Ölü Şemsiyeler Açın Üstüme! | Öykü

Not: Rahatsız olacağını düşünenler için bu öykü, argo ve kaba sözcükler içermektedir.

“Gülersen herkes seninle güler, ağlarsan yalnız ağlarsın.”
– Oldboy

Suçum yoktu. Yağmurda ıslanıyordum. Bunu sevmem. Şemsiyem vardı benim, kırıldı. En sevdiğim şemsiyemdi. Aslında, zaten bir tane şemsiyem vardı, onu da (eski) sevdiceğim hediye etmişti. Halt yiyesice fırtına sağ olsun, önce tepe taklak etti, sonra da anasını belledi.

Ben de sokağın ortasında ıslandığımla kaldım. Hâlâ da ıslanıyordum. Az ya da çok, fark etmez. Bir yerden sonra su da bok gibidir. Ne kadar bulaştığınız önemli olmaz. Kokarsınız. Islanırsınız. Bu, iş-oluş bildiren bir cümledir ve can yakar.

Koşmayı sevmem. Koşmadım haliyle. Gideceğim yer yakın değildi. Saat erken değildi. Sokaklar tekin değildi. Ben kuru değildim. Ve sen okuyucu, müneccim değilsin. Az sonra başıma ne zıkkımlar gelecek, bilmiyorsun. Dünü ve an’ı biliyorsun (Aferin!). Fakat ters dönen şemsiyeler hakkında hiçbir fikrin yok. Çok da sikinde değilse, bu yazılanları okumayabilirsin. İnan, asla ısrar etmem. Burada işimi yapıyorum; anlatıyorum. Gerisi sana kalmış. Benimle misin? Aman ne olur gel.

O malum şarkıdaki, -adını ve söyleyenini bilmiyorum- pembesi gitti tozu kaldı tanımı sanırım şemsiyem için kullanılabilir. Bezi gitmiş iskeleti kalmıştı. Hemen atamadım bittabi. Aşkımdan yadigârdı, atılır mı hiç?

Sağanak çılgın bir kovboydu ve ben de onun sevgilisi rolüne düşmüştüm. Bilirsiniz, asla istediğiniz rolü alamazdınız. Sokağın sonuna vardım ve köşeyi döndüm. Beklenen manzara: Bir başka ıslak sokak olmalıydı. Ve Dilber Kafe’yi de orada görmeyi umuyordum. Bir süre içeride yağmurun dinmesini bekleyebilirdim.

Kafe orada değildi. Ve sokak da yerinde yoktu. Göz alabildiğince tanımlayamadığım bir dünya serilmişti önüme. Şaşkınlık, korku, gülünçlük… Hepsi aynı anda doluştu damarlarıma. Şaşkındım; çünkü insanlar beklenmedik durumlarda şaşırır. Korkuyordum; çünkü insanlar beklemediği durumlardan korkar. Gülüyordum; çünkü bendeniz bu manzarayı çok komik bulmuştum!

Elimde kırık şemsiyem, önüme bakarken bunları hissediyordum. Önümdeyse bir mezarlık vardı. Gerime dönmedim, gerimin silinip gittiğini biliyordum. Böyle filmlerde hep böyle olur, bilirsiniz. Ve kapı gıcırdayarak kapanmıştır…

Sıradanlıktan sıyrıldığımı fark ettiğim andan beri –ki kendisi birkaç nanosaniyeye tekabül ediyor, delice gülüşümden hemen sonrası- dipsiz mağara gibi açılan ağzımı toplamaya çalışıyordum. Bu görüntü hiç yakışık almıyordu. Allah’ım, ben saygın bir yazardım!

Gök mordu, sanki başka hiçbir rengin uygun düşmeyeceği bir bulamaçtı üstümdeki. Şişkin bulutlar ağzını kapatmış, ıslanmaya ara vermiş olduğumu fark etmemi bekliyordu. Onlara bir teşekkürü çok gördüm. Birkaç adım ötede servi ağaçları dizilmişti; her mezarlıkta olduğu gibi. Ama bildiğiniz mezarlar yoktu orada; yo, hayır!

Ölü şemsiyeler vardı, tıpkı benimkisi gibi. Bezi tarumar olduğu için kullanılmayanlar, sapı kırılanlar, telleri dağılanlar… Öylesine atılmış, göz alabildiğince uzanmaktaydılar. Kimisi kısmen toprağa gömülmüş, kimisiyse arsızca suratıma bakmaktaydı. Sonuçta onların istirahat yerlerine münasebetsiz bir giriş yapmıştım ve pis nefesim onların atmosferini kirletiyordu.

Üstelik davetsizdim.

Ben şemsiye olsam duruma çok bozulurdum.

Ama yine de içinde bulunduğum toprağı yarıp kırık sapımı karşımdakine yöneltmezdim yani. Adam bunu bana yaptı, inanabiliyor musunuz? Saygın bir yazarım lan ben!

Hem benim burada ne işim vardı? Bıraksınlardı, gitseydim. Dirilen şemsiyelerin ardı arkası kesilmiyordu. Hadi aşırı korkudan bir sanrı görmekteydim de, bu kadarı da fazla değil miydi? Hani öküz dirilse, hıyar dirilse, ne bileyim Saddam Hüseyin dirilseydi de; tutup yüzlerce tehditkâr şemsiyeyle baş başa kalmasaydım keşke lan!

Yağmuru ve gerçekliği özlemiştim.

Elimdeki şemsiyeye baktım, kıpraşmıyordu. Karşımdaki arsızlara baktım, “maşallah”ları vardı. “İbret alın kâfirler!” dercesine uzattım şemsiyemi. Gardlarını almalarını beklerken, benimki önce bir gıcırdadı, ardından da hiddetle öksürdü.

