Parmak Uçları

“Parmak uçlarına gece dokunur onun sık sık
Konuşamam, sözlerimi kurşunlar sıksın”

Saian

0.

“Beyaz kalma isteğini devam ettirmekte ısrarcı sayfalarım oldu. Bir intihar mektubunu, intihar mektubu yapan altındaki kandır. İntihar, eğer birisi uğruna yok edebileceğiniz bir ruhunuz varsa intihardır. Öyleyse bu bir intihar değil, bu ucuz bir film başlangıcından fazlası değil. Atılması gereken aciz bir adım. Benim sonum, filmin başlangıcı.”

Cümleler kâğıda bu şekilde nakledildi. Koca adam birkaç damla gözyaşından utanmadan kâğıdı masanın üzerine bıraktı. Titreyen elleriyle sigara paketine uzanmaya çalıştı. Paket yere düşerken henüz kurmadığı intiharın planı gözleri önünde beliriverdi. Paket betona çarptı ve sigara içmek öldürürün organları paketin dışına dağıldı. İlham, geliyorum, demezdi. İlham konuşmayı pek bilmezdi.

Yazmayı bilirdi.

Bugün ilhamın bildiği bir ikinci şeyi öğrenmiş olduk. Kendileri insana ölümü azmettirmeyi de pekiyi biliyormuş.

Koca adam sigarayla uzun yıllara yaymayı planladığı ölümünü, tek bir an’a sığdırmaya karar verip pencereye doğru yürüdü. Uzaklara derin ve düşünceli bakışlar atmakla vakit kaybetmedi. Son bir defa geriye bakmakla da. Adam vakit kazandı, bu vakti öteki tarafta harcayabileceğini umuyordu.

Adam vakit kazandı. Düşerken, o bakışları atmayarak kaç saniye kazandığını hesap etmeye çalışıyordu. Düşerken matematiksel işlem yapamazdınız. Ha bak, çarpma yapabilirdiniz; onun da matematikte bir karşılığı olmazdı.

Adam çarpma yaptı. On beş yıldır içtiği sigaralar ciğerlerinden çıktı. Ciğerleri ve adlarına çok da hâkim olamadığım diğer organlarıyla birlikte asfalta yayıldı. Kaldırıma kızıl rengin bu kadar yakışabileceğini pek bilen yoktu. Şimdilerde çevre düzenleme müdürlüğünün en büyük hobisi kaldırımları kızıla boyamak.

Ölen bir adamın anısına saygıdan değil, kaldırımların üzerine yakışanı giymeye haklarının olduğunu düşündükleri için.

Konumuz bu değil.

1.

“Kolay oldu.”

“Sence ne zaman bu tarafa geçer?”

“Bedeni biraz soğumalı.”

“Karnımın doyduğunu hissediyorum. Yenilenmiş gibiyim.”

“Büyük bedenlere büyük ruh koyuyorlar galiba, vallahi iyi doyduk.”

“Çok şükür.”

Görmediğimiz ama duyduğumuz sesler, duvar dibinden bunları nakletti.

2.

İnsanlar evin içinde birbirlerine öyle bağırmamalılar. Bilhassa bir taraf, evlenme teklifi panayırındaysa. Böyle bir teklifin sükûtla karşılanması gerektiğini henüz anlamış değiller. Olsun.

“Başkası mı var?”

“Hayır, hayır…” Kadın çaresiz gözlerle adama bakıyor. Adamın beklediği küçük bir pırıltı. Görebilse dünyaları verecek -göremediğinde dünyasını verdiğini biz zaten biliyoruz-. Fakat aranan pırıltı bulunamıyor.

“İstemiyorum sadece. Birlikte olamayız işte, neden anlamıyorsun ya?”

Adam gerçekten zor durumda. Neden anlamadığını çok iyi biliyor aslında, kafası çalışıyor çünkü. Ortada somut bir sebep yok ki!

“Nedenini söylemek zorundasın, bana en azından bu kadarını borçlusun,” diyor. Geçmişte yaşadıkları bazı olaylara dokunduğu açık.

Kadın başını iki yana sallıyor. Bir iki adım daha atıyor. Kadının dudakları adamın menziline girdi bile. Adam duraksıyor. Ne yapacağını bilemez bir halde kadına bakmakta. Kadının güldüğünü görünce o da gülüyor. O gülerse tüm dünya onunla birlikte gülüyor çünkü. (Gülmezse ne olur henüz bilmiyoruz.)

Adamın yanağını sağ eliyle okşuyor. Adam ölecek, adam ayakta duramıyor. Kalp firar, dizlerin bağı yolcu. Oldu galiba, diyor.

Olmuyor. Menzildeki dudaklar, o menzile boşu boşuna girmediklerini kanıtlayıp konuşuyor:

“Çünkü,” diyor dudaklar. “Artık seni sevmiyorum.” Gülümseme kara bir paravan.

