Nefis Bir Uğultu

Bu öykü Dede Korkut Hikâyelerinden biri olan Basat’ın Tepegözü Öldürmesi adlı hikâyeden serbest olarak uyarlanmıştır.

* * *

Çitleme sesleri kulaklarındaydı. Nefis bir uğultuydu. Bir şelaleye dikine tırmanmak gibiydi. Koşuyordu. Yer ve gök arasında bir yerlerde koşuyordu. Ciğerleri kan sızdırıyordu. Kusası vardı. Sırtındaki bebeğin hatırına son metreleri kan püskürterek aldı.

Çekirdek Orman’daydı. Kaçıyordu. Kovalıyorlardı. Ya ağaçlar ya peşindekiler canını çitleyecekti.

Ormanın dışına on adım.

Ormanın dışına beş adım.

Ormanın dışına adım.

Havada uçan bir çekmece. Kişilik sahibi, karakterli bir şey. Tam isabet alıyor: Kafasının hemen ardına. Kadın yüz üstü yere kapaklanıyor. Parmak uçları bitiş çizgisini avuçluyor. Kimse bunun için ona merhamet göstermiyor.

Çizgiyi geçemeyene merhamet yok. Sırtındaki bebek çekmeceye yükleniyor. Çekmece yuvasına hareketlenirken kadını kollarından tutup ormanın dışına atıyorlar. Orman bir süre daha çitliyor. Sonra susuyor.

* * *

Ormanın yerlileri. Hepsinin kaplan postu var. Üstlerinde başka bir şey yok. Postun ağzı kafalarını süslüyor. Kuru dil, sivri dişler, dökük göz yuvaları; kara suratlı yerlilerin kaşlarıyla gözleri arasında oynaşıyor. Ağaçların çekmecelerine sığınmışlar. Bazıları meydanda. Ateşin hemen yanına park etmiş büyük çekmecenin başında dikiliyorlar. İçinde kundakta bir bebek var.

Yerlilerden birisi sopayla yavruyu dürtüyor. Yavru, sopayı küçük elleriyle tutmaya çalışıyor. Başarınca da sopanın ucunu olmayan dişlerine götürüp etlerini kaşıyor.

Çekmece, ormanın nefesi. Kadını kovalamaksa onların görevi. Kadının sırtında yavrusuyla ormana neden daldığını ve nereye gitmek istediğini bilmiyorlardı. Öğrenmeyi hiç denememişlerdi. Çekirdek Orman onların, onlar Çekirdek Orman’ındı.

Şimdiyse her şey ortadaydı. Bir çekmecenin içinde. Onlara bakıyor. Kaşınan dişleri dışında dertsiz. Orman buyurmuştu.

Onlar yapacaklardı.

* * *

Ona neden kaçtığını sormuşlardı. Hangi kâbus, hangi korku gecenin bir vakti yek başına kişiyi Çekirdek Orman’a atabilirdi. Kadın denemişti. Anlatmayı yürekten istemişti. Dile getirebildiği tek kelime çit olmuştu. Köylü kafa sallamış, ona su ve battaniye vermişti. Kadın sudan bir yudum alıp kusmuştu.

Şelaleye tapanlar kadını görseydi din değiştirirlerdi. Oysa sadece göğe tapanlar görmüştü onu. Kadın gürül gürül kusup kendinden geçti. Rüyasında elbette ki koşuyordu.

Uyandığında başarıp başaramadığını sormuştu. Duyanlar bu ümitsiz vakâ karşısında ne yapacaklarını bilemeden birbirlerine baktılar. Ağaçlar çitlerdi, insanlar değil.

