Oh Petunya, Kepenk Giysin Sevgilin!

“sevgili kepenklerin arasındaki hırsızın sıkışıp ölme payı”

– Can Karatek

“yazık, şairler kadar cesur değilim”

– İsmet Özel

I

Oh Petunya. Uyumaları bu kadar eşsiz kılan, salıncakların çarpmadan hemen önce fısıldadıkları gıcırtılı yıldızlardır. Petunya, bir salıncak bir umarsız karabasanı en çok kaç yerinden yıldızlara gönderebilir? O yıldızlar, kaç öyküye cevap dahi vermeyen edebiyat dergileridir? Petunya, senin de çok iyi bildiğin gibi yıldızları bu işe karıştırmaya biz kendi aramızda hiçbir şey demeyiz. Biz aslında kendi aramızda çok şey diyen de, dışarıdan o kadar anlamlı olamayabilen adamlarız. Salıncakların çarpacağı yere inişler düzenler, indiğimiz gibi de dişlerimizi dökeriz. Dişlerimizin dökülüşü bize ağzı çamur yiyen çocukların solucan avlarını hatırlatır. Solucan avları hakkında konuşmayı severiz. Petunya, ohh Petunya sana hitap etmek ve sana çocukken yakalayıp parçalara böldüğümüz solucanlardan bahsetmek istiyorum. Parçalara bölmek tanıdık gelecektir sana. Beni o gün kaç parçaya böldüğünü iyi hatırlarsın sevgilim. (Hatırlar mısın?)

Tam salıncağın menzilçine konmuş, dudaklarımı senin için kuracağım cümlelerle ıslatmaya hazırlanıyordum ki bana çarpmıştın, düşünebiliyor musun yahu, bana çarpmış ve beni bir kez daha yıldızlara yollamıştın. Oysa sevgilim, beni yıldızlara yollamak için devasa bir salıncağa ihtiyaç duymamalıydın. Sevgilim sana bunları öğretmediler belki, siz daha bu konuları görmediniz ama, dişlerimi dökmek için bana çarpmana gerek yoktu ki. Ağzıma doldurduğun bu yıldız çamuru, bana giydirdiğin bu paslı kepenkler altında, bak ben sana ne anlatacağım kırık dökük dişlerle!

Petunya, sevgilim, elimi bırakmasaydın, şimdi burada, bir cümle kurabilmek için cümle dağları çiğniyormuş hissine kapılmayacaktım. Şarkının burasında, tam da burasında bana baktığını bilsem, bilsem de ben de sana en az doksan dokuz yerinden baksam, her yerine doksan dokuz farklı isim koysam, koysam da şu içimde meşrulaştırmaya çabaladığım boşluk birazcık daha somutlasa, somutlasa da o somutun heyecanıyla bir cümle daha kursam; tam da burada, bu ahmakça yıldızda, sana o kadar uzaktan el sallamaya yeltenip de vazgeçsem, ellerimi cebime soksam ve uzun bir cümleyi daha bitiremesem. Ellerim cebimde, çok yukarılardan sana bakan bir adam olsam. Ama bana baktığını bilsem işte. Burada olduğumu bildiğini bilsem.

Ellerim cebimde sana baktığımı bilsen.

Bilsen, dünyalar değişmezdi. Belki kepenklerimin pası silinirdi, o kadar.

II

“Nedamet’i vurmuşlar.”

“Nasıl olmuş?”

“Bilmiyorum, çarptı dediler.”

“Öylece uçurmuş yani?”

“Öylece uçurmuş.”

“Bunu yapmayı kesmeliler, bize bunu yapmamalılar. Biz gözlerine bakarken gözlerini kaçırmamalılar. Paslı paslı salıncaklarla kimi vur-kaç vak’alarına karışmamalılar. Ellerini umarsızca çe…”

“Boşuna konuşuyorsun.”

“Ah ama neden, neden yapıyorlar, çok acı çe…”

“Sus.”