İblis.

Seke seke yaklaşan şemsiyelerden birisinin üstüne fırlattım kalleşi. Sarsılarak boşa… Pardon, düştüler.

Bir izah bekliyordum.

“Bir izah bekliyorum, ne boksunuz lan siz!” diyiverdim.

Gıcırdadılar, açıldılar, saçıldılar, sektiler ve en sonunda konuşmayı keşfettiler:

“Onu kırdın.”

Bok kırdım. “Ben mi kırdım, kendisi kırıldı!” Hemen de çirkefleşiyorlardı, saygın birisine bu yapılmamalı!

“Daha dikkatli olmalıydın. O bunu hak edecek bir şey yapmadı.”

Tövbe estağfurullaaaaaah… “Lan nereye yapmadı, onun işi beni yağmurdan korumak. İşgüzarlık edip de kırılmasaydı!”

“Ağır konuşuyorsun. Bunların telafisi yok!”

Kısa bir durum değerlendirmesi yaptım. Aldığım herhangi bir beddua, beni bu diyara sürüklemişti muhtemelen. Allah belamı vermişti işte, ne yaparsın? Önüm, arkam, sağım, solum ceset tarlasıydı. Cesetler konuşuyordu. Ve onları ‘şemsiye’ diye tanımlıyordum. Ölen şemsiyemin hesabını soruyorlardı, oysa yemin billâh hiçbir suçum yoktu. Öyleyse bu tenekelerin amacı neydi?

“Benden ne istiyorsunuz?”

Senden çocuğum olsuun, istiyoruum… Hadi lan! Aklıma gelen şarkıya bak!

“Senden ço…”

“HAYIR LAN! HAYIR! SİKERİM LAN MANYAKLAR!”

“Deli midir nedir ya,” diye mırıldandı arkalardan bir şemsiye.

Galiba yanlış anlamıştım, “Pardon ya.”

Topluca iç çektiler.

“Senden çok küçük bir dilekte bulunacaktık.”

“Ve sonra da…?”

“Sonra da sen yoluna, biz mezarımıza.”

Hamdi Bey’in üç kuruşluk teklifine, ‘Varım!’ diyooor… “Kabul. Mevzu nedir?”

“Sen bir yazarsın. Bilmiyoruz farkında mısın, ama pek beddua alan bir yazarsın. Doğrusu aldığın son beddua Tanrının hoşuna gitmiş olacak ki; seni buraya gönderdi. Buna biz de şaşırdık, pek gelen giden olmaz çünkü.”

İyiden iyiye meraklanmıştım.

“Kim böyle bir bedduada bulunur ki? Ah, ben saygın birisiyim…”

Güldüler. Ben de güldüm. Şurada bi’ sikim saygınlığım kaldıysa şemsiye olayım.

Tahmin etmesi pek de zor değil: Eski sevgilin… Yağmurlu bir günde, şemsiyesiz kalmanı dilemiş. Bu hem masum bir dua, hem ölümcül. Hem bir lütuf, hem de yok oluş…”

Tahmin etmeliydim. Tanrı garipti doğrusu… En olmayacak duaları kabul eder, bütün umutlarımızla sarıldıklarımızı es geçerdi. Hem bir lütuf, hem bir yok oluş… Bu ne demekti?

“Ne istiyorsunuz?”

Bizi yaz. Anlat bizi! Bütün insanlar bilsin, ölen şemsiyelerin akıbetini… Biz buradayız, çürüyoruz. İnsanlar orada, çürüyor… Fark?! Fark yok, öyleyse anlatılmaya bizim de hakkımız var! Anlat ve bu sessiz yok oluşumuzu yok et. Anlat ve kelimeler seninle can bulsun, ruhun bu lütfu kutsasın.”

Makuldü. Haklıydılar. Orada çürüyorlardı, burada da çürüyorlardı. Evrenin her yeri çürüklerle bezeliydi ama hayat devam ediyordu işte. Kalemler oynuyor, mürekkepler saçılıyor, kadınlar seviliyor, aşklar filizleniyor, mumlar yanıyor; titriyor; öylece sönüyordu…

“Kabul.”

Şaşırmadılar.

Anlaşmayı yaptığım şemsiye bir adım daha öne çıktı ve, “Kalemin daim olsun. Ölü şemsiyeler sana müteşekkir. Dostuna iyi bakacağız… Yani… İyi gömeceğiz canııım,” dedi. Bana doğru eğildi ve var gücüyle açıldı, tok bir ses çıkartmıştı. Delik deşik bezine rağmen ayakta duruyordu, güçlüydü. İbret aldım. Gözlerim deliklerin içinde kayboldu, mor gökyüzü şarap kokulu bir veda busesi verdi.

* * *

Yeniden buradaydım. İşte Dilber Kafe! İşte yağmur! İşte bereket! Kafeye koşar adım girdim -evet, koşar adım!-. Bir kâğıt, bir de kalem istedim.

Tükenmez.

Hayat tükenmez kalemin tükenir olduğunu anladığımız andan itibaren sessiz sedasız bir tükeniş türküsüne başlıyor. Ve işte o gün, bunları kaleme aldım. Bu sadece giriş bölümüydü. Ölü şemsiyelere saygı duruşum devam edecek.

Ölü şemsiyeler açın üstüme,

Mezarım bol su alsın.

Ölü kadınlar getirin üstüme,

Mezarım çift kişilik olsun.

Beraber yıldızları izleyelim,

Şemsiyemin delikleri şarapla dolsun…”

SON

1 Kasım – 4 Aralık 2010

Bir Yorum Yap