Latemsould Sirki – Ölüm Cambazları

Not: Öykünün devamı ne yazık ki yazılmamıştır. Yazılma ihtimali de bir hayli düşüktür, okumaya başlamadan önce; bunu göz önünde bulundurmanızı önemle rica ederim.

 KISIM BİR: SIRADIŞI OLMAK

Dünya hiçbir özelliği olmayan sıradan insanlarla dolu. Bu sıradanlık insanların içlerine o kadar işlemiş ki; geçen günlerin, geçmekte olan günlerin ve geçecek olan günlerin aynı rutinlikte ilerlediğinin farkında bile değiller. Neyse ki dünya nüfusu sadece sıradan insanlardan oluşmuyor. Ben ve kardeşim gibi sıradanlığın sınırlarına dahi yaklaşamayan birçok insan var. Sıradan değilim, çünkü hayvanlar beni anlıyor. Onlar üzerinde tartışmasız bir kontrole sahibim. Ve kardeşim sıradan değil, çünkü ateşi istediği gibi kontrol edebiliyor. –Aslında onun cehennemde ne halt yiyeceğini çok merak ediyorum.-

Dediğim gibi… Sıradan olmayan birçok şanslı insan var. Ve bu şanslı insanlardan, aralarında ben ve kardeşimin de dahil olduğu altı kişi, son derece mütevazi bir sirk olan Latemsould Sirki’nde çalışıyoruz. Sirklerin, çoğu sıradışı insan için bir sığınak olduğunu düşünüyorum. Çünkü sıradışı olmanın en büyük bedeli; dışlanmak ve hor görülmektir. Ve ben bu bedeli tam on yedi yıldır ödüyorum…

Huomell Pan

BÖLÜM BİR: Bir Damla Gösteri

“Haydi ama Huomell, biraz gerçekçi ol. Bunu yapamayacağımızı biliyorsun!”

 “Aslında bildiğim tek şey, küçük kardeşim. Senin son zamanlarda oldukça titrek bir kıç edinmiş olman. Bir düşünsene, bu her zamankinden daha vahşi bir gösteri olacak. Seyircilerin mırıltılarını duyabiliyorum! ‘Hey şuna bakın! Bu vahşi bir aslan ile sönmeyen bir ateşin düellosu. Ben bahsimi aslandan yana kullanırdım” ve diğeri cevap verecek: ‘Dostum o ödlek aslanın hiç şansı yok! Şu dans eden alevleri görmüyor musun?!’ İşte olacaklar küçük kardeşim. Sadece tek bir prova bile yeter, bundan eminim.”

Ses uzun süre soluksuz konuşmaktan yorulmuş, ancak sesin sahibinin gözlerindeki heyecan ışıltısı hiç eksilmemişti. Sabırsızca beklediği cevabı ve sonrasında gelecek ışıltılı günleri düşünüyordu. Latemsould Sirki en parlak dönemlerini yaşamıyordu.

Derin bir iç çekişin ardından Chisew’in cevabı duyuldu. “Gertz bundan hiç memnun kalmayacak.” Sonra kardeşine baktı ve ikisinin dudakları da aynı anda aralandı. “Gertz’in canı cehenneme.”

Huomell rahatlamış bir şekilde el yapımı hamağına uzandı. Chisew odadan çıkarken “Öğle temizliğinin hemen ardından, Minik Solan’ın karavanında buluşalım. Bunu onunda görmesini istiyorum, belki bir şeyler kapabilir.” Kapı Chisew’in ardından gıcırtılı bir şekilde kapanmaya başlarken, Huomell cevap vermeye tenezzül bile etmedi.

Düşünceleri ‘sıradan’ insanları memnun edebilmek için aldıkları risklere ve kaybettikleri lüks hayata kaydı. Lüks hayat umurunda değildi, ama hayatı bu basit insanların gönüllerini hoş tutmak üzerine kurulu olması onun canını sıkıyordu.

Kardeşiyle birlikte bir yıl kadar önce bu sirke katılmıştı. Bu hayatlarında bir dönüm noktası olmuş ve ufakta olsa bir değerleri olduklarının farkına varmalarını sağlamıştı. Bu nedenle pişman olmak asla aklının ucundan bile geçmemişti. Geçmiş hayatı ve ailesi, dipsiz bir uçurumdan farklı değildi. Uçurumdan çıkışları hayal ettikleri kadar parlak olmamıştı belki, ama artık başlarını sokabilecekleri –bir dereceye kadar güvenli- bir evleri vardı.

Ve bu ev, onlara daha öncesinde hiç tatmadıkları şeyleri göstermişti. Arkadaşlık, hayattan zevk alma, sürekli itilmemek, günde üç öğün yemek… Daha fazlasına neden ihtiyaç duyacaklardı ki?

Siyah saçları gözlerini kapatınca istem dışı bir şekilde eliyle onları düzeltti. Koyu kahverengi gözleri, yuvarlak burnuna bir karasineğin konmasıyla aniden açıldı. Düşünmek; zaman alan bir eylemdi. Ancak yemek yemek kesinlikle daha hayatiydi. Hamağa dolanmış uzun bacaklarını can havliyle kurtarmaya çalışırken, küçük karavanına bir göz attı.

Tozlu pencereden gelen kısıtlı gün ışığı, aynı titizlikteki tozlu tahta zemini aydınlatırken; sahip olduğu bütün eşyaları içinde barındıran ahşap dolabının gölgesi uzamaya başlamıştı. Karavanına ender yapılan ziyaretler için iki kullanışlı sandalye ve kendisine çeki düzen verebilmesi için oval bir boy aynası karavanın bir duvarını boydan boya kaplıyordu. En kuytu noktadaysa küçük bir bölme, tuvaletiyle yaşamını sürdürdüğü yeri ayırıyordu. Yemeklerse dışarıda, hep birlikte yeniyordu. Neyse ki Huomell’in zulası, onu yemek vaktine kadar idare edebilecek bir unsurdu…

* * *

 Latemsould Sirki’nin son konaklama yeri, en yakın kasabanın on üç mil doğusunda kalıyordu. Toprak yeni yağan yağmurdan dolayı nemli, ağaçlar bulutlara meydan okurcasına yeşildi. Kamp alanlarını çitlerle örmeye zahmet etmemişlerdi, vahşi yaşamdan bir nebze olsa da uzakta durduklarından emindiler. Sirkin bulunduğu açıklık oldukça genişti. Çok yakınlarından ince bir dere geçiyor, sirk çalışanları için gerekli suyu tedarik ediyordu. Karavanları çeken atlar, bir köşede uysal bir şekilde duruyor arada bir sahiplerinin bulunduğu karavanlara özlemle bakıyorlardı.

Açıklıkta yedi karavan bulunuyordu. Beşinde mütevazi sirk çalışanları, birisinde kullandıkları araç gereçler ve ihtiyar Luunf ve sonuncusunda da büyük patron Gertz… Bunların dışında da üç kafes vardı. Kafeslerin ilkinde yaşlı bir dişi aslan yatıyordu. Adı Toush olan bu aslan, patilerini az önce yediği yemeğinden temizlerken, uysal bir kedi gibi mırıldanıyordu. Diğer kafeste derin bir havuz ve içerisinde de zümrüt yeşili derisiyle suda ki yosunların arasına kamufle olmuş bir timsah yatıyordu. Emerald, Toush’un aksine oldukça vahşiydi. Son kafesteyse sırt üstü uzanmış, kahverengi postlu bir ayı bulunuyordu. Kuşkusuz en çok yalnızlık çeken de bu ayıydı. Zira Enoh sirke katılalı dört ay olmasına rağmen hiçbir gösteride yer alamamıştı.

 Solan’ın karavanı, kampın konum olarak en dış tarafında kalan kısmındaydı. Ne Huomell, ne de Chisew bu provayı gizli yapamayacaklarını bilmelerine rağmen olabildiğince az kişiye duyurmak istemişlerdi. Ve şimdi Huomell, öğle güneşinde parlayan sapsarı saçların sahibi Chisew’in karavanın kapısını çalmasını bekliyordu. Chisew fizik olarak pek yapılı değildi. Sade bir yüzü, yeni çıkmaya başlamış sakalları ve sürekli sırıtan ince dudakları vardı.

