O İki Kişi | Öykü

Minibüs acı bir fren sesi çıkartarak ‘U dönüşü yapılmaz’ levhasının önünden dönüşünü tamamladı. Şoför pencereden başını uzatıp gideceği istikameti hayvani bir dürtüyle böğürürken, minibüse yolcular doluşmaya başladı. Araç, bu minibüs hattının klasik rengi olan açık mavi rengindeydi. Hattın en yeni arabalarından birisine sahip olduğu için Şoför Nezih’in keyfine diyecek yoktu.

Nezih kırk beş yaşındaydı. Hayatı boyunca aynı işi yapmıştı. Kendisini minibüsçüler arasında saygın bir mertebede görüyordu. Günlerdir tıraş edilmemiş pis sakalında yer yer beyazlıklar görülüyordu. Ortası dökülmüş siyah, kısa saçları da aynı kaderi paylaşmıştı. Gözünden hiç düşürmediği iri, daire şeklindeki kahverengi gözlüğüyse bu itici tabloyu tamamlayan önemli bir unsurdu.

Cumartesi günleri kurulan pazar nedeniyle, bugün işler gayet güzeldi. Nezih koltuğuna kendince karizmatik bir poz olduğunu düşündüğü bir şekilde yerleşmiş ve arabaya binen yolcuları saymaktaydı. Henüz üç kişilik boş yer vardı. ‘Bir sigara daha yaksam fena olmaz,” diye düşündü.

‘Burada sigara içmenin cezası 62 TL’dir’ yazan duvardaki küçük tabloya masum bir bakış gönderdikten sonra, sigarasını yaktı. Ön koltuktaki yaşlı ve kilolu kadın dumandan rahatsız olmuşçasına yerinde kıpırdandı. Bu sırada artık gitme vaktinin geldiğini fark eden Nezih’de minibüsü çalıştırdı.

Ücretler arkadan öne doğru ağır ağır uzatılmaya başlandığında kısa bir süre aracın içerisinde sadece para uzatan ve para üstü alan kişilerin sesleri duyuldu. Ardından yolcular kendi hallerine geri döndüler.

“Evet, ücretini uzatamayan kalmasın!” diye bağırdı Nezih. Bu onun en sevdiği kısımdı. İnsanları sıkboğaz etmek hoşuna gidiyordu. Şimdi sevdiği bir başka kısma geçme zamanıydı: “Şu öğrenciyi gönderen, yirmi kuruş daha göndersin! Hafta sonu ne öğrencisiymiş be bu!”

Arka koltukta oturan genç kız, çantasından beş lira daha çıkarıp önündeki orta yaşlı adama uzatarak “Yirmi kuruşu şuradan alsın,” dedi. Orta yaşlı adam sırıtarak parayı önündeki zayıf kadına ve zayıf kadın da şoförün bir arkasında oturan kır saçlı bir adama uzattı.

Nezih beş liradan yirmi kuruşu kestikten sonra paranın üstünü küçük parmağına kadar kılla kaplı olan elleriyle geri uzattı. “O iki kişi hala ücretini göndermedi, bekliyorum!” dedi.

Saniyeler geçtikçe Nezih’in son derece hassas sinirleri gittikçe kendisini belli etmeye başlamıştı. “İki kişi göndermeyecek mi o parayı?”

Yolculardan hiçbirisi üstüne alınmamış gibiydi. Araba kırmızı ışıkta sert bir frenle durduktan sonra şoför arkasını döndü. “Size-o-iki-kişi-göndermeyecek-mi-paralarını-dedim!” Bu cümleyi sanki yolcuları katıksız birer aptalmış gibi heceleyerek söylemişti.

Ön koltuğun pencere tarafında oturmakta olan orta yaşlı, sert bakışlı bir kadın “Lütfen göndersinler, biz zan altında kalıyoruz ama!” dedi bilmiş bir edayla.

Şoför aksi aksi aynasından kadına baktıktan sonra, kafasını sallayarak minibüsünü sürmeye devam etti. Sonraki ışıklardan sağa saparak güzergahının dışına çıktı. Şoförün arkasında, az önceki kadının yanında oturan kır saçlı adam “Evladım, yolda çalışma mı var?” diye sordu.
“Yok amcacım, o parasını vermeyen şerefsizleri bekliyorum.”

