Mucizesizlik

“Yani insan mucizeye inandığı gibi nedenselliğe (mucizesizliğe) de inanabilir.”

— Osman Konuk, Heves Dergisi, Cilt XI

Bıyıklıydı, gri. Saçlarının ön ve arkası dökük, üstü çorak bir ada. Kaşlarının ortası çatık, çizgiler derin. Çizgilerin tepesine fındık büyüklüğünde bir et beni asılmış, sallanıyor. Adam çok sinirli, gergin. Sürekli yer değiştiriyor. Etrafına sebebini anlayamadığım bir öfke ve endişeyle bakıyor.

Metrodayız. Cümbür cemaat (yani yolcularla) Kartal’dan Kadıköy’e doğru gidiyoruz. Bir derginin boş kalmış yerlerine, bunları anlatıyorum. Direkt olarak boş kalmış yerlere, evet. Boş kalmış yerlerime anlatıyorum. Anlayabilmek için.

Aracın buz gibi havası, bir demir yığını olmanın gereklerini yerine getiriyor. Metrolar, duygusuz ve çirkin yaratıklardır. Trenler öyle değildir, onlar gülümser ve sanki beşiğimizdeymişiz gibi bizi tıngır mıngır sallar. Ayrıca rayların altında dünyalar, istasyonların derinlerinde hayaletler saklıdır.

Metrolar kötüdür. Trenler değil. Cümleler basittir, insanlar değil.

Adamın ilk yer değiştirişinde onun iki kadın arasında oturmaktan rahatsız olduğunu düşünmüştüm. Hemen etiketi basmıştım: “Seni geri kafalı!” Sonra, erkeklerin yanından da kalkmaya başladı. Yanıldığımı gördüm. Ardından tam karşıma geçti, oturdu. Çatık kaşlarını bana dikip bir süre beni izledi. Sıkıldı. Siyah bond çantasından bir dergi çıkardı: Kapaktan “Baro” adını seçebilmiştim. Arada bir etrafa sinirlenmeye devam ediyordu. Metro iyice dolmuştu. O da boşalan yerlerin hiçbirini ellere bırakmamak için büyük bir mücadele veriyordu. Son geçişi, orayı daha önceden gözüne kestirmiş bir çocuğun hayallerini yıktı. Bu yıkımda, büyük bir kararlılık ve öfke rol oynuyordu.

Hâlâ etrafına bakınıyor. Yeni boşalan yerlere ona fırsat bırakmadan geçip oturan yolculara öfke dolu. Tüm oturaklar onun tapulu malı sanki. O, kudretli et benini sallandıra sallandıra istediği yere geçer ve oturur ve biz insancıklara kötü kötü bakar ve “Baro” dergisini okur. Bizse onun karşısında çaresizce titrer, ona her istediğinde yer verir, ayaklarının altında kati suretle durmak gibi bir gaflette bulunmazdık. Bütün anonslar onun için yapılırdı. “Sayın yolcularımız, makinistiniz konuşuyor. Metrobüsle aktarma yapacak olan yolcular isimlerinin alfabetik sırasına göre şu et benli amcaya yer vermek zorundadır. İyi yolculuklar dileriz.”

Son dört durak, artık yer değiştirmekten vazgeçmiş gibi. Dikkatimi ona odaklamakta zorlanıyorum. Dergisine dalmış durumda. Yorulmuş olmalı. Oysa yeniçeri bıyıklı bir genç var hemen şurada. Kapının kenarında, ayakta dikilmekte. Daha ilginç birini yakalamış olabilir miyim diye düşünüyorum, gözlerim gençte. Tişörtünde, “Why so serious?” yazıyor. O bıyıklara hiç uymamış. Kırmızı bir gülümsemeyle Joker’i görü… Tekrar yer değiştirdi! Oturduğu yerin tam karşısında bir yer boşaldı ve o affetmedi. O asla affetmez.

Dergiyi çantasına yerleştirdi. Elleri çantasının üstünde kenetli. Etrafa kızmaya devam ediyor. Ona uzak olduğuma memnunum, ancak, onun yaptıklarını da kaçırmak istemiyorum. Buradan yeterince iyi gözleyemeyecek gibiyim. Durun biraz… Al işte, bana bakmaya başladı! Ne yapacağım şimdi, nereye kaçacağım! Hemen kalkıp ona yer mi vermeliyim? Yoksa imdat freniyle metroyu ayağa mı kaldırmalı? Bakışlarımı mı kaçırsam sadece…

En iyisi sakinliğimi korumak. Evet. Onu izlediğimi anlamış olmalı. Öyle olmalı! Ya da yerimi mi beğendi acaba? Kalkmamı mı kolluyor? Kalkmam. Son durakta ineceğim, kalkamam. Ama dur! Yanımda oturan kadın kalkıyor ve yooo, amca buraya doğru hareketlendi bile. Boşalan yere oturmaya çalışan başka bir genci bakışlarıyla olduğu yere çiviledi ve yanıma oturuverdi işte!

Yazdıklarıma bakıyor göz ucuyla. Yazımın okunaksız olmasına minnettarım. Yine de bu kadar yakınımdayken… konuşamamak…

Dayanamıyorum. Sormalıyım. Öğrenmeliyim neden…

“Amca, sizi rahatsız eden bir şey mi var?”

“Beni rahatsız eden bir şey mi var?”

Durdu. Gür kaşlarına bir titreşim gönderdi. Bir tane daha. Bir tane daha… Bu kadar sık titreşim gönderemezsiniz… Alt dudağı öne çıktı. Devam etti.

“Beni rahatsız eden çok şey var.” Gözlerini benden uzaklara çevirdi. Oturmakta olan yolculara nefretle baktı. Çok huzursuzdu, endişeli görünüyordu.

“Mucizesizlik,” dedi. Yan tarafta bir yer boşaldı. Kalktı, hemen oraya geçti. Kısa konuşmamız hiç cereyan etmemiş gibi davranıyordu. Bir daha bana bakmadı.

Mucizesizlik, dedim, (içimden). Oturduğu yerde güvende hissedemeyişinin, sürekli yer değiştirip insanlara öfke ve korkuyla bakmasının sebebi bu muydu?

Gelmeyen mucizeler miydi?

Metro Kadıköy’e yanaştı. Gözlerimi ondan ayırmadan indim araçtan. Aramıza metroya binen kalabalıklar girdi. O, inmedi. Son oturduğu yerden etrafına bakınıyordu. Sonra kalktı. Kapıların kapanmak üzere olduğunu duyuran sinyali dikkatle dinledi. Başını salladı.

Boş kalmayı başarmış bir başka oturağa geçti.

Kapılar kapandı, metro hareket etti.

Hiçbir mucize yaşanmadı.

Haziran 2013

Not: Bu öykü ilk olarak Kefal, Aylık Edebiyat ve Garip Mevzular Dergisi, Eylül – Ekim 2013 Sayı 2‘de yayımlanmıştır.

1 Yorum

  1. Israrla bütün öyküleri okuyacağım ve diyeceğim – diyeceğime eminim- “Ne güzel yazıyorsunuz”.

Bir Yorum Yap