 Kapıyı kırarcasına çalan Chisew’in arkasından bir ses duyuldu. Kardeşler irkilerek arkalarını döndüklerinde kampın en güzel yüzüyle karşılaştılar. “Siz iki kardeş gene ne karıştırıyorsunuz? Umut ediyorum içine beni de dahil edebileceğiniz bir şeydir. Hey Huomell o elindeki anahtarlar Toush’un kafesine ait değil öyle değil mi?”

 Chisew ardı ardına gelen sorulara karşı yüzünü buruştururken, Huomell gösterilerine daha kaç kişiyi dâhil edebileceklerini düşünüyordu…

* * *

“Belki ona ait, belki de değil.” Huomell bunu söylerken, Iria’nın koyu kahve gözlerinden sakınmaya çalıştı. Genç kadın yararlı olabileceği kadar, zararlı da olabilirdi. Bu sırada karavanın kapısı açıldı ve iki uykulu göz onları süzmeye başladı.

 “Bu gürültü de niye? Öğle yemeği sonrası şekerlememin kutsal olduğunu bilmiyor musunuz?” dedi Solan. Sonra Iria’yı gördü ve yüzünde gevşek bir gülümseme oluştu. “Tünaydın bayan.”

 “Solan, Seni görmek ne güzel! Belki sen bu ikisinin ne karıştırdığını biliyorsundur?” dedi Iria. Solan bugün standardının üzerinde bir şekil belirlemiş ve orta boy bir mağara ayısı boyuna erişmişti. Yirmili yaşlarında olmasına rağmen çille kaplı olan yüzü belki de vücudunda değişmeyen tek gerçeklikti. Ona “Minik Solan” diyorlardı, çünkü o çoğu zaman küçük bir çocuk boyutunda geziyordu. Büyüyüp küçülebilme onun, diğer insanlardan farklılaşmasını sağlayan özel yeteneğiydi.

 “Hayır hanımefendi, ancak olayın ne olduğunu öğrenmeyi çok isterdim,” dedi Solan.

 Huomell ve Chisew duruma müdahale etmeleri gerektiklerini fark ettiler. Huomell bir adım öne çıktı ve her şeyi izah etmeden önce bakışları birkaç saniyeliğine Iria’nınkiler ile buluştu. Gösterilerine renk katacak en önemli unsur, belki de bu baş döndürücü güzelliğe sahip olan kadının yeteneği olacaktı. Çünkü kadın telekinezi yapabiliyordu.

 “Chisew ile benim bir numaramız var,” dedi Huomell.

 “Tahmin etmiştim,” diye araya girdi Iria. “Toush da dahil olduğuna göre sadece saçmalıklardan ibaret olmayacak gibi.”

 “Aslında pratikte birçok saçmalıktan oluşuyor, ancak dinlemenizde fayda var,” dedi Huomell. “Solan küçük bir çocuk rolünü üstlenecek. Onu bir ormanda kaybetmeyi umuyorum. Ve karşısına da Toush çıkacak. Daha doğrusu Toush’u karşısına bizzat ben yollayacağım. Bunu sıradan bir gösteri sanacak olan seyirciler sıkılmaya başlayacak. Ve Chisew’in masum alevleri devreye girecek. ‘Alevlerin Efendisi’ bu kez Minik Solan olacak. Toush’u kendisinden uzağa sürecek. Bu sırada Iria birkaç dekoru yerinden söküp Toush’un kaçış yolunu engellemek için sahneye çıkacak. Ve zaten kontrolüm halinde olan Toush ‘Alev Çocuk’ ile yüzleşmek için geri dönecek. Iria’nın sürekli uçuşturacağı dekorlar ortamın kaosunu tamamlayacak.”

 Takdir bekler bir halde konuşmasına ara verdi. Gördüğü gözler ‘sıradan’ bir beğeniyle parlıyordu. Huomell final zamanının geldiğini fark ederek konuşmaya devam etti. “Kaos ölümle son bulacak. Chisew’in alevleri ani bir rüzgârla yitip gidecek. Minik Solan bir başına kaldığındaysa, Toush onun işini bitirmek için gelecek. Gösteri Solan’ın çırpınışlarıyla sona erecek.”

 Huomell işte şimdi hak ettiği takdiri almıştı. Kardeşininki de dahil olmak üzere üç çift iri göz…

 BÖLÜM İKİ: Geçmiş Denizi’nden Dalgalar

 “Huomell ve diğerlerinin ne planladıklarını duydun mu sevgili dostum Buartz,” dedi detonelikten çatlayan bir kadın sesi.

 “Her zamanki gibi evet Uolin,” diye cevap verdi Buartz. Keskin bakışlarıyla kadının siyah kıvırcık saçlarına bakarken. Bir tutam saça arzuyla dokunma isteği kadının sert yüz ifadesiyle engellenince Buartz devam etti: “Bu son ayların en büyük vurgunu olacak ve biz yine bu vurgunun dışındayız.”

Uolin’in dudakları alayla kıvrıldı. Genç adam bu sessizliği kendisinin konuşmasına bir davet olduğu kanısıyla, “Yoksa onları Gertz’e mi ispiyonlayacağız?” diye sordu.

 “Hayır, seni yosun kafalı,” dedi Uolin. Siyah gömleği üzerine yapıştığı için bu daracık karavanda ısrarla terliyordu. “Bu, altı aylık emeğimizi boşa harcar! Hem zaten Gertz durumdan çoktan haberdar olmuştur. O herif para getirecek bir çalışmanın kokusunu miller öteden alır.”

 “O zaman ne?!” dedi Buartz. Kısa kesilmiş kahverengi saçları, küçük bir patates yumrusunu andıran burnu ve gereğinden büyük gözleri onu; böyle bir soru sorduğunda küçük bir çocuğa daha çok bezemesine neden oluyordu. Şimdi de aynen bu ifadeyle kafası karışmış bir şekilde Uolin’e bakıyordu.

 “Hiç renk vermeden klasik gösterilerimizden birisini yapacağız. Ve şu andan itibaren planımızı riske edecek tek bir adım bile atmayacağız.” Kadının sesi detonelikten boğulan birisine göre oldukça iddialıydı. Ve iddiasını parmaklarının ucunda titreşen elektrik akımlarıyla destekledi.

* * *

 Huomell yeniden karavanındaki hamakta yalnız başına oturuyordu. İlk defa bir gösteriyi böylesine dâhice kurguladığını düşünüyordu. Bu öyle ince bir kurgu olmuştu ki; ayrıntıları kardeşi Chisew’e bile herkesten önce bahsetmeye cesaret edememişti. Chisew buna biraz bozulmuş olsa da, kardeşinin bu tarz davranışlarına alışık olduğu için fazla üstüne gitmemişti. Lanet olası kardeşim, beni oldukça iyi tanıyor, diye düşündü Huomell.

 Birlikte geçirdikleri on yedi yıl boyunca ikisi de birbirlerini tanımaya oldukça zaman bulmuşlardı. Aklı yeniden anne ve babasına takıldı. Sıradan olmadıklarını ilk fark eden ve aynı zamanda ilk zulmü gösteren de onlardı. Bu fark ediş Chisew ve Huomell’in on bir yaşına girmeleriyle başlamıştı. Bu doğum gününe her şey olağan ve sıradandı. Yetenekleri elbette çok önceleri kendilerini göstermişlerdi, ancak bunlar hiçbir zaman ana babalarının gözlerine sokulmamıştı. Şayet Huomell’in hayvanlarla arası her zaman iyi olmuştu. Bu da eğer küçük bir köyde, sakin bir yaşam sürüyorsanız gayet doğal karşılanabilirdi.

 Ancak işler Chisew için farklı gelişmişti. O on birinci doğum günlerine kadar yeteneğini gösterecek bir alan bulamamıştı. Zaten sıcak bir konumda oturdukları için evlerinde hiçbir zaman şömine kullanılmazdı. Yemekler ise zaten Chisew ve Huomell’in içinde bulunmadığı bir ortamda pişiriliyordu. Çünkü anneleri küçük bir çocuğun ateşe bu kadar yaklaşmasını doğru bulmuyordu. Huomell ve Chisew’in on birinci doğum günleri, iki çocuğun gençliğe adımı olarak değerlendirilmiş ve her yıl yapılan sıradan kutlamalar yerine daha görkemli bir şölen hazırlanmıştı.