“Susmak istemiyorum, yazmak istiyorum!”

“Öyleyse git ve yaz! Ellerinle yaz, ağzınla değil. Oraya mı uçurmuş demiştin?”

“Öyle bir şey söylememiştim. Ama genelde öyle oluyor, biliyorsun. Sence geri gelebilecek midir?”

“Hep gelirler.”

III

Ona bunu yapan kızı görmek istiyordum. Tutup omuzlarından sarsmak, “Yetti ulan yaptıklarınız!” deyip iki de tokat atmak… Öyle doluydum ki, hepsinin, hepsinin suratlarına bir bir tükürmek istiyordum.

İnsanları öylece kepenk giymeye mahkûm edemezdiniz. Buna sokak lambalarının bile hakkı yoktur. Ki onlar adap bilir, hak bilir, hukuk bilir ulu varlıklardır.

Şiyiri sevmiyor oluşunuz yüzünden hepsi! Çirkin suratlarınıza birkaç mısra püskürtmeye çalıştıklarında, peşinizdeki sanki yaban domuzuymuşçasına kaçıyorsunuz. Burada şiyir seven kaç kişiyiz?  Ve hepimizin kepenk giymesi bir tesadüf mü?

Sanmıyorum.

Bize bunu yapmaktan zevk duyan taraflarınız var. Çok belirgin değil ama var işte. Tırnaklarınızın dibinde, yediğiniz turşunun çekirdeğinde, belinizin gamzesinde… Oradalar. Bundan zevk alan yerlerinizi çok iyi saklamışsınız. Tebrik ederim. Yine de oradalar, kepenklerimin arasından görebiliyorum.

Hiç söz hakkı tanımadan, öylece infaz ediyorsunuz. Ediniz.

Petunya, Petunya, Petunya… İşte oradasın… Kendinden emin, güzelliğinin farkında, bed bir salıncak sincabı…  Ona bunu neden yaptın?

Ona ne yaptığını biliyor musun? Bir dakika. Ah. Daha farklı bir soru: Onun varlığından haberin var mı? Onu hiç görmemiş bile olabilirsin değil mi?

Genelde, genelde öyle olur ya. Hiç görmezler. Oysa o, o gece, yüreği elinde, sana bir sırrını söyleyecekti.

O salıncak ruhunu yıldızlara göndermeseydi eğer, seni alıp… Seni alıp…

IV

Bu bir önsüzlük.

Bu korkunç bir arkasızlık!

Bir kepenk bir yeri koruyorsa veya kapatıyorsa bir kepenktir. Hırsızların baş düşmanı, camekânların can dostu, tükkân sahibinin gizli kontağı olabilir. Ancak bu kepengin önünde de, arkasında da hiçbir şey yok. Neden bir boşluğu korumak istiyorsunuz?

Bu boşlukla ne yapacağım? Onunla nasıl başa çıkacağım…

Ağaçların arasından çıkmış, sana doğru yürüyordum. Ellerim boştu. Ellerim olur da ellerini tutarsam diye boştu. Düşüncesiz biri olduğumdan değil yoksa. Sadece konuşacaktım. Kafamda bir konuşma bile planlamıştım. Aşağı yukarı şöyle bir şeydi:

“Yere basmak ister misin?”

“İnmemi mi istiyorsun? Sıranı bekle, şimdi ben sallanıyorum.”

“Salıncaktan inmen, yere basacağın anlamına gelmez ki.”

“Uçtuğumu mu düşünüyorsun?”

“Uçtuğunu biliyorum.”

“Öyleyse neden salıncağa bineyim, bu saçma olurdu.”

“İnsan gibi hissetmek istiyorsun.”

Sonrası tebessüm. Güzel bir iniş. Tutuşan eller. Tutuşan birkaç yer daha… Yürümelere anlam katış ve sessizliklere… En büyüğü de sessizliklere kattığın anlam olacaktı. Bu en zoru çünkü.

Tüm bunların yerine benim ayağım takıldı, tam salıncağının menzilçine düştüm. Olabildiğince gerilmiştin.

