tutan sadece efendisinin iradesiydi. Lahon iksirin mantar kapağını açtı ve renksiz sıvıyı iki sayfanın tam ortasına boşalttı.

 İksir anında etkisini göstermeye başlamıştı, günce delirmiş gibi titriyordu. Sayfalarının, kapağının ve rünlerinin gölgesi hemen yanı başında oluşmaya başlarken tiz bir ıslık sesi duyuluyordu. Çeyrek dakika sonra günce kendisini kopyalama işlemini tamamlamıştı. Artık yanında salt gölgeden oluşan bir kitap duruyordu. Gölgeden yayılan soğukluk Lahon’un içini ürpertti. Ve kanındaki zehir onu nefessiz bırakarak öksürmesine neden oldu.

 Şeytan olanların farkındaydı, ama Kör Dilenci şu an ona öyle bir büyü yapmıştı ki onu engellerken başka hiçbir şeye yoğunlaşamıyordu.

 Lahon kendisini toparlayarak kılıcını kaldırdı. Zehir tüm bedenini etkisi altına almıştı, ancak son bir darbe yapabileceğini biliyordu. Kılıç rotasından bir milim bile şaşmadan güncenin gölgesine girdi. Gölge kılıcı minnetle kabul etti… Ve gök gürültüsünü bile yanında utandırabilecek bir sesle günce bir vazoymuşçasına parçalandı. Parçaları dört bir yana dağılarak dört bir yana kötülük ve dehşet yaydı.

 Güncenin parçaları uçuşurken, Şeytan yerinde tamamen hareketsiz bir şekilde kalakalmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, kanatları öfkeyle gerilmişti. Yaralı kanadı ona ağır geliyordu. İrin dolu yüzü hissettiklerinin binde birini bile açıklamıyordu. Ve aynen bu düzleme geldiği gibi, yavaş yavaş silinerek terk etmeye başladı bu düzlemi.

 Cehennemin davetkar sıcağını özlemiş gibiydi. Ama dünya üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmasına bu kadar az kalmışken, zaferin elinden çekip alınmasına korkunç öfkeliydi. Yüzlerce yıllık emeğini tek çırpıda silen insanoğluna nefret dolu bir bakış attı.

 Bu öyle bir bakıştı ki, kendisiden geçmek üzere olan Lahon’un içini kaldırdı. Ve bayılmıyor olsaydı kesinlikle kusardı. Bu öyle bir bakıştı ki, sadece Şeytan’dan beklenebilecek bir kinle dolup taşıyordu. Ve bu bakış asla silinmemek üzere işledi Lahon’un hafızasına. Oysa Şeytan’ın varlığı silinmişti bile Ruhlar Salonu’ndan.

 Silinen bu bakışlar ruhuna işlerken kapandı Lahon’un gözleri…

 Bölüm 13: Gianna’nın Cevapları

 Diz boyu yeşillikler arasında koşuyordu küçük kız. Yaşıtları gibi neşeyle değildi belki, ama unutmak için koşuyordu. Koşarken huzur buluyordu. Uzun saçları savruldu, hızını arttırdı. Kuş gibi özgürdü, sanki şu andan başka hiçbir an yokmuş gibi. Doğanın sesine doğru koştu, yeşil çimenlerin kokusunu içine çekerek koştu. Ama bir yanlışlık vardı…

 Kokladığı koku çimen değil, kandı. Çimen kokusu ne zamandan beri böyle mide bulandırıcıydı? Ya da insan koşarken, boğazında bir yumru nefes almasını engeller miydi? Ciğerleri parçalanıyorken koşmak doğru değil gibiydi. Durdu ve kan kokusunu duymamak için nefes almamaya çalıştı.

 * * *

 “Lahon! Lanet olsun nefes almıyor!”

 “Vaz geçmiş olamaz, uyan lütfen!”

 “Bana bırakın…”

 Ve yanan ciğerleri tekrar havayla doldu. Her yanına iğneler saplanıyordu, çimenlerin nereye gittiğini anlamak için gözlerini açmaya çalıştı. Bu yabancılarda kimdi?

 “Lahon, merak etme, buradayız,” dedi tanıdık bir ses.

 Lahon Gözlerini birkaç defa kırpıştırarak, gözünün önündeki perdeyi kaldırmaya çalıştı. Ve bu çabası bilincini yerine getirdi.