 Babaları sıradan bir çiftçi oldukları için gelir durumları her köy sakini gibi düşük seviyedeydi. Ancak babalarının doğum günlerinden bir hafta önce tarlasında bulduğu değerli bir taş, Pan ailesini bir anda ‘orta düzey’ aile sınıfına sokmuştu. Babaları bunu bir hediye olarak kabul ettiği için, taşın satımından gelen parayı hayırlı işler ve çocuklarının doğum günlerine harcamayı doğru bulmuştu.

 Ve böylece köy tarihinde benzeri az görülmüş bir şölen hazırlanmıştı. Köyün hemen dışındaki Fısıltı Koruluğu’nun yakınına masalar atılmış, en etli hayvanlar kesilmiş, şaraplar su gibi akmıştı. Ve bu görkemli geceye masaların ortasında yanan dev bir ateş eşlik etmişti. İşte o zaman olanlar olmuştu.

 Chisew dürtülerini kontrol edememiş ve yeteneği en sonunda gün yüzüne çıkmıştı. Ateşe doğru yürümeye başlamıştı. Huomell kardeşinin bu davranışını anlamsız bulsa da ses çıkartmamıştı. Zaten şölenin sonuna geliniyordu ve çoğu köylü kör kütük sarhoştu. Chisew ile dev alevler arasında birkaç adım kalınca annelerinin çığlığı duyulmuştu. Kadın oğlunu işaret ediyor ve deli gibi bağırıyordu.

 Chisew alevlere adımını atmış ve hatta daha doğru bir tabirle onları ‘kucaklamıştı’. Huomell’in gözleri dehşetle açılırken, babaları gerçeğin hiçte farkında olmadan diğer sarhoşlar ordusuyla gülüşüp eğleniyordu. Eşinin çığlığıysa kulağına hoş bir melodicesine çalınıyordu. Ve en sonunda birkaç sarhoş adam da durumun farkına varıp çocukların babalarını uyardılar.

 Bu sırada Huomell ateşlerin hemen yanına kadar gelmiş, alevlerle bir olmuş ve yanmayan kardeşini endişeyle izliyordu. Chisew halinden gayet memnun bir şekilde ateşin sıcaklığıyla mest oluyordu. En sonunda kollarını iki yana açtı ve mutlulukla haykırdı. Bununla birlikte korlar etrafa dağıldı ve biraz öteye dökülmüş olan şarapla birlikte etraf alev almaya başladı. Ateşler çimenleri hunharca yakarken Chisew durumun farkında değil gibi gözüküyordu. O hala aynı mutlulukla etrafa alev saçıp yangını büyütmekle meşguldü.

 Huomell çareyi Chisew’in dikkatini çekip, onu oradan çıkarmakta buldu. Kardeşine defalarca seslenmiş olmasına rağmen sesini duyuramıyordu. Alevler yavaş yavaş Huomell’i de yakmaya başlamıştı. Huomell bu sırada yerde bir ucu yanmakta olan bir dala doğru hamle yaptı. Uzun dalı kaptığı gibi Chisew’i ısrarla dürtüklemeye başladı. Kardeşi bir an için gözlerini açtığındaysa karşısında perişan halde onu alevlerin dışına itmeye çalışan Huomell’i gördü. Gerçeğin farkına varıp kendisini ateşin dışına atarken, her şey için çok geç olmuştu.

 Alevler köylerine doğru yol almaya başlamış, şölen alanı dev bir ateş çemberiyle gölgelenmişti. Huomell, Chisew’in gözlerinin içine korkuyla bakmış ve “Sen de farklısın,” demişti.

 O günden sonra Pan ailesinin evinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı…

* * *

 Huomell’in düşünceleri çalınan kapıyla bölündü. Genç adam kapıdakine tam içeri girebileceğini söyleyecekken kapı ardına kadar açıldı ve içeri önce dolgun bir göbek girdi. Ve onu iri kıyım bir adam izledi. Bu gelen Gertz’di.

 “Huomell, seni görmek ne kadar da harika!” diye bağırdı şen bir sesle Gertz. Huomell patronlarının bu kadar geç teşrif etmesine şaşırmıştı. “Seni de öyle patron,” dedi bıkkın bir sesle.

 “Sanırım yeni bir gösteri hazırlamışsın, çok çalışıyorsun takdir ettim doğrusu,” dedi Gertz.

 “Benim için bir zevk patron,” diye cevap verdi Huomell. Gertz’i kısa bir sürede defedip rahatına yeniden kavuşmanın hayaliyle.

 “Aslında ben sadece gelecek gösterinin tarihini vermek ve afişimizi tanıtmak için gelmiştim,” dedi Gertz. Çay lekeli kahverengi ceketinin cebine uzanarak buruşmuş bir kâğıt çıkardı. “Önümüzdeki gösteri iki hafta sonra, iyice hazırlanmanız için yeterde artar bile!” Kâğıdı Huomell’e uzattı ve cevap bile beklemeden odadan çıktı.

 Huomell buruşmuş afişi düzeltip okudu. Afişin başlığında siyah ve süslü harflerle “Ölüme Davet” yazıyordu…

  BÖLÜM ÜÇ: Ölüm Tohumları

 Luunf o sabah her zamankinden de erken kalkmıştı. Ellili yaşlarının sonlarında olmasına rağmen gayet dinamikti. Yüzündeki belli belirsiz birkaç kırışıklık dışında olduğundan daha genç görünüyordu. Kırlaşmış kirli bir sakalı, gri saçları ve yıllarla rengini kaybetmiş açık mavi gözleri vardı. Sırtına belli belirsiz bir kambur oturmuş, zaman zamanda ayakları romatizması nedeniyle sızlıyordu. Bunların dışında fiziksel bir kusuru yok denilebilirdi.

Dün uzun bir aradan sonra ilk defa hareket etmişlerdi. Güzelim kamp alanlarını bırakarak Thermast kasabasının bir mil doğusuna kadar gelmişlerdi. Daha gösteri tarihine oldukça olmasına rağmen patron Gertz sıkı bir reklam yapmak gerektiği kanısına varmış ve erkenden yola çıkmak zorunda kalmışlardı.

 Luunf dışarı çıktı. Şafak daha yeni yeni ağarmaya başladığı için hava henüz karanlıktı. Thermast kasabasından tekdüze ışıklar gelmekteydi. Yaşlı adam iki öğünlük azığını heybesine yerleştirdikten sonra yola çıktı. Kasaba şimdiye kadar ziyaret ettikleri en büyük yerleşim yerlerinden birisi olacaktı. İyi bir reklam, iyi bir seyirci diye düşündü Luunf. Afişlerinin yerinde olduklarını kontrol ettikten sonra, çizmesindeki küçük hançeri de yokladı. Ardından rahat bir tempoda milleri ayaklarının altında eritmeye başladı.

* * *

 Luunf kasabaya vardığında ortalık iyice aydınlanmıştı. Bulutsuz güzel bir gündü. Thermast sokaklarında insanlar işlerine doğru yola çıkmıştı. Kasaba meydanında büyükçe bir pazar kurulmuştu. Büyük taştan bir bina meydanın ortasında yükseliyordu. Bu olsa olsa belediye binası olur, diye düşündü Luunf. Daha öncesinde böyle bir yapı görmemiş olmasına rağmen kapıdaki görevliler ve binanın duvarlarından sarkan al rengindeki bayraklar onun bu kanıya varmasına neden olmuştu.

 Pazarda tüccarların sesleri yükselmeye başlamıştı. Halk etrafı ısırgan otuymuşçasına sararken yaşlı adamın gözleri tezgâhlardaki ipek kumaşlara, çeşitli süs eşyalarına ve harika birer marangoz işçiliği olan oymalara takıldı. Tezgahların biraz uzağında renkli bir tabelanın üzerinde “Opus’un Yeri” adında bir meyhane gözüne çarptı. Luunf buraya daha sonra tekrar dönmeyi aklının bir kenarına yazdıktan sonra kasabanın sokaklarında ilerlemeye başladı.