Bana çarptın.

Çarpışını bile minnetle kabul ederdim. Sana yemin ederim bana çarpışının her yıldönümünde, bu muhteşem olayı çarptığın yerde ayinler yaparak kutlardım.

Tüm salıncağınla baştan aşağı sarsılmana rağmen beni görmedin oysa. Görmezden gelinen her şayir bozuntusunu fırlatmaya ayarlı habis bir salıncak, beni buraya gönderdi. Roket Takımı’nın bir üyesiydim sanki. Adım Miyav’dı, en büyük özelliğimse konuşabilmem.

Konuşabilmeme izin vermedin.

Bir yıldıza düşüşümü yadırgamıyordum. Doğrulup dünyaya bakacakken gökten yağan kepenklerle şaşkına dönmüştüm. (Bunu da yadırgamadım.) Ağa yakalanmış orta halli bir yunus olabileceğimden şüphelenmeye başlıyordum. Kendimi en insancıl bulduğum hayvana benzetmemi hor görmüyorum. Oysa yeni öğrendim; insandan başka gülebilen tek hayvan sırtlanmış. Öyleyse ondan daha insancılı olmamalıydı. Bu kepenkler bir sırtlanı -sırtlanları ağlarla mı yakalıyorduk?- ağlara sarmak gibi bir şeydi.

Ayağa kalkmayı başardığımda, kepenklerin üzerime tam oturduğunu gördüm ve güldüm. Bir sırtlan gibi güldüm. Beğendiğim bir benzetmeyi tekrar yapabilmenin keyfiyle güldüm.

Oh Petunya, beni bir sırtlana çevirip yıldızlara göndermiş olman, Oh Petunya, sevgilim, kepenkler giydirip aklımı alman; seni salıncaklar içinde uçarken düşleyebilmeme engel değildi biliyorsun.

Ağzımdaki toprağı tükürüp seni daha iyi görebileceğim bir yere geçtim. Biraz yüksekçe bir kayanın üstüne. Oh, salıncaktan inip uçmaya devam ediyordun işte. Zaman burada yelkovansızlıklar üstüne bahisler açacak kadar ağırdı.

Seni uçtuğuna asla inandıramayacağımı hatırlayıp iç çekerken genzimdeki toprakları yok saymaya çalıştım. Sonra toprağa ayıp ettiğimi düşünüp veremli gibi öksürdüm.

Kepenk giymiş bir adam olarak kendimden başka hiçbir şeyi yok sayma hakkına sahip değildim.

V

Kötü bir dünyada yaşıyoruz, diye sızlanmayacağım. Fakat, eskisi gibi değil hiçbir şey. Eskiden, o güzel Divan günlerinde, her şey daha çekilebilir ve her kadın daha sevilebilirdi. Şimdi canlar yanıyor, dünya kararıyor ve karşılıksız çıkıyor sevmenin nadir bulunan tüm çekleri.

Kepenk giyen adamlarız. Redd-i sevgisi kesinleşmiş, şiyir seven, sayısı her gün artan adamlar. İlk ret genelde yıldızlara gönderir, kepenk giydirir. Oradan bir şekilde gelinir çünkü bir şekilde gelesiniz diye gönderilmişsinizdir. Daha iyi gönderilebilmek için. Sonrasındaki gönderilişler ilki kadar afili olmaz ama iyi ses getirir. Ardından o sesler tüm seslerinizi alır ve size esaslı bir boşluk bırakır. Kaşıkla yiyebileceğiniz kadar yoğun bir boşluktur bu. Ancak kırılır kaşığınız, boşluğu haddiniz olmadan damlatırsınız üstünüze. Boşluğu yemeye gücünüz yetmez.