 “Ne oldu?”

 “Hepsi geçti dostum,” dedi Amston.

 Dostunun hâlâ iyi olduğunu görmekten dolayı mutlulukla gülümsedi. Gerçi kılıç tutan kolundaki sargıyla “iyi olmak” pek tezat duruyor gibiydi. Ama önemli olan şu an yaşıyor olmasıydı. Doğrulmaya çalışırken tekrar başı döndü, biraz debelendikten sonra bu çabasının boşa olduğunu anladı.

 “Ah yılan zehri tüm kanına karışmıştı, dördüncü günden ayağa kalkıp birilerini pataklayabileceğini mi zannettin?” dedi alaycı bir sesle Kör Dilenci.

 Lahon başındaki zonklamayı aldırmadan, Kör Dilenci’ye döndü. “Dördüncü gün mü? Daha yeni bayılmış gibi hissediyorum, sanki güzellik uykumun en tatlı yerinde gibiydim. Hem tam olarak ne oldu, şimdi neredeyiz? ‘O’ndan ve Muhafız’dan kurtulduk mu?” uzun süre konuşmaktan midesi bulanan Lahon, bir süre durup derin derin nefesler aldı. Ve ekledi “Tabii Günce’den de?”

 Amston yüzünü buruşturdu ve en doğru yanıt için Kör Dilenci’ye döndü. Kadın halinden memnun gözüküyordu. Ve farklı bir şeyler vardı. Sanki kadının içinden bir şeyler çekilip alınmış sadece boş, ‘normal’ bir insan kalmış gibiydi.

 “Her şey sırasıyla Lahon. Şu an yaşıyor olman bile büyük bir mucize, biraz dinlensen iyi olacak gibi. Yılan zehrinin etkisiyle güzellik uykunu biraz fazla tuttuğum doğru, ancak uyanmanın başka bir yolu yoktu. Şu an benim küçük ve sevimli kulübemdeyiz. Günce, Şeytan ve Muhafız üçlemesinden de ilelebet kurtulduğumuzu düşünüyorum. En azından Günce ve Muhafız’dan eminim,” dedi. Onaylamaz bir şekilde başını sallarken devam etti, “Şeytan hakkında net konuşmak neredeyse imkansızdır, bilirsiniz. Ruhlar Salonu, yaratılış amaçlarından mahrum kaldıktan sonra kendisini infilak etmek gibi bir huy edinmiş gibiydi. Ve…” bakışları şu ana kadar hiç sesi çıkmamış Maystrile’ye kaydı.

 “Ve Maystrile olmadan boyut kapısını açmakta oldukça zorlandım. Bana yardım eden ilahi güç, görevimin tamamlanmasıyla yavaş yavaş içimden çekiliyordu. Kapıyı ardımdan tekrar kapatırken hepimize gerçek cehennemi yaşatacak bir patlamadan ramak farkıyla kurtulduk. Amston sen ve Maystrile’yi bu tarafa geçirmemde bana yardımcı oldu.”

 Lahon hâlâ tek kelime etmemiş Maystrile’ye doğru bakıp, “Ona ne oldu?” dedi.

 “Ruhlar onu çıldırmanın eşiğine getirmiş olamlı, kendisini savunma gücü bu kadar yüksek olmasaydı şu an karşımızda sadece bir kabuk duracaktı. Zamanla düzeleceğini umuyorum, şimdilik sadece bekleyeceğiz,” dedi Kör Dilenci.

 “Başka bir gelişmede Ruhlar Salonu’nun yok oluşuyla fazla sarsılan Ganuel. Öfkeli dağ, Siyon kampına kayalar fırlattı. Arkamızda bizi bekleyen küçük birlikten de bu şekilde kurtulmuş olduk. Ve ben son büyümü bizi buraya getirebilmek için kullandım.” Ses tonundan pişmanlıktan eser yoktu.

 Lahon Dilenci’nin gözlerine dikkatle baktığında gerçeği anladı. O artık görebiliyordu! Kendisi hakkında ki gerçeğin farkına vardığını anlayan Kör Dilenci daha Lahon ağzını açamadan, “Evet biliyorum,” dedi. “Sanırım ‘güç’ beni terk ederken, aldığı büyüye karşılık gözlerimi geri verdi. Ah kesinlikle adil bir değiş-tokuş.”