* * *

Kaplan postu yakışmıştı. Çocuk henüz altı yaşındaydı. Zaman, dilediğinde çabuk geçerdi orada. Yıllar bir avuç çekirdeği çitler gibi geçivermişti. Orman, çocuk konusunda kabileye çok yardımcı olmuştu. Günü geldiğinde ağaçların birine asılı yavru bir kaplan görmüşlerdi. Ağaçların en şâşaasızı, çocuk için yavru bir kaplan avlamıştı. Kabile yavru kaplan avına kederle yaklaşmış, yine de ses etmemişti. Derisini yüzüp çocuğa post yapmışlardı. Ana bir daha ormana uğramamıştı. Yerliler çoğu zaman huzurluydu.

Çocuğa Basat adını verdiler. Adını aldıktan sonra sanki daha hızlı büyüdü. Altı yaşındayken mızrağı kabiledeki herhangi bir yerli kadar iyi kullanabiliyordu. O gün de iyi nişan almıştı. Mızrağı fırlatmadan önce bekledi.

Tereddütü nadir olurdu. Bilmediği işler dönerken -gök gürlerken, kar yağarken, yıldız kayarken- olduğu gibi şaşkındı yine. Gözleri önünde dev bir kabuk parçalanıyordu. Bir yumurta kabuğu. Kabuğun bir ucundan ufak bir anten çıktı. Basat daha iyi görebilmek için yaklaştı.

Kabuk boydan boya çatladı. İçindeki yığın dışarı süzüldü. Lapa gibi, çamur gibi tuhaf bir yığındı. Basat henüz korkuyla tanışmamıştı. Bilmediklerinden korkanlardan değildi. Bilmediklerine tapanlardan da değildi. Önce şaşırır, sonra kanıksardı. Kaplan postlu adamlarla büyümek bunu gerektiriyordu.

Fakat yığının dibindeki ağaç hırıltıyla kıpırdanıp lapanın üstüne kapandığında Basat biraz telaş oldu. Orman, yığını çitlemeye çalışıyordu. Ağaç sivri dişlerini lapaya geçirdikçe geçiriyordu. Yığınsa ağaç ona çarptıkça büyüyordu. Kısa süre sonra ağacın en alçak dallarına yetişir oldu. Sonunda da bir şekle büründü.

Basat daha önce kardanadam görmüş olsaydı, bu yeni şekli ona benzetirdi. Görmemişti. Kardanadamlar henüz icat edilmemişti. Üst üste lehimlenmiş üç küre. Tepede anten. Kürelerde birer oyuk. Oyuklarda bebek. Gözbebeği. Kırpışıyor. Kırpışıyorlar. Ağaç durdu. Basat mızrağını indireli çok oluyor.

En alttaki göz hafifçe yuvarlanıyor. Göz yığını böylece hareket ediyor. Basat’a doğru. Altı yaşındaki, yavru kaplan postlu bu delikanlı; ormana değil, çekmecelere değil, göğe değil ilk defa bu göz yığınına tapmak istiyor.

Neyse ki tapmak nedir bilmiyor. Ağaç yeniden harekete geçtiğinde neredeyse Göz’ün üst katını çitleyiveriyordu. Basat hiç düşünmedi, mızrağını Göz’e doğru yönelen ağacın göğsüne fırlattı.

“Koş benimle!” diye baktı Göz’e. Göz zaten ona bakıyordu. Orman ince ince uğuldamaya başlamıştı. Göz’le Basat ilerlerken çok derin bir fısıltı kopmaktaydı. Fısıltı fırtınası.

Yine de ormanın dışına çıkana kadar hiçbir ağaç onlara bulaşmadı. Üstlerine çekmece ya da mızrak yağdırmadı. Basat, Göz’ün hangi gözüne bakması gerektiğini kestiremese de bir şeyler söylemek istiyordu. Ormandan çıktığında, hayatında ilk defa rahatlamıştı. Göz’ün yuvarlanmaktan çamurlanmış en alt katı, ağaçlara sürtünmekten çipilleşmiş üst katı ve cam gibi titremekte olan orta katına tekrar tekrar baktı Basat.

“Sen,” dedi. Konuşmayı kaplanadamlardan öğrenmişti. “Benim kardeşim ol artık.”

Göz, gözlerini kırptı.