Tamam, hiç dostumuz yok demiyorum. Var. Hem de en âlâsından. Sokak lambaları bizimle. Aklımızda mısralar, onların altından geçtikçe bir cızırtı ve bir patırtı eşliğinde susuyorlar usulca. Işıklarını söndürüyorlar. Bu bir çeşit özür dileme şekli. Lambalar tanrı iseler, ki öyledirler, dünyanın şiyiri sevmeyişine duydukları üzüntüyü susarak gösterirler. Birkaç saniyelik karanlıklarla.

O birkaç saniyelik karanlığın güveniyle göğe bakıyorum. Nedamet’i görmek için göğe bakıyorum. Yalnız olmadığını hissetsin de bir an önce buraya gelsin diye. Buraya gelince ne olacağını bilmiyorum gerçi. Tekrar dener mi, bize mi katılır, kendi yolunu mu çizer bilmiyorum. Yine de onu hissedebiliyoruz. Aramızda kepenk kokulu paslı bir bağ var.

Adımlarım başka bir sokak lambasının aydınlığıyla buluşuyor, lambanın sönmesini bekliyorum.

Sönmüyor. Başımı kaldırıp lambanın gözlerine bakıyorum.

“Neden?”

Gezegenin patronu yanıt vermek yerine musluğu iyice açıyor. Kamaşan gözlerim tüm inadıyla bakmayı sürdürmekte, şimdi böyle mi olduk, diye geçiriyorum içimden. Kuvvetli bir rüzgâr başımı öne eğiyor.

Nedamet tam karşımda.

VI

Ah.

VII

Yeni vurulmuş bir kovboyun ansız duraksamasıydı yaşadığım. Kepenklerimi giymiş ve yeniden karşısına çıkmıştım. (Bir güzel cila atmıştım kepenklere, pastan da eser kalmamıştı.) O ise aynı salıncakta aynı kalbe salınmakla görevlendirilmişti. Parkı aydınlatan sokak lambası kararsızlıkla yanıp sönmekteydi. Vakit geçti.

Vakit geçmekteydi. Karşısına ikinci defa çıkıyor oluşum ikinci defa fark edilmeme ihtimalime gebeydi ve ben bu ilişkinin çocuğunu daha kundaktayken boğmaya niyetlenmiştim!

Ayağımın yere takılmamasına dikkat ederek menzilçinin hemen dışında durdum.

Yükseklere bakan başı, gölgelenen salıncağı yüzünden alçaklara indi. Alçaklara inip beni gördü. Bana baktı. Yavaşladı ama durmadı.

İhtiyacım olan yirmi saniyelik bir kepenk cesaretiydi.

“Yere basmak ister misin?”

Cevap vereceğine ihtimal dahi vermiyordum. Ama o verdi:

“Beni sallamak ister misin?”

Cevap vereceğime ihtimal dahi vermedim. Kepenklerimi tıngırdattım. Boğazımda eser miktarda kalmış toprağı yokladım. Salıncak sallama noktasındaki yerimi almadan önce gözlerine şöyle bir baktım. Gözlerinde sanmamak vardı umru. Onu barındıran bir salıncağı sallamanın sevabı beni zeplinlerle dolu bir gökyüzüne uçan bir yarış atı olarak gönderirdi. O gökte kazandığım yarışlar son kullanma tarihi geçmeyecek şiyirler yazdırırdı kepenkli-kepenksiz pek çok âdemoğluna. O göğün tüm zeplinleri ciğerlerime dolardı da, onların havasıyla benim de adım Kosmos’muşçasına bağırırdım!

Ama onun için fark etmezdi.

Cızırdayan sokak lambasına göz ucuyla baktım. Bana bir mısra hatırlatması için, an’ı kurtarmama yardım etmesi için yalvarırcasına baktım. Boş bucaksız bir levhaydı aklım, en sevdiğim şayir kimdi, en sevdiğim salıncak nerdeydi-önümdeydi-İŞTE!

“Sallamayacak mısın beni?” dedi. İyice yavaşlamıştı artık. Sırıtıyordu. Benzetmemi onun için kullanmaya cesaret edemedim. Sırıtışını benzetmesiz bıraktım.