 Luunf uzun bir yürüyüşten sonra kasabanın planını üç aşağı beş yukarı kafasında oluşturdu. Afişleri asmaya arka mahallelerden başladı. Çivileri bir usta edasıyla çakarken, afişlerin üzerinde yazan “Ölüme Davet” satırını okudu. Yaşlı adam ilk defa böyle iddialı bir gösteri adına tanıklık ediyordu. Ancak işini sorgulamamayı oldukça uzun zaman önce öğrenmişti. Karanlık bir sokağa rast gelirken buraya afişi asmanın gereksiz olduğu izlenimine kapıldı. Dar sokak boydan boya çerçöple kaplanmış ve ayrıca kokuyordu.

 Tam yoluna devam edecekti ki gölgelerin arasında gözüne bir şey takıldı. Siyah giysili bir adam, genç bir çocuğu gırtlaklıyordu. Luunf gördüğü bu manzara karşısında donup kaldı. Yarım asrı geçen ömrü boyunca hiçbir insanın öldürüldüğüne tanık olmamıştı. Kendisini biraz toparladıktan sonra eli çizmesine gitti. Küçük hançeri oradaydı. Damarlarında kanla birlikte adrenalin de pompalanmaya başlamıştı. Hançerini çekti ve ses çıkarmadan siyah giysili adama doğru yürümeye başladı. Avcı av olmak üzereydi. Ancak gerçek avcı Luunf’tan çok daha başkasıydı…

* * *

 Sirk bugün çok hareketliydi. Bütün bir gün çalışanlar çeşitli alıştırmalar yapmış, uzakta gibi gözüken gösteri tarihine hazırlanıyordu. Huomell kasabaya giden toprak yolun kenarında çeşitli hayvanlarla iletişim kurmaya çalışıyordu. Chisew klasik alev yutma numarasını tekrarlıyordu. Solan şimdi dört yaşlarında bir çocuktu ve Iria’nın eteğinin altında yuvarlanıyordu. Iria bir yandan Solan’ı kendisinden uzak tutmaya çalışırken, diğer yandan da ıslak çamaşırlarını telekineziyle gökyüzüne gönderip yarattığı rüzgâr akımıyla onları kurutmaya çalışıyordu. Gertz’de Thermast kasabasındaki gösteriye gelebilecek insan potansiyelini hesaplamaya çalışıyordu. Böyle güneşli ve güzel bir havada bile Uolin ve Buartz karavanlarına çekilmişlerdi. Ki bu hiçbir sirk çalışanının umurlarında da değildi.

 Zaman su gibi akıp geçti. Hava kararmaya başlamışken sirk çalışanları işlerini bırakıp akşam yemeği için birlikte kurdukları yemek masasına yöneldiler. –Hatta Uolin ve Buartz ikilisi bile teşrif ettiler-.

 Huomell, Iria’yı dürterek sordu: “Luunf’tan hala haber yok mu? Güneşin doğuşuyla gitmişti, bu saate kadar gelmesi gerekiyordu.”

 “Hiçbir fikrim yok, herhalde bir meyhaneye takıldı,” dedi Iria.

 “Yine de akşam yemeğini kaçırması pek hayra alamet değil,” diye söze karıştı Chisew.

 Gözler Gertz’e çevrildiğinde, onun yaptığı tek şey omuz silmek oldu. “Elbet bir yerlerden çıkar.”

 Bu sözler üzerine konu kapandı ve yemeğe devam edildi. Küçük çapta bir temizlikten sonrada herkes karavanına çekildi. Karanlığın dinginliği herkesi sararken Huomell Chisew’in karavanının kapısını çalıyordu. Kardeşi onu içeri alır almaz konuşmaya başladı.

 “Luunf’un başına bir şey gelmiş olmalı,” dedi Huomell.

 “Bana da öyle geliyor. Gidip bakmakta fayda var.”

 “Bir meyhanede sızdıysa, ona gününü gösteririm,” diye karşılık verdi Huomell. Chisew’in onaylamaz bakışlarını görünce “Bir iki bardak attıktan sonra canım,” dedi ve kendisini temize çıkardı. Chisew bu sözleri sırıtarak karşıladı.

 İki kardeş atları bağladıkları yere doğru sessizce ilerlediler. Huomell zaman zaman sirk alanından uzaklaşmak istediğinde kullandığı at olan Lea’yı aldı. Chisew’e ise adını bile bilmedikleri genç bir kısrak düştü.

 Huomell ve Chisew kamp alanından sessizce uzaklaşırken, gölgelerin içinde iki kişi telaşlı bakışlarla onları izliyordu. Ve iki kardeş görüş alanından çıktıktan sonra, bir at daha hareket ediyordu; Thermast kasabasına doğru…

* * *

 “Vay bee, amma büyükmüş,” diye iç geçirdi Chisew. “Bizim oralara hiçte benzemiyor.”

 “Biraz daha bağırırsan bütün muhafızlar başımıza üşüşecek,” dedi Huomell.

Az önce paylanmış olması Chisew’in sırıtmasına engel değildi. “Hadi aramaya başlayalım artık,” dedi.

 Kasaba saatin geç olmasına rağmen ayakta gibiydi. Çoğu evin ışığı yanıyor, içeriden sesler geliyordu. Aramaya “Opus’un Yeri” adlı meyhaneden başladılar. İçerisi tıklım tıklımdı. Bina iyi gününde yetmiş-seksen kadar insan alabilecek kapasitedeydi. Oval masalar belirsiz aralıklarla yerleştirilmişti, onlara küçük tabureler eşlik ediyordu.

 Huomell bar kısmına yaklaşıp bir içki söyledikten sonra barmenle hararetli bir konuşmaya girdi. En sonunda barmenin, kasabaya geçen sabah erken saatlerde yaşlı bir adamın geldiği hakkında bir duyum aldığını öğrendi. Barmen adamı görmemişti. Ancak gören birilerini tanıdığını ima ediyordu. Huomell masaya birkaç gümüş sikke bıraktıktan sonra barmen diğer masaların oldukça uzağında bulunan bir masayı gösterdi. Huomell kısaca teşekkür ettikten sonra, bir cüceyle zar oyununa dalmış kardeşini omzundan tutarak yanına aldı. Cüceler homurdansa da aksilik çıkarmadılar.

 “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye fısıldadı Chisew. “Neredeyse kazanıyordum.”

 “Şimdi sırası değil kardeşim,” dedi Huomell barmenin gösterdiği masayı göstererek. Chisew ciddi bir poz takınarak başını salladı.

 Barmen tarafından gösterilen masada genç bir kadın oturuyordu. Kadının kızıl saçları sade bir tokayla toplanmıştı, yuvarlak bir burnu ve dolgun dudakları vardı. Bol bir elbise vücut hatlarını gizliyordu. Kadının başı cama doğru dönüktü.

 Kardeşler kadına doğru yaklaştılar, Huomell dikkat çekmek için nazikçe öksürdü. Kadın onlara ağır ağır onlara döndü. Bu dönüş oldukça korkunç bir manzarayı açığa çıkarttı. Kadının sağ yüzü boydan boya kararmıştı. Deri erimiş ve buruş buruş olmuştu. Kadının yüzünün yanmış olan tarafında, kaşta bulunmuyordu. Huomell gördüğü berbat manzara karşısında ürperse de kısa sürede kontrolünü sağladı ve kadına gülümsedi. Ağzı açık kadına bakan kardeşini de bir güzel tekmeledi. Canı yanan Chisew Huomell’i taklit etmek zorunda kaldı.

 “Merhaba efendim rahatsız ediyorum ama…” diye söze başladı Huomell. Ancak kadının bakışlarındaki bir şey devam etmesini engelledi. Sanki konuşmaya devam ederse kadının gözleri onu un ufak edinceye kadar bakacakmış gibi geliyordu.

 Kadın cebine uzanıp bir sigara çıkardı. Dudaklarına götürüp çakmağını ararken Chisew muzipçe bir tavırla parmağını oynattı ve sigaranın ucu alev aldı. Takdir bekler bir şekilde bakan Chisew, Huomell’in az önce görüp de donduğu bakışı görerek olduğu yere çakılı kaldı. Kadın bu hareketi bir jest olarak değil de, bir hakaret olarak algılamış gibi gözüküyordu. Bu kuşkusuz yüzünün bir tarafı yanmış birisinin en doğal hakkıydı.