* * *

Bazı kâbusları gördüğünüzde, harekete geçmeniz gerekir. Ama bazı kâbuslar ne yaparsanız yapın gerçekleşir. Bir ormanı kan revan içinde geçmiş olmanız bir şey ifade etmez. Öyle bir kâbustu. Yavrusunu alıp bu diyardan uzaklaşmazsa olacaklar başını döndürmüştü.

Rüyasında bir aynanın karşısındaydı. Bir türkü mırıldanıyordu. Gece çocuğunu uyutmak için söyleyeceği türkünün provasıydı sanki. Huzur doluydu. Sonra sözleri unutmaya başladı. Gözlerini yumup hatırlamaya çalıştı. Gözlerini açtığında türküye devam ettiğini sandı. Oysa ağzından çıkan kelimeler değil, gözlerdi. Küçük küçük gözler dudaklarının arasından yuvarlanıp yere düşüyordu.

Dehşete kapıldı. Ağzını iyice açıp orada neler olduğunu anlamayı denedi. Ağzını iyice açtığında içinden daha büyük gözler döküldü. Kısa sürede gözler dizlerine ulaşmıştı. Yuvarlana yuvarlana beşiğe gidiyorlardı.

O an anladı. Kaçmazsa çok kötü şeyler olacaktı. Ayna çatladı. Kadın uyandı.

Kapıyı açarken üstünden yıllar geçen bu kâbusun zerresini hatırlamıyordu. Hatırlasa kapıyı açtığı gibi kapatırdı.

Basat ve Göz onu selamlayıp tanrı misafiri olmak istediklerini söylediklerinde -cümleyi Basat kurmuş, Göz göz kırpmıştı- kapıyı kapatmak bir yana; Basat’ın boynuna atılmıştı.

Yıllar sonra ilk defa çit yerine başka bir kelime döktü dudakları: “Oğlum.”

* * *

Basat, yabancısı olduğu ev ve ana kavramlarıyla çabuk kaynaştı. Anasını gördüğünde içinde bir şeyler rayına oturmuş gibi hissetmişti. Anasını kokladığında dünyasındaki bütün dağdağa dinmişti. Kadın ona sarıldığında artık eksiksiz ölebilirdi.

Göz, aynı rahatlığı tadamamıştı. Kadın değil ama köy halkı Göz’e çok mesafeli yaklaşmıştı. Hepsi birlik olmuş bu lanetli yaratığın köye gelişinin başlarına açacaklarından bahsediyordu. Yıllar sonra evladına kavuşmuş bir ana, gündemdeki konulardan değildi.

Yine de Basat’ın gelişiyle kadın artık daha dik durmaya başlamıştı. Kim ne derse desindi. Eğer bu Göz, oğlunun evine dönmesine bir şekilde vesile olduysa; artık ona da gözü gibi bakmayı kendine vazife bilecekti. Öyle de yaptı.

Evlerinin tavanı Göz için çok alçaktı. Basat’la, ona bir kulübe yaptılar. Günleri birlikte erittiler. Geçmiş hakkında konuşmadan. Gelecek hakkında düşünmeden. Basat kaplan postuna veda edince iyice alımlı bir çocuk oldu. Yedi yaşında, hakkındaki onca korkutucu dedikoduya rağmen köyün gözdesiydi. Göz ise aileye en büyük katkıyı daha fazla büyümeyerek ve gözlerden uzak kalmayı başararak göstermişti. Basat’ın en yakın arkadaşıydı. Sadece ikisinin oynayabileceği onlarca oyun türetmişlerdi.

Yıllar yeniden hızlanmaya başlamıştı. Basat ergenliğe girmeyi deniyordu, kadın aklarına ak eklemişti. Göz de Çekirdek Orman’dan kaçarken kaybettiği kirpiklerini geri kazanıyordu.

Çekirdek Orman sessizdi.