“Evladım niye öyle diyorsun, verir elbet.”

“Verene kadar devam ediyorum amcacım.”

Nezih sigarasını söndürmeden camdan dışarı fırlattıktan sonra hızını biraz daha arttırdı. Yolcular telaşlı bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. Ön taraftaki kadın yeniden konuştu: “Tamam da şoför bey, hemen şerefsiz demenize gerek yok. Abartıyorsunuz ama.”

“Git işine kadın! Sabahın altı buçuğundan beri burada direksiyon sallıyorum ben! Verecek tabi EŞŞEK GİBİ!”

Bu sırada hızla gitmekte olan minibüs semtin dışına doğru yönelmişti. Dışarıda evler seyrekleşirken asfalt yol yerini kumlu bir zemine bırakmıştı.

Nezih hızını alamamış bir şekilde konuşmaya devam etti. “O iki şerefsiz, parasını verecek mi vermeyecek mi? Son kez SORUYORUM.”

Korkudan koltuğa sinmiş bir kadın “Beyefendi lütfen ağzınızı toplar mısınız?” dedi.

Nezih dikiz aynasından konuşan kadının yerini tespit ettikten sonra arkasını döndü. Bu sırada yola bakmadığı için kontrolü hafifçe kaybetmişti. “Bana o hırsızların müdafaasını yapma kadın!” dedi.

Yeniden önüne döndükten sonra, “Yemin ederim hepinizi aşağı indiririm, kalırsınız bu dağ başında!” dedi.

Arka sıradaki genç yavaşça ayağa kalkmış, kapalı kapıya doğru yaklaşıyordu. Onu gören Nezih hızını iyice arttırdı. “Hey sen!” dedi. “çabuk geç otur yerine!”

Genç, şoförü dinlemeden kapıya yöneldi ve üzerinde ‘acil durumlarda basınız’ yazan kırmızı düğmeye bastı. Birkaç yürekli yolcu ayaklanıp gencin yanına gelirken Nezih hırsla gaza basmaya devam ediyordu.

“Saatte 80 kilometre hızla giden bir araçtan atlamayı mı düşünüyorsun? Buyur öyleyse,” dedi ve acil durum düzeneği sayesinde açılmakta olan kapıya doğru bir el hareketi yaptı.

Önde oturan kadın, “Parası neyse verelim o iki kişinin, bu kadar büyütmeye değmez,” dedi kısık bir sesle. Nezih kadına döndü, gözlüklerini kaldırdı ve “Ben, parasını, vermeyen, o iki, şerefsizden, istiyorum!” dedi her kelimesini ayrı ayrı vurgulayarak. “Senin kokuşmuş paranı değil!” Rengi solan kadın, koltukta şoförden gidebileceği kadar uzağa gitti.

Minibüs artık semtten iyice uzaklaşmış ve yakınlardaki artık bir bataklığa dönmek üzere olan Büyük Göl’e doğru yol alıyordu. Durumun farkında olan birkaç yaşlı huzursuzca kıpırdandı. Bu sırada kapının dibindeki gençler fikirlerinden caymış bir şekilde yerlerine geçti.

Halk söylencelerine göre Büyük Göl uğursuz bir havaya sahipti. İnsanları yapmamaları gereken şeylere itiyor ve bu ittikleri şeyler genelde ‘kötü’ bir şekilde bitiyordu. Yolcular arasında belki de en yiğit niteliklere sahip olan genç Kemal’de, gölün kötü bitirdiği şeyler arasında ailesini kaybetmişti. Bu nedenle bir şekilde buradan kurtulmalıydı. Ancak araba göle yaklaştıkça titremesi durdurulamaz bir hal almaya başlamıştı.

Nezih gitmekte olduğu yolun, parasını vermeyen o iki kişiyi caydıracağını sanmıştı. Hiç de öyle bir durum olmamasına üzülmüştü. Ama bu sırada yeni yeni fark ettiği bir şey de vardı. Artık parasını vermeyen o iki ‘şerefsizi’ umursamıyordu. Sadece Büyük Göl’e ulaşmaktı bütün amacı.