 Yine de ses çıkarmadı ve sigarasından bir nefes aldıktan sonra “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. Huomell kadının gözlerindeki parıltının etkisinin biraz da olsa azaldığını fark edip bundan yararlanarak dertlerini anlatmaya başladı. Kadın başta oldukça ilgisiz bir şekilde dinledi. Ardından Huomell Luunf’un afişleri dağıtmaya muhtemelen arka sokaklardan başlayacağını söylediğinde yerinde rahatsızca kıpırdandı. Ve genç adam konuşmasını bitirdikten sonra kadın yüzünü buruşturdu.

 “Sanırım sabah gördüğüm ihtiyar sizin şu Luunf olmalı,” dedi. “Üzgünüm beyler ancak Luunf hiçte haddi olmayan bir kavgaya karıştı.”

 “Kavga?” dedi Chisew. “İyi de Luunf kavga etmesini bilmez ki!”

 “Bilmesine gerekte yok zaten. Bu besbelli Ölüm Tohumları’nın en çok kullandığı tuzak: Avcı Avı.”
 

BÖLÜM DÖRT: Balyoz Vuruşu

Luunf’un elindeki hançerle ne yapacağı hakkında çok az fikri vardı. Bir insanı öldüremezdi. Ancak bir insanın ölümüne şahitte olamazdı. Arbedenin yaşandığı noktaya, binaların gölgesine sığınarak yaklaştı. Artık duvara dayanmış ve boğazı sıkılan kişiyi net bir şekilde görebiliyordu.

 Bu genç bir çocuktu. Kaşı yarılmış bütün yüzü kanla yıkandığı için de tanınmaz haldeydi. İçinde karşı konulamaz bir volkan gibi yükselen öfkesini dindirmek için bir savaş narası –daha doğrusu bir güvercin çığlığı- attıktan sonra hançerini siyah giysili adamın omzuna doğru savurdu.

 Ancak siyahlı adam hızla yana çekilmiş ve Luunf’un hamlesini boşa çıkarmıştı. Sanki yaşlı adamın orada olacağı, birileri tarafından söylenmiş gibiydi. Ve adamın yumruğu Luunf’un tam suratının ortasında patladı. Sirk çalışanının hatırlayabildiği son şey, yüzü kanla yıkanmış olan çocuğun altın dolu bir keseyi avucunda oynayarak uzaklaştığı olmuştu…

* * *

 Luunf uyandığında ilk hissettiği kırılmış burnu oldu. Kirpikleri birbirlerine yapıştığı için gözlerini aralamakta oldukça zorlandı. Bunu başarabildiğindeyse, hiç başarmamış olmayı diledi. Karşısında üç iri yarı adam volta atmaktaydı. Kendisine geldiğini belli etmeden onları inceledi. Nasıl bir halta bulaştığını anlamaya çalışıyordu.

 Adamların üçünün de belden yukarısı çıplaktı. Kaslarının üzerine gelişi güzel serpilmiş gibi duran mor damarlar, küt bir boyun ve yaralarla dolu yüzlerine düşmesin diye toplanmış uzun atkuyruğu saçlar ilk izlenim için Luunf’tan tam puan almıştı.

 Adamlardan kendisine en yakın olanı uyandığını fark edince, “İhtiyar kendisine gelmiş,” dedi. Diğerleri de başına toplandığında Luunf boğuk bir sesle “Ne istiyorsunuz benden?” dedi.

 İlk konuşan adam cevap verdi, “Bir süre konuğumuz olacaksın moruk. İşimizi zorlaştırmazsan belki canını bağışlarlar.”

 Luunf kimlerden bahsettiklerini anlamamıştı. “Kim bağışlar?”

 “Bu seni hiç ilgilendirmez ihtiyar. Sadece uslu dur ve dostlarının seni kurtarmaya gelmesini bekle.”

 İşte bu bardağı taşıran son damlaydı. Dünya üzerinde Latemsould Sirki çalışanları gibi yetenekli kimseleri toplayan ve muhtemelen yok eden bir örgütün elinde olmalıydı. Bağlı olduğu sandalyeye bir göz attı. Kaçması oldukça zor gözüküyordu. Luunf’un oynaştığını gören adam konuşmadan önce gözlerini yaşlı adamın gözlerinin hizasına getirdi, “Deneme bile.”

 Luunf’un cevabı dudaklarının arasından çıkan ıslak bir tükürüktü.

* * *

Huomell ve Chisew, Opus’un Yeri’nden çıkıyordu. Luunf’un Ölüm Tohumları adlı yasa dışı bir örgütün eline geçmiş ya da onlar tarafından öldürülmüş olma ihtimali onları deli ediyordu. Ve eğer Luunf hala yaşıyorsa onu kurtarmalıydılar.

 Adının Veeleina olduğunu öğrendikleri, kızıl saçlı kadının gördükleri oldukça işe yaramıştı. Kadın Ölüm Tohumları’nı tam olarak tarif edememiş olsa da, yasa dışı yapılan bütün icraatların dışında en çok önem verdikleri işin –bu sırada Chisew’in parmaklarına bakmıştı- özel yeteneklere sahip kişileri avlamak olduğunu açıkça belirtmişti.

 Veeleina onlara Ölüm Tohumları hakkında bu kadar şeyi nereden bildiğini söylemeyi reddetmişti. Örgüte ulaşabilecekleri alternatif yerleriyse söylemekte oldukça direnmişti. Kadının inanılmaz bir ikna kabiliyeti vardı belki, ancak Huomell onu çözmekte zorlanmamıştı. Ve ilk öğrendikleri adres, Veeleina’nın Luunf’u gördüğü arka sokaklardan birisinin oldukça yakınında bulunan bir demirci dükkânı olmuştu.

 Huomell adrese böyle kolay kavuşacaklarını sanmamıştı. Ayrıca kadında son derece garip şeyler de vardı. Yüzünün yanmış tarafında bulunan gözü bir iblis edasıyla dönüp duruyordu. Kuşkusuz Chisew bunu çok eğlenceli bulmuştu, ancak Huomell sadece huzursuz oluyordu.

 Henüz Opus’un Yeri’nden sadece üç sokak uzaklaşabilmişlerdi ki, arkalarında koşan ayak sesleri duyuldu. Huomell temkinli bir şekilde arkasını döndüğünde umduğu ancak beklemediği bir yüz olan Veeleina ile karşılaştı.

 “Oraya tek başınıza gitmenize göz yumamazdım,” dedi. “Gittiğinizde ne yapmayı umuyorsunuz? Elinizi kolunuzu sallayarak içeri girip, ‘Bir arkadaşa bakmıştım’ mı diyeceksiniz?”

 Huomell bunu hiç düşünmemişti. Sadece oraya gidecek ve Luunf’u kurtaracaktı. Ama nasıl? “Pekala Veeleina, bize yolu gösterir misin?”

Kadın önlerine düşmüştü bile.

* * *

Thermast’ta öğlen olmuş, güneş yakıcı ışınlarını kasaba sakinleri üzerine acımasızca gönderiyordu. Huomell’in ne kadar süredir yürüdükleri hakkında bir fikri yoktu. Chisew’de durgunlaşmış bakışlarını sadece kadının bacaklarında tutuyordu. Bu da yeterince ilgi çekiciydi. Veeleina son bir keskin dönüşten sonra birkaç adım daha attı ve durdu.

“Size bir iyilik için canımı tehlikeye atacak değilim, ancak Ölüm Tohumları’nın civarda cirit atmasına da tahammül edemiyorum. İçeri girmenize yardım edeceğim, ondan sonra yalnız olacaksınız.”

Kadının bu sözleri Huomell’i pek de şaşırmamıştı. Daha tanışalı birkaç saat bile olmayan bir kadından, kendi meseleleri için hayatını tehlikeye atmasını isteyemezdi. Anlayışla başını salladı.

“İçeride sizi bekleyen tehlikeleri tahmin etmeniz pek de mümkün değil. Ama sizi uyarmalıyım dostlarım. Bastığınız yere dikkat edin.”

Chisew, “Edeceğiz hanımefendi, bizi merak etmeyin,” dedi. Neşeli gözükmeye çalışmıştı, oysa içinde uzun süredir kopmayan fırtınalar kopmaktaydı.

“Açık konuşmak gerekirse, merak edeceğim ilk şey Ölüm Tohumları’nı birkaç ay kasabadan uzak tutabilecek bir hasar verip veremeyeceğiniz.”