* * *

Basat on dördündeydi. Bir mum yakmıştı. Göz’ün inindeydiler, Göz ırmağa gitmişti. Yaktığı mumun gölgeleri kımıl kımıldı. Kızıl saçlı. Saçlarının kızılı gölgesinden bile belli oluyordu. Basat, gölgelerin içinde işte öyle bir kızıla dokunuyordu. Her şey çok ağır gerçekleşiyordu. Ama gölgeler mutluydu. Sonra içeri gün ışığı girdi. Gölgeler aydınlandı. Yerlerini daha büyük bir gölge aldı. Göz bir süre çifti izledi. Kızıl bir süre baygınlık geçirmemeye çalıştı. Basat bir süre sustu.

Kız ayıldığında Göz çoktan gitmişti. Bu konuyu aralarında hiç konuşmadılar. Göz biraz gözlerini kaçırır oldu. Basat da köydeki arkadaşlarına daha çok karışmaya başlamıştı. Birlikte büyüttükleri çocukluk inceldi. Oyunlar azaldı. Ana, halleri görse de ses çıkartmadı.

* * *

Bir akşam Basat ve arkadaşlarının yaktığı kamp ateşi, çevirdikleri süt kuzusu ve çığırdıkları türküler Göz’ün aklını çeldi. Kampın davetsiz misafiri olmaya karar verdi. Kısa hayatı boyunca verdiği en bed karar da bu oldu. O sırada arkadaşlarını güldürmekle meşgul olan Basat’ın omzuna sessiz bir gölge gibi dokunduğunda; Basat’ın yüzünde oluşan ifadeyi hiç unutmadı: Utanç.

Basat kendini çabuk toparladı. Onu kamplarında istemeyen arkadaşlarına rağmen Göz’ü ateşlerine davet etti. Diğerleri huysuzlansa da Basat’ın konuğuna ses etmeye cesaret edemediler. Türküler kaldığı yerden devam etmeye başladı. Göz sadece dinliyordu. Bu girdiği ilk sosyal ortamdı.

Türküler dindi, yerini söylenceler aldı. Çekirdek Orman hakkında. Gök hakkında. Şelaleler hakkında. Göz hayranlıkla dinliyordu. Konuşan adamın adı Bahadır’dı. O anlatırken alevler arzdaki yerini bulmaya çalışıyordu. Göz tüm gözlerini iyice açmıştı. Basat kardeşinin kendinden geçmiş halini görünce az önceki utancından utandı.

Göz’ün gözlerinde alev ve Bahadır vardı. Sonra Göz’le Bahadır göz göze geldi. Koca yiğit bir anda susuverdi. Sesini kaybetmiş gibiydi. Fal taşı gibi gözler tarihte ilk o zaman tanımlandı. Doğruldu ve ellerini boğazına götürdü. Basat ve arkadaşları Bahadır’ın yanına koştuğunda Bahadır kendisini boğmaya çabalıyordu.

Birkaç bakış Göz’e döndü. Sonrası haykırış, feryat, figan. Göz’ün gözlerinde bir şeyler dönüyordu. Görüntüler. Anılar. Bahadır’ın babasıydı bu. Anasını boğazlıyordu. Bahadır dışında herkes Göz’e kilitlenmişti. Basat kendine ilk gelendi, bağırdı: “Yapma!”

Göz anlamamış gibiydi. Biraz geriledi sadece. Görüntüler hızla değişti. O sırada Göz’e kilitlenmiş başka bir er, başka kâbuslar görmeye başladı. Sivilceli yüzünü kamp ateşine basmak üzereydi.

Bahadır tükürükler saçarak boğulurken ortalığı yanmış saç ve et kokusu aldı. Basat kılıcını çekip Göz’e doğru yürüdü. Göz şaşkındı. Neler olduğuna dair hiçbir fikri yok gibiydi.

“Git burdan, hemen!”

Göz emin olamadı. Basat kılıcını kaldırdı. Ve o an görmeye başladı. Bir kadın Çekirdek Orman’da koşuyordu. Kan kusarak. Basat’ın burnundan sicim gibi kan sızmaya başladı. Yeni çıkmış terli bıyıkları kısa sürede kızıla boyandı.