 Lahon sessizlikten yararlanıp, şimdiye kadar olanları düşünmeye başladı. Yaşadıkları, etkileri ve o nefret dolu bakışı… İçi tekrar buz kesildi. “Ne zaman ayağa kalkabileceğim? Bundan sonra ne olacak?” dedi. Kendisini boşlukta hissediyordu, işte amacına ulaşmışlardı. Günceyi ve ‘O’nu geldiği yere geri yollamışlardı. Artık havalara uçmaları gerekmiyor muydu?

 “Henüz değil kızım… Şimdi uyu…” dedi, sadece bir annenin kullanabileceği içten bir ses tonuyla.

 Lahon bu isteğe karşı çıkacak gücü kendisinde bulamadı ve bilinci tekrar karardı…

 * * *

 Lahon uyandığında kendisini daha iyi hissediyordu. Elbiseleri değiştirilmiş, odası havalandırılmıştı. Bu kez doğrulmayı becerdiğinde hemen üç adım yanında yere kıvrılmış uyuklayan Amston’u gördü. Dostu iyi görünüyor gibiydi. Derin derin nefes aldı ve yataktan kalktı.

 Önünde uzun yıllardır sürekli bir amaç bulunduruyordu. Ve şu an istediğini yapabiliyor olması fikri –henüz iyileşmemiş yaraları dahilinde- ona çok garip geliyordu. Belki de tüm hayatı boyunca yapması gerekenleri, bu genç yaşında tamamlamıştı. Ve belki de o da artık diğer herkes gibi iyi bir hayat, mutlu bir gelecek için çabalamalıydı.

 Bu düşünceyi hırsla aklından uzaklaştırdı. Kararını vermişti. Artık evime dönmeliyim, diye mırıldandı.

 * * *

 “Sen kafayı mı yedin?! Şu haline bir bak! En az bir ay boyunca konuğum olacaksınız, kesinlikle itiraz kabul etmiyorum,” dedi Kör Dilenci sert bir ses tonuyla. Lahon tam itiraz etmeye hazırlanıyordu ki, bundan vaz geçti. Halsizlik dört bir yanını sarmıştı. Derin bir nefes alıp söyleyeceklerini yuttu. “Pekala, Maystrile kendine gelene kadar buralarda takılmaya devam edeceğiz.”

 “Uslu kızım benim,” diye mırıldandı Kör Dilenci. Bu Lahon’un keskin kulaklarından kaçmamıştı. Ama didişmek için hâlâ yeterli enerjisi yoktu. Bahçeye çıktığında Maystrile’in hiçbir anlam taşımayan gözlerle, boş yolu süzdüğünü fark etti. Onun adına gerçekten üzülüyordu. Amston’dan sonra hayatına en çabuk giren ve en yakınlarından olmayı başarabilmiş başka kimse yoktu. Bir an düşükten sonra, Maystrile’in kendileriyle gelmesini istemeye hakkı olmadığı hissine kapıldı. Aslında Amston’a bile “Gel.” dememeliydi.

 Hayır, bu bağ o kadar basit olamazdı. Amston onu bırakmazdı ve Maystrile’de Amston’u bırakmazdı. Bu ikilinin son zamanlarda geliştirdiği yakın ilişkiyi hatırlayıp gülümsedi. Dostunun elini avuçlarının içine aldığında Amston’un yanlarına geldiğini gördü.

 “Seni koca adam, bu kadar az hasarla atlatmış olmana inanamıyorum. Gene öne geçtin sanki,” dedi Lahon. Sesini olabildiğince alaycı tutmaya çalışmıştı, ama karşısında duran capcanlı Amston için Tanrı’ya sonsuz derecede müteşekkirdi.

 “Önde olduğumu biliyordum, aslında beni geçebildiğin zamanlarda pek sınırlı sanki,” diye iade etti aynı alaycı tonu. Lahon gülen gözlerle sarılırken dostuna “Kruzendro’ya birlikte döneceğiz değil mi?” dedi.

 “Eh tabii ki, eminim bana da güzel bir iş bulabilirsin. Ve tabii Maystrile’me de.”

“Yani gene birlikteyiz öyle mi?”

“Aynen öyle eski dostum, aynen öyle.”