* * *

Kadının acımasız sözleriyle apışıp kalan Chisew, Huomell’in dürtmesiyle kendisine geldi. “Teşekkürler,” dedi Huomell.

Ve yeniden yürümeye başlayan Veeleina’nın peşine düştüler. Sokağın bitiminde onları sıradan bir yapı olan demirci dükkanı bekliyordu. Vitrin de birkaç çanak çömlek, eskimiş bir kılıç, geniş bir kalkan ve demirden yapılmış birçok nesne bulunuyordu. Dizayn oldukça baştan savmaydı. Dükkanın ismi yazan tabelanın bir ucu yerinden çıkmış sallanıyordu. Huomell tabelada yazan “Balyoz Vuruşu”nu okumak için oldukça çaba gösterdi. Aslında Veeleina’dan bir öğüt daha alacaklarını umuyordu, ancak kadın hiç duraksamadan dükkandan içeri daldı.

Chisew biraz oyalandıktan sonra kadını takip etti. En sona kalan Huomell eski kılıca bakıyordu. Sade bir yapısı vardı, tek eliyle kaldırabileceğini sanıyordu. Kabzasında sarımsı bir göze sahip olan, siyah bir yılan vardı. Kılıç eski olmasına rağmen farklı bir aura yayıyordu etrafa.

İçeri girdiğinde tezgahta bulunan adamın uyuya kaldığını gördü. Chisew’e baktığında kardeşinin sırıtan ifadesini görünce bu işte bir şeylerin olduğunu fark ederek Veeleina’ya baktı. Kadın umursamaz bir şekilde omuz silkmişti. Huomell’in jetonu, ikna kabiliyeti yüksek kelimeleriyle düştü. Kadında farklı bir şeyler sezdiği konusunda yanılmamıştı.

Huomell içeriyi incelediğinde odanın iki kısımdan oluştuğunu fark etti. Ürünlerin gösterime sunulduğu ana bölüm ve atölye. Yerlerdeki toz dükkana uzun süredir kadın eli değmediğinin göstergesi gibiydi. Atölyeye yönelen Veeleina’yı fark eden Huomell, vitrindeki kılıca doğru yöneldi. Kılıcı eline aldığında, ağırlığındaki harikalığı fark ederek oldukça sevindi. Uyuyan demircinin yanına birkaç gümüş sikke bırakıverdi. Kılıcın değerinin bundan çok daha fazla olduğunu biliyordu, ancak yanında pek para getirmemişti. Gösteriden sonra bunu karşılamak için küçük bir ziyareti ihmal etmemeye karar vererek Chisew’i takip etti.

Atölyenin bir köşesinde büyükçe bir ocak bulunuyordu. Çeşitli aletler duvarlara dizilmişti ve ortada geniş bir masa vardı. Veeleina veda vaktinin geldiğini belli edercesine nazikçe gülümsedi. Ocağın hemen yanında bulunan duvara yöneldi ve bir kolu sert bir şekilde çekti. Duvar sarsılarak geri çekildi ve merdivenler ortaya çıktı. Merdivenlerin demircinin kilerine inmediği her halinden belliydi. Huomell kadına tekrar teşekkür etmek için döndüğünde kimseyle karşılaşamadı. Chisew’de kadının nereye kaybolduğunu bilmediğini gösterircesine omuz silkti.

Ağlaşmalı bir veda olmayacaktı belki, ancak bir teşekkür çok görülmemesi gereken bir lütuf gibiydi. Huomell bunu düşünürken karanlık merdivenlere baktı ve “Canlı meşaleyle gezinmek eğlenceli olacak,” dedi.

* * *

Huomell ve Chisew’in merdivenlerde kaybolmasının üzerinden dakikalar geçtikten sonra, demircinin kapısı tekrar açıldı. Takip devam ediyordu…

 BÖLÜM BEŞ: Mathodure’un Kılıcı

 Uolin’in “Balyoz Vuruşu’na girişi oldukça rahat olmuştu. İçeriye girdiğinde demirci hala uyuklamaktaydı. Bununla bir nebze rahatladıktan sonra toz üzerindeki taze ayak izlerini takip ederek atölyeye ulaştı. Odayı baştan sona süzdükten sonra basit bir düzenek gözüne çarptı.

Kolu çek ve gizli geçit açılsın, diye düşündü. Böyle bir yere giriş uyuşuk bir demirci ve hiç de gizli olmayan bir geçit gibi çocuk oyuncağı unsurlarla korunuyor olmamalıydı.

Ancak bilmediği şey; birilerinin de onları içeri çekmek istemesi olduğunu asla düşünemedi.

* * *

“Avcunu biraz daha havaya kaldırır mısın kardeşim,” dedi Huomell. Geçit daralmaya başlamıştı. Bu nedenle ikizlerin görüş açıları sürekli değişmekteydi. Dakikalar ya da saatlerdir yürüyorlardı. Yolları kimi zaman kıvrım kıvrım dönüyor, kimi zaman da dosdoğru ileri gidiyordu. Geçit üç yetişkin insanın yan yana geçebileceği kadar genişlediği anlarda Huomell biraz olsun rahatlıyordu. Ancak yolları çoğunlukla tek sıra ilerleyebilecekleri genişlikteydi. İlerlemek… Sürekli yerin altına doğru ilerlemek… Neydi bu, dünyanın merkezine yolculuk mu?

“Canlı meşale derken ciddi olmadığını ummuştum kardeşim. Kolum ağrımaya başladı izninle.”

Chisew bu sırada ısrarla ağrıyan kolunu kardeşine göstermeye çalışıyordu. Bu nedenle geçidin sona erdiğini ve geniş bir dehlize vardıklarını oldukça geç fark ettiler.

Huomell nefesi kesilmiş bir halde, karşı karşıya oldukları manzaraya bakakalmıştı. Thermast kasabasının yarısını barındırabilecek genişlikte bir dehlize ilk adımları atmışlardı. Duvarların altında düzensiz bir şekilde bitmiş mantarlar yeşilimsi bir ışık yayıyorlardı. Doğal gözüken ancak hiç de doğal olmayan bu ışıklar bütün dehlizi aydınlattığı için Chisew alevini sessizce söndürdü.

Sanki bir toplantı salonu gibi, diye düşündü Huomell. Toplantı… Ama ne için? Kimin için? Kim Thermast gibi bir kasabanın altına böyle dehlizler açardı ki?

Chisew kardeşini düşünceleriyle baş başa bırakıp dehlizin merkezine doğru yürümeye başlamıştı. Biraz daha ilerledikten sonra adım atmakta güçlük çektiğini fark etti. Ayağının altındaki zemin az önce sert granitken, şimdi vıcık vıcık bir balçığa dönüşmüştü. Bir an Veeleina’nın söyledikleri aklına geldi. “Bastığınız yere dikkat edin.”

Kardeşinden yardım dilenmek için ağzını açacaktı ki, korkması gerekenin zemin değil de kafasının üzerindeki sarkıtlar olduğunu anlaması uzun sürmedi. Balçığın derinlerinden yükselen ince titreşimler, tam üzerindeki sarkıttan küçük kum tanecikleri düşmesine neden oluyordu.

Huomell de kardeşinin durumunu fark etmiş, koşarak yanına gelmişti. Ancak bu da böyle dehlizlerde yapılmaması gerekenlerdendi. Yoktan var olan balçık Huomell’in de ayaklarını kaplarken, tavanda ona özel bir sarkıt daha sallanmaya başlamıştı. “Lanet olsun!” diye bağırdı Huomell. Uzun zamandır ilk defa kontrolsüz bir şekilde düşünmeden davranmıştı. Sürekli çırpınan kardeşi beline kadar batmış ve kafasının üzerindeki sarkıt Chisew’in son saniyelerinin geldiğini belirtmek istermişçesine sallanıyordu.

Huomell tam kardeşine hareket etmemesini söyleyecekti ki geldikleri geçitten ayak sesleri duymaya başladı. Sesleri Chisew’de duymuş, umutsuz bakışlarla dehlizin girişine bakıyordu.

İçeri giren kadının Uolin olması iki kardeşi de şoka uğrattı. Huomell “Burada ne arıyorsun!” diye sorduğunda sağ omzunun iki milim ötesine küçük bir kaya parçası düşmüştü.