Baştan sona her yeri benzetmesiz kalmalıydı belki de. Benzersiz kalmalıydı. Salıncak sallama noktasındaki yerimi aldım ve salladığım ilk kız oldun Petunya. Sevgilim.

O kadar yükseklere sallandın ve sallanırken öyle çok eğlendin ki bir an unuttum sevgisizliğini -mısraları unuttuğum gibi değil, bu başka- seni sonsuzluğa ulaşana kadar salıncaklamak istedim. Gülüşlerin ermesin diye sona, kepenklerimin var gücüyle ittirdim seni. Belinden. Sımsıkı sarıldığın salıncağın ipleri titremekteydi.

“DAHA HIZLI! DAHAA HIZLII!” diye bağırmaktaydın.

Bunu kalbime mi söylüyordun, dahaaaaa hızlı atan oydu çünkü, ama olsun sevgilim. Beline dokunmak; seni bir yıldızlara, bir kendime yaklaştırmak öyle muazzam bir olaydı ki seni sallamaktan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum.

Sonra bir an geldi. Seni bir kez daha ileri ittirdim. Sen de bir kez daha yıldızlara doğru yaklaştın ve gökte bir çember çizmeye karar verdin.

Çizdiğin çember sevgilim, öyle bir çemberdi ki içinde bir an dünyaları barındırırken bir anda sensizlik adında devasa bir yatak-altı canavarını barındırmaya başlamıştı. Salıncak, çatısını hızlı bir taklayla aşıp yeniden başladığı noktaya ulaşırken sen de tam çatısında gözlerden siliniyordun çünkü Petunyam.

Önümde boş bir şekilde salınmakta olan salıncağa dehşetle baktım. Terk edilmiş bir salıncağın kepenklerime ne kadar zarar verebileceğini hiç düşünmemiştin değil mi?

Gülerek terk etmiştin beni. Yıldızlara gitmediğini biliyordum. Durum çok farklıydı. Kepengimi giymiş ve karşına çıkmıştım. Gitmek istiyorsan bunu adabıyla yapmalıydın. Gitmek istiyorsan bu dünyadan değil, bu salıncaktan gitmen yeterliydi.

Öfkeyle sokak lambasının üzerine yürüdüm.

Salıncak hâlâ boş boş salınmaktaydı.

“Onu geri getir!” dedim.

Sokak lambası yanıp söndü.

“Geri getir! GETİR! GETİR!”

Yanıp söndü. Yanıp söndü. Yanıp… söndü.

Onun geri gelmeyeceğini anlamıştım. Gezegenin patronu bir fatura kesmişti ve hesap O’nsuz gelmişti.

Ben bu hesabı ödeyemezdim.

VII

“Nasıl çıkartmış?”

“Bilmiyorum. Bir ilk.”

“Neden çıkartmış?”

“Petunya.”

“Yıldızlara mı?”

“Sanmıyorum. Uzaklara.”

Kepenk giyen iki adam, kanlar içinde sahilde boylu boyuna uzanmakta olan Nedamet’e bakıyordu. Yerde kepenk parçaları, adamın üstünde kepenklerin kızıl izleri, parçalanmış deriler, pas kokusu. Gökte bir parça peynir.

Petunya’nın elini hiç tutamadığını bilmiyordu Nedamet, tuttum sanıyordu. Bu kayıp hakkında söylenebilecek en güzel şey buydu.

Ellerini tuttuğunu sanarak çıkartmıştı giysisini. Yıldızlara gittiğini, sevilmese de sevdiğini, onu salıncakta bir miktar salladığını bilerek gitmişti.

İyi gitmişti Nedamet. Nedametler iyi gidiyordu bu ara.

3 Şubat 2013

Not: Bu öykü ilk olarak Marşandiz Fanzin’in birinci sayısında yayımlanmıştır.

1 Yorum

  1. Öykülerinizde bir “gökteki peynir” var ki, çok sevdim ben bunu?

Bir Yorum Yap