Göz böyle olsun istememişti. Basat ona utanarak baksın istememişti. Basat’ın dehşetle aralanmış gözlerini görmek istememişti. Usulca gitti.

* * *

Göz’ü köyden sürdüklerinde Basat söyleyebileceği bir şeyler olsun istemişti. Bahadır’ın morarmış boynu, diğer erin yanık suratı; kan kusan anasının hayali aklından çıkmıyordu. Göz geldiği gibi üryan dönüyordu. Basat koluna giren anasına baktığında en doğrusunun bu olduğuna ikna oldu. Öbür kolunda gölgesi bile kızıl olan kız vardı.

Anasının yüreği huzursuzlanmıştı yine. Gece uyumaya korktu. Uyuduğunda kâbus görmedi. Uyandığında gördü.

* * *

Basat cesedin başında ağlıyordu. Gölgesi bile kızıl olan, gölgelere karışmıştı. Herkes bu işi onun yaptığını söylüyordu. Gecenin bir yarısı çıkagelmiş, kızcağıza uzun uzun bakmış ve gitmişti. Göz, bildiği bir diğer insana veda etmeye gelmiş olmalıydı. Gözyaşı içermeyen vedalara alışık değildi.

* * *

Basat kılıcını ve mızrağını kuşandığında anası kapıda onu bekliyordu. Gitme, demek için. Anasının elini öperken içi titriyordu. O geceyi hatırlıyordu. Anasının köyünü kurtarmak için nasıl koştuğunu. Dudaklarındaki kanı. Yere kapaklanırken çıtırdayan kemikleri. Çit seslerini.

Göz’ün Çekirdek Orman’a döneceğini biliyordu. Oysa vaktinde ikisi de oradan kaçarken kardeşleşmişlerdi. Çit seslerinin, pençe izlerinin arasında onu doğduğu ağacın altında buldu. Titriyordu. Basat’a bakmamakta kararlıydı. Basat ona seslendiğinde, gözlerini yumdu. Basat mızrağını kaldırdığında Göz sırtını ağaca verdi. Basat mızrağını savurmak üzereyken Göz, gözlerini araladı. O küçük aralıkta, koca yiğit anasının kâbusunu baştan gördü.

Kadının neden kaçmak zorunda kaldığını anladı. Çekirdek Orman’ın ruhu alayla gülmeye başladı. Hepsi Göz’ü köye sokma planın bir parçasıydı. Kaosun köyü kıskıvrak yakalayacağını ummuşlardı.

Orman gülünce Basat da güldü. Mızrağını Göz’ün tam gözüne değil, ağacın tam kalbine fırlattı. Köyüne bir daha asla dönmedi. Göz’le birlikte Çekirdek Orman’a emsali görülmemiş bir savaş açtı.

Kâh ormanın içinde kaplanadamların üstlerinden postlarını çekiyor, kâh kıymetli ağaçların kalplerini dağlıyordu. Orman onu çitlemeyi başaramadıkça deliriyor, delirdikçe daha çok hata yapıyordu. Havada uçuşan çekmeceler bir türlü adresini bulamıyordu.

Basat’sa uyuyamadığı geceler Göz’ün gözlerinden gölgesi bile kızıl olan kızın düşlerini izliyordu.

18 Haziran 2015

Not: “Çekirdek Orman” ilk olarak Marşandiz Fanzin‘in Nusret Mungan Özel Sayısı olan #2‘de kaleme aldığım Zürafanız Yanıyor Ama Söndürürseniz Uyuyamam adlı öyküde ortaya çıkmıştır.

Not2: Bu öykü ilk olarak Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi‘nin 6. Yıl Özel Sayısı‘nda yayınlanmıştır.

1 Yorum

  1. çok güzeldi, bunu beğenen diğerlerini de beğendi :)

Bir Yorum Yap