“Nihayet sizi bulabildim çocuklar. Sizi oradan çıkaracağım!” dedi. Uolin telaşla etrafına bakınırken Chisew olanların imkansızlığını kavramaya çalışıyordu. Kampta toplasan iki cümle etmedikleri kadın, şimdi onları kurtarmak için ta buralara kadar niye gelsindi ki?

“Huomell bulamıyorum. Sizi oradan kurtaracak bir şey bulamıyorum!”

Genç adam bu sırada kemerine kınsız bir şekilde yerleştirdiği kılıcını çekmişti. Kılıç pek uzun değildi, ancak balçığın dışına kadar uzanabileceğini tahmin ediyordu. Uolin’de bunu fark etmiş hızla o tarafa doğru yöneliyordu. “Hayır! Yaklaşma sakın!” dedi Huomell. “Balçık büyülü, yoktan var oluyor!”

Uolin anladığını belirtircesine başını salladıktan sonra dizlerinin üzerine çöktü. Zemini dikkatlice kontrol ederken, bir yandan da Huomell’in uzatmakta olduğu kılıca dokunmaya çalışıyordu. Chisew’in üzerindeki sarkıt iyice sallanırken, genç adam umutsuzca kardeşinin boynuna sarılmıştı.

Uolin yere iyice uzanıp kılıcı kavradığında, zafer kazanmış edasıyla gülümsedi. Ve Chisew’in üzerindeki sarkıt yerinden kurtuldu. Bundan sonra olanlar saniyenin binde biri kadar hızlı bir şekilde gelişmişti. Uolin kanayan elini aldırmadan var gücüyle kılıcı çekmiş, ikizler balçıktan çıkamasa da sarkıtın menzilinin birkaç santim dışına kayabilmeyi başarabilmişlerdi.

Bundan sonrası daha kolaydı. Ancak Huomell’in bacağı, nereden geldiğini anlayamadıkları bir yaratık tarafından ısırılması işleri değiştirdi. Huomell acıyı yok sayarak kılıcın kabzasını tutmaya devam ederken, bir yandan da ayağına ikinci darbeyi vuracak olan hayvanın zihnine girmeye çalışıyordu. Bu daha önce hiç karşılaşmadığı bir hayvandı.

Uolin son bir güç gösterisi yaparak iki kardeşi de balçığın dışına savurduktan sonra, Chisew kardeşinin ayağının kanamakta olduğunu fark etti. Huomell’i hızla yeşil ışıklarla parlamakta olan nispeten daha güvenli duvarlara doğru çektiler. Uolin gömleğinden bir parça yırtarak kılıcın sivri tarafını kavrarken yaraladığı elini sargıladı. Chisew’de kardeşinin yarasının durumuna bakıyordu.

Isırık derin değildi. Balçığın yoğunluğu hayvanın saldırı hızını düşürmüş olmalıydı. Uolin işini halledip Huomell’e döndüğü sırada, bataklığın derinlerinden kabarcıklar çıkmaya başladı. Nefes alıp veren bir şeyin oluşturduğu kabarcıklar. Chisew kardeşine dönerek, “Kontrol edemiyor musun?” dedi.

Huomell yüzünü buluşturarak “Görmeden karar veremem,” dedi.

Ve sonrasında dememiş olmayı diledi… Balçığın içinden çıkan zift karası bir yaratıktı. Huomell bunu ilk başta bir timsaha benzetti. Sonrasında Emerald’ın zarif güzelliğini hatırlayarak bu düşünceyi aklından attı. Yaratığın basık bir kafası, çekik gözleri, belli belirsiz iki delikten oluşan bir burnu vardı. Gözlerinin olması gereken yerde boş bir delik duruyordu. Vücudunun geri kalanı bir yılan gibi ince, uzun ve benekliydi. Kuyruğu bataklıktan çıkarken, ucundaki sivri iğne üçlüye bir şeyler yapmaları gerektiğini hatırlattı.

Tam bu sırada yaratığın gözlerinin olması gerektiği yerdeki boşluk, önce bir gözün akıyla sonra da sarımsı bir parlaklıkla dolmaya başladı. Bu sırada Huomell’in kılıcının kabzasındaki süsleme de ışıldamaya başlamıştı. Yaratık ışığa doğru harekete geçti.

Durumu şaşkınlıkla izleyen Uolin, “Huomell, işine karışmak istemem ama, bir şeyler yapmayacak mısın?” demekten kendisini alamadı. Detone ses Huomell için ilk defa bir anlam ifade ediyordu.

Parlayan kılıcına bir göz attıktan sonra “Sanırım evet,” dedi.

Kendisine doğru yaklaşmakta olan hayvanın zihnine son bir sorgu gönderdi. “Nesin sen? Ne istiyorsun?”

“Ben Mathodure’um. Beni sen çağırdın sahip.”

“Seni çağırdığım falan yok! Üstelik bunun için ısırman da gerekmiyordu.”

Mathodure bir an duraksadı. İki ön bacağından oluşan yürüme kabiliyeti sanki bir sekteye uğramış gibiydi. “Sadece emin olmak istedim. Mathodure’un Kılıcı, gerçekten de senin elinde mi öğrenmek için.”

Huomell duyduklarını –daha doğrusu zihninin içinde dönenleri- sindirmek için birkaç saniye bekledi. “Senin sahibin falan değilim. Ölüm Tohumları bir arkadaşımızı kaçırdı ve biz de onu geri istiyoruz.”

“Ölüm Tohumları… Son yüz yıldır uyuyordum sahip, ama bu ismi birkaç defa duyduğumu hatırlıyorum. Size yardımcı olmaktan mutluluk duyarım.”

Zihinsel konuşmaları, tam aksi istikametlerinde açılan bir geçitten duyulan sesle bölündü. “Yuvama hoş geldiniz.”

BÖLÜM ALTI: Kara Çanlar Salonu

Benekler… Altı, yedi, sekiz… Simsiyah derinin üzerinde onlarca benekler… Açık kahve, koyu kahve, sarı benekler… Gece… Ve parlayan ay ışığı… Sapsarı bal rengi gözler… İri iri açılmış, dosdoğru ileri doğru bakan gözler… Sırtlanların başında bulunan dişi, başını aya doğru kaldırıp uzun uzun uludu. Gecenin boşluğunda yankılanan sırtlanın sesine diğer klan üyeleri de katıldı… Klan iz üzerindeydi.

* * *

Gertz gördüğü rüyanın şokuyla ter içinde uyandı. Açmak istediği gözlerini uzun süre açamayınca korkusu onu delirmenin eşiğine getirdi. Kapalı gözlerinin odaklandığı bal rengi parıltılar bir türlü silinmiyordu belleğinden. Gözlerini en sonunda araladığında yatağından hızlıca doğruldu.

“Bu da neydi böyle?” diye mırıldandı. Son kâbusunun üzerinden on yıllar geçmişti. Son gerçekleşen kâbusunun üzerinden… “Hayır,” dedi, hırıltılı bir şekilde alıp verdiği nefesini kontrol etmeye çalışırken. “Yeniden olamaz!”

* * *

Aynı gece Iria’da benzer bir kâbus görmüştü. Uyandığında gördüklerinin pek çoğu hafızasından silinmişti. Ancak hatırlamakta hiç de güçlük çekmediği iki bal rengi göz, üşüyerek yorganına sarılmasına ve uzun saatler boyunca uyumadan yatağında dönmesine neden oldu.

* * *

Güneşin doğuşuyla Gertz, bütün sirk çalışanlarının toplandığı kahvaltı masasına gelmemişti. “Patron uyuya kaldı herhalde,” dedi Solan. Şu sıralar yirmisinde bir genç gibi gözüküyordu. Konuşmayı pek sevmeyen Buartz ironik bir ses tonuyla “Uyuz bir herif olabilir, ama onun da prensipleri vardır. Gidip bakmak iyi olabilir,” dedi.

“Sanırım haklısın,” dedi Iria. “Kontrol etmekten zarar gelmez.”

Iria Gertz’in kapısını açık bulduğuna pek şaşırdı. Patronları çoğu zaman karavanının kapısının önünde gezinmelerini bile onaylamazdı. Iria kapıyı birkaç defa tıklattıktan sonra içeri girdi. Bu, patronunun karavanına ikinci girişiydi. Hatırladığı kadarıyla ilk girişi Latemsould’a kabul edildiği sırada gerçekleşmişti.