 Lahon biraz daha sıkı sarıldı, Şimdi kafasına takması gereken pek bir şey kalmamıştı. “Hey seni pis kadın, sevgilime sarılmayı derhal bırak!”

 Lahon’un gözleri yuvalarından fırlamanın eşiğinden dönerken, hızlı bir şekilde arkasını döndü. Sırıtan ve halinden oldukça memnun gözüken Maystrile tam karşılarındaydı! Amston daha kimse ağzını açamadan Maystrile’in yanında bitmişti. Koca ellerini kadının narin beline dolayıp kendisine çekerken, kuşkusuz önceki sarılmadan çok farklı şeyler hissediyordu.

 Lahon hissettiği derin rahatlığın yanında, artık burada daha fazla kalmalarına gerek olmadığının farkına vardı.

 * * *

 Ay bütün parlaklığıyla Leen adasını aydınlatırken, Kör Dilenci’nin kendi elleriyle yetiştirdiği şifalı otların yanında sohbet ediyorlardı. Lahon kadını kendisine hiç bu kadar yakın hissetmediğini fark etti. Gözlerini parlak aydan çekemeyerek dilencinin anlattıklarını düşündü. Gelecekte ona yol gösterebilecek onlarca ipucunun üzerinde bir bir durdu.

 Kadın onun mutlu olmasını istiyordu, bu aşikardı. Ama bu mutluluğu hayatını tehlikeye atarak kazanmasına karşı biraz soğuktu.

 “Bir şey sorabilir miyim?” dedi Lahon.

“Elbette, her zaman.”

“Artık kör olmadığına göre, kendine yeni bir isim düşündün mü?”

 Kadının gözleri uzaklara dalarken “bir isim öyle mi,” diye mırıldandığını duydu. Acaba fazla özel bir soru mu sordum, diye düşündü.

 “Gianna,” dedi, sesi fısıltı halindeydi.

“Anlamadım?”

“Benim adım Gianna’ydı.”

 * * *

Leen adasında bir liman yoktu, aslında buraya uğrayan bir gemi bile yoktu. Ancak ‘Ruhlar Salonu’nun Fatihleri’ ve ‘Siyon’u Kovan Yüce Yürekli Kişiler’ için küçük bir rıhtım hazırlanmış ve uzun uğraşlar sonucunda onları Kruzendro’ya kadar idare edebilecek bir gemi inşa edilmişti.

 Halk artık Kör Dilenci’yi –eski ismine bir türlü alışamadığı için böyle kalmıştı- liderleri olarak kabul ediyor ve kelimenin tam anlamıyla ona tapıyorlardı.

 Lahon, Amston ve Maystrile rıhtımda gemiye binmeye hazırlanırken Gianna’yla son bir kez vedalaştılar. Leen artık dış ülkelere açılabileceği için, haberleşmekte bir sorun yaşamayacaklarını düşünüyorlardı. Gemiye en son Lahon bindi.

 Gemi tecrübeli bir kaptan ve oldukça istekli tayfalar tarafından yönetiliyordu. Yolculukta bir sorun çıkmayacağı konusunda her türlü güvence bizzat kaptan tarafından sağlanmıştı. Demir alınırken Lahon, onların ayrılışı nedeniyle toplanmış halka ve en önde son derece üzgün gözüken Gianna’ya baktı.

 * * *

 Yola çıkalı iki gün geçmişti ve gemide her şey olağandı. Lahon vaktini Amston ve Maystrile ile gelecek hakkındaki planlarını konuşarak geçiriyor, yaşadıklarını mümkün olduğunca unutmaya çalışıyordu.

 Ama hâlâ unutmadığı bir şey vardı. Gianna ismi ona kahrolası bir derecede tanıdık geliyordu. Sanki isim kalbinin derinliklerindeki kumların altına gömülmüştü ve hatırlamaya çalıştıkça üzerindeki kumlar yavaş yavaş siliniyordu. Amston ve Maystrile ile olmadığı her saniye bu isme yoğunlaştı. En sonunda gerçeği fark ettiğinde, idrak etmesi dakikalarını aldı.

 Ardından ismi kumların arasından hiç çıkarmamış olmayı diledi. Gianna onun annesiydi…

 SON

6 Haziran 2008 — 17 Kasım 2008

Bir Yorum Yap