Huzursuz yolculardan kimisi ağlıyor, kimisi öfkeyle küfrediyor fakat kimse şoför Nezih’in yanına yaklaşmak istemiyordu. Şoförün hemen sağ tarafındaki kadın ise, korkudan bayılmıştı. Daha birkaç aylık bir bebek çığlıklar atarak ağlıyordu. Annesi çocuğunu kucağına alırken ona her şeyin düzeleceğini fısıldıyordu.

Ama gerçek hiç de öyle olmadı. Büyük Göl’e beş kilometreden az bir mesafe kala, altı yolcu arabanın açık kapısından aşağıya atladı. Bedenleri kum ve çakıl kaplı yol üzerinde parçalara ayrıldı. Çığlıkları minibüsün kaba motorunun sesini bile bastırdı.

Araç gölün etkisi altına girdikçe, atlayan kişilerin sayısı arttı. Nezih, arabasından atlayan kişileri fark etmiyor gibiydi. Sadece bir yılan gibi kıvrak olan dar yolu takip ediyordu. Bu sırada hız göstergesi saatte 120 kilometreyi geçmişti. Yeni minibüs hiç alışık olmadığı bu hızda ilerlerken toprak yolu toza dumana buluyordu.

Artık araçta sadece Nezih, Kemal ve Leyla isimli genç anne kalmıştı. Leyla birkaç saniye önce bebeğini araçtan dışarıya atmıştı. Şimdi de kafasını üçüncü koltuğun hizasındaki camdan dışarı çıkartmış deli gibi bağırıyordu. Rüzgar kadının kumral saçlarını dört bir yana saçarken, Kemal benliğinin farkında olan tek kişi olarak yapması gerekeni yapıyordu. Arka koltuk, onun son saniyelerini geçireceği yer olmaya adaydı. Oturduğu yerden boş gözlerle hızla akan çorak manzarayı izliyordu.

Minibüsün ilerlediği toprak yol, uzun süredir yağmur yağmamasına rağmen çamura dönmeye başlamıştı. Tekerler çamur üzerinde dans ederken Nezih direksiyon üzerinde parmaklarıyla ritim tutmaktaydı. Onun tuttuğu bu ritim, hepsini ölüme götürüyordu.

Nezih direksiyonu son defa çevirdi ve göl karşılarında bütün heybetiyle belirdi. Bir vadinin tabanına yayılmış Büyük Göl, kısmen bir bataklığı andırıyordu. Aracın üzerinde bulunduğu tepeden aşağı inen tek bir düz yol vardı. Ve Nezih hızını hiç kesmeden bu yola saptı. Kalabalık bir sivrisinek sürüsü aceleyle minibüsün önünden kaçtı. Aracın tekerlekleri tümseklerle yerden kesilip duruyordu.

Sert bir tümsek sırasında kafası hala dışarıda olduğu için boynu kırılan Leyla’nın bedeni koltuğa yığılırken istemsizce çırpındı. Kemal daha fazla katlanamayacağını fark ederek ayağa kalktı. Durumdan kurtulamayacağından emin olduğu için, Nezih’in bulunduğu koltuğa yürüdü. “En azından,” diye düşündü, “yanına kar kalmayacak.” Şoförün bakışları yalnızca göle kilitlenmişti.

Kemal sadece filmlerde gördüğü bir hareketi yapmaya hazırlandığını fark ediyordu. Sürücü koltuğuna gelince hiç beklemeden Nezih’in açık duran ensesine sert bir yumruk attı. Neye uğradığını anlayamayan Nezih’in başı direksiyona çarparken tok bir ses ve kırılan gözlüklerin sesi duyuldu. Nezih baygın bir şekilde olduğu yere yığıldı.

Minibüs son bir tümsekle daha havalandıktan sonra iniş yaptığı yer Büyük Göl’ün derin ve lanetli suları oldu. Göl üzerinde yeterince sürüklenen araç, yavaş yavaş suya gömülmeye başlarken Kenan Leyla’nın cesedini uygun bir konuma getirdi. Kadının gözlerini elleriyle kapadıktan sonra açık kapıdan içeri dolan göl suyunu seyre dalarak oturdu.

* * *

İlerleyen saatlerde Nezih’in minibüsünün battığı yerde bir sivri sinek sürüsü uçuyordu. O gün kimlerin paralarını ödemediğini kimse öğrenemedi. Ama bu, Büyük Göl’ün umurunda olmayan bir gerçekti…

SON

Haziran 2009

Bir Yorum Yap