Karavan diğerlerinden farklı olarak üsluplu bir şekilde düzenlenmişti. En önemli artısı geniş pencereleriyle güneşi tam anlamıyla kucaklamasıydı. Geniş ahşap bir dolap kapağı aralık bir şekilde duruyordu. Güneş ışınları dolabın içine ulaşamadığı için Iria’nın ilk tercihi oraya yönelmek olmuştu. “Patron,” dedi.

Dolabın kapısını araladığında görmeyi hiç beklemediği bir manzarayla karşı karşıyaydı. Gertz’in gözleri ağlamaktan kızarmış, akan burnunu sildiği kolu kurumuş sümükle kaplanmıştı. Üzerine sinen naftalin kokusu, Iria’nın kendisine gelmesini sağlamıştı. “Neler oluyor patron?”

Gertz titreyen dudaklarını aralayarak, “Geliyorlar,” dedi. “Kim, ne için geliyor? Patron kendinizde misiniz?”

Patron dolabın kenarından güç alarak ayağa kalktı. Göz yaşlarını silerken titremesine hala hakim olamamıştı. “Onlar… Bizim için geliyorlar.”

* * *

Mathodure ilk tepkiyi kimsenin beklemediği bir sertlikte sesin geldiği yöne dönerek verdi. Chisew iki kısa adımla Huomell’in yanına yaklaşırken Uolin arka tarafta kalmayı tercih etmişti.

Karanlık geçidi aydınlatan ani bir meşale alevi girişteki kişiyi teşhis etmelerine yardımcı oldu. Mesafe oldukça fazla olmasına rağmen Huomell konuşan kişinin iki metreden uzun bir boya ve belirgin kaslara sahip olduğunu görebiliyordu. Ölüm Tohumları’nın yuvasına giriş biletleri tam karşılarındaydı.

“Kaybolan arkadaşımızı bulmaya geldik,” diye bağırdı iri adama doğru. “Onu almadan da geri dönmeyeceğiz.”

İri adam dehlizin girişinden onlara doğru harekete geçmişti. “Çok yazık,” dedi. “Misafirperverliğimizden faydalanırsınız diye ummuştum.”

Chisew merakla Mathodure’a bakarken yaratık kaygısız bir şekilde yaklaşan adamı süzüyordu. Alev Adam elini arkasına götürerek parmaklarından ince buhar demetleriyle alıştırma yapmaya başlamıştı. Aynı çalışmayı küçük elektrik akımlarıyla yapan Uolin’i görünce gizlice göz kırptı.

“Dostumuzu sağlam bir şekilde geri aldığımızda elbette yararlanmak isteriz,” dedi Huomell.

“O zaman hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz dostlarım, çünkü kimseyi bedelsiz geri salmayacağız.”

“Bizi tek başına sen mi durduracaksınız?” diye atıldı Chisew. Uolin dik bakışlarla genç adamı süzerken, Chisew dememesi gereken bir şeyler dediğinin farkına vardı.

“Tek başına durduracağımı söylemedim zaten,” dedi iri adam.

Bu cümlenin bitimiyle meşalenin oluşturduğu gölgelerin arasından aydınlığa çıkan yirmi küsür ‘iri’ kimse Chisew’in hatasını gözler önüne serdi.

“Ve artık durdurabilirim.”

Hava sinek vızıltılarıyla doldu… Yanılıyorlardı, bunlar küçük iğneler fırlatan oklardı. Ve oklar çizgilerinden sapmadan hedeflerine ulaştı.

* * *

Uolin uyandığında iyi aydınlatılmış bir dehlizde ilerlediklerini fark etti. Huomell ve Chisew gibi iki altın filizini Ölüm Tohumları’nın eline bırakmayı kabullenememenin sonuçlarına katlanıyordu. İki kişi eksik ya da fazla ne fark ederdi ki?

Tam olarak bu şekildeydi Uolin’in düşünceleri. Ancak sonra nerede olduğunu fark ettiğinde bu düşünceler aklından uçup gitti. El arabası benzeri bir arabanın içerisindeydi. Ellerine kauçuktan yapılmış bir çeşit eldiven giydirilmişti ve arabada yalnız başınaydı. Elleri bağlıydı. Ayaklarını hissetmediği ve dönüp bakacak bir açıyla oturmadığı için kapana kısıldığını kabul edip çevresine bakındı.

Anlaşılan dev bir yer altı şehrindeyim, diye düşündü. Merdivenlerin sonundaki geniş açıklık şu an geçmekte oldukları yerin yanında kelebek ölüsü gibi kalırdı. Yemyeşil bir ışık duvarlardan şehri aydınlatıyordu. Tavan göz alabildiğince sarkıtlardan oluşuyordu. “En az seksen metre…” diye düşündü Uolin. Bir sarkıtın yerinden kopup kendisini toprağa çivilemesi için yeterli bir yükseklikti.

Yerleşim oldukça dağınıktı. Ev diye tabir edilen barınaklar derme çatma, sadece otel olarak kullanıldığı her halinden belli beton yığınlarıydı. Yerleşim alanının dışında oldukça göze batan büyükçe bir yapı vardı. Sekiz dokuz katlı bu yapı belli bir sanatsal zevkten ilham alınarak düzenlenmişti. Zira iki kubbesi de çeşitli figürlerle süslenmişti. Bu kubbelerin arasında asılı devasa çanlar, hava akımının sık yaşanmadığı bu yer altı şehrinde sakin bir şekilde asılı duruyorlardı. Uolin bir an bu çanların ne işe yaradıklarını merak etti.

Ardından götürüldükleri yerin şu an hayranlık ve daha çok korkuyla izlediği yapı olduğunu hatırlayınca, merakı çanlardan yaşamının daha fazla sürüp sürmeyeceğine döndü.

* * *

Huomell ve Chisew aynı arabada oldukları için kendilerini şanslı hissediyorlardı. Chisew’in ellerine de Uolin’inkiler gibi bir çift eldiven geçirilmiş ve her türlü yanıcı aktivite engellenmişti.

Huomell’de Mathodure ile iletişime geçemiyordu. Kılıcı da elinden alınmıştı. Zihniyle yaptığı birkaç denemede onlarca sefil fareyle iletişime geçince, bunu denemeyi iğrenerek bıraktı.

“Sanırım sona yaklaşıyoruz kardeşim,” dedi Chisew.

“Bu sonun kimler için olacağına dair zarlar henüz atılmadı kardeşim, yüreğini ferah tut.”

Chisew kardeşinin iyimserliğine burun kıvırırken içinde bulundukları araç sarsılarak durdu. Ayak sesleri arabalarına yaklaştı ve daha önce dehlizin girişinde gördükleri iri kıyım adam sırıtarak kapıyı açtı.

“Kara Çanlar Salonu uzun zamandır böyle konuklar ağırlamamıştı. Gelinimiz çok mutlu olacak,” dedi.

“O da kim? Lideriniz falan mı?” dedi Chisew, belirgin bir aşağılamayla.

“Liderden de öte, görmeniz gerekir.”

Ölüm Tohumu’nun bu sözleri üzerine birkaç iri adam daha gelerek onları arabadan indirdi. Huomell Uolin’in de iyi olduğunu gördükten sonra derin bir iç çekti. Mathodure’u nasıl zapt ettiklerini de ayrı olarak merak etti. Arkasındaki adamın dürtüklemesiyle Kara Çanlar’a doğru yürümeye başladı.

“Çanlar… Onlar ne işe yarıyor?” dedi Chisew.

“Onlar bu şehirle birlikte yaratıldı. Ne zaman bir ölüm yaklaşsa çanlar ahenkli bir melodi tuttururlar. Duyulmaya değer bir senfonidir doğrusu. Elbette ölecek olan kişi için değil,” diye açıkladı adam. Bir yandan sırıtırken diğer yandan da sevgiyle Çanlar’ı süzüyordu.

Kafile binaya yürürken Çanlar aniden çıkan ve nereden geldiği belli olmayan bir rüzgârla savrularak çalmaya başladı. Ölüm yine bir randevu almıştı sahibinden. Sadık kalmaktan başka bir hayali olmadan…

KISIM BİRİN SONU

5 Nisan 2009 – 4 Haziran 2009

Bir Yorum Yap