Dünyalar başlara, bedenler (camlardan) aşağılara, ruhlar (eşiklerden) içerilere yıkılıyor.

Had hesap tutulmuyor. Bu kötü. Birileri bu yıkımların hesabını tutmalı.

3.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk birader.”

“Bizi kırmayıp aramıza katıldığın için teşekkür ederiz.”

“Kafamı kırıp aranıza katılabildiğim için asıl ben teşekkür ederim. Fakat siz kimsiniz?”

“Birkaç parça ruh, bilirsin Öteki Tarafa Geçememiş Falan Filanlar Cenahı.”

“Beni bekliyor muydunuz yani?”

“Elbette. Koca ruhunun bir kısmını yedik, affedersin. Kalanı da seni yarattı, burada, bu formda, ölümsüz ve aç bir şekilde.”

“Size kızmam mı gerekiyor?”

“Camdan atlamak senin kararındı.”

Düşündü. Karşısındaki ruhun haklı olduğuna karar verdi. Duvarda kendisine ayrılan yere geçti ve oturdu. Diğerleriyle birlikte beklemeye başladı. Karnı acıkıyordu.

4.

Kadın hayatının en korkunç anını yaşamak üzere olduğundan habersizdi. En sevdiği programı döndüren televizyon, yayını bir anda kesmiş ve birkaç kanal dolandıktan sonra (kendi) istediği programı açmayı nihayet başarmıştı. Neler oluyor, diye ayaklanmak isterken yerinden kıpırdayamadığını fark etmişti. Göremediği bir el başını tutup ekrana çevirmişti. Su yakmıyordu o alet, madem açmıştın, paşalar gibi izleyecektin düşünceleri döndü etrafta.

Ekranda beyaz bir duvarın üstünde üç kişi oturmaktaydı. Son derece solgun ve halsiz gözüküyorlardı. Hep birlikte, “Merhaba!” dediler. “Programınızı balla kesiyoruz. Sizi de usturayla kesmeyelim diye, bir süre beni dinlemenizi öneririm.” Ortadaki adamın bu muzip kelime oyununa kıkırdayan iki yandaş, kâfi miktarda yaltaklandıktan sonra eski ölü ciddiyetlerine bürünüverdiler.

Sizin şu adamın artık sizin şu adam olmaması gerektiğine karar verdik. Biraz emri vaki oluyor farkındayım ama… Yürümez o iş ya, başlamadan bitirin bence.”

Kadın söylenenleri algılamakta güçlük çekiyordu. Durumu fark eden adam yeniden konuştu: “Anlaşılmayacak bir şey yok, altı üstü şu gelecek teklifi reddediverin, diyoruz yav!”

“Tek-lif… teklif mi?”

Yanındaki adama dönen ortadaki, “Şunca fantastik olaya gıkını çıkartmayan kadından, teklif deyince nasıl da cevap aldık ama…” dedi gülerek. Öyle valla, sırıtışları gecikmedi.

“Evet bayan, teklif. Reddetmeniz gerekiyor. Size somut bir neden göstermek isterdik. Ama daha kendini somutlamak için bunca çaba harcayan adamlardan bunu beklemeniz haksızlık olurdu. O yüzden, biraz anlayış lütfen!”

Kadın gözlerini ekrandan alabilmiş değildi. Gözlerini almak ve bir daha vermemek istiyordu. Ne mümkün… Çenesindeki baskı, onu cevap vermeye zorladı: “Ama ben, ben onu seviyorum…

Ortadaki adam, bu sefer diğer tarafındaki adama döndü ve pek de komik olmayan bir ama ben onu seviyorum taklidi yaptı.

Gülüşmeler.

Sonra bir hengâme koptu. Mutfakta kırılan tabakların sesi duyulmaktaydı, duvardaki ayna ansızca yere düştü. Vitrin üzerindekileri aşağı yolladı. Yer çekimi uzanamadığı nesneleri hakkıymışçasına çekirdeğe yaklaştırıyordu. O esnada ışıklar söndü, yandı ve söndü. Ardından boğazına görünmeyen bir el yapıştı. Suratına çürümüş bir nefes soluğuyla yumurta kırdı. Bu kötü hayalet numaraları bile, yalnız başına yaşayan genç kadın için fazlaydı.

“Tamam,” dedi. Titreyen sesi boğuk ve uzaktan geliyordu. “Tamam yapıcam, rahat bırakın beni!”

Onu rahat bıraktılar. Yayın usulca eski haline dönerken üstündeki ağırlık da yavaşça kalkmıştı. Televizyonu kapatıp yerine oturdu.

Çaresizliğin böyle katı bir şekilde hissedilebileceğini bilmiyordu.

Öğrendi.

5.

“Yani platonik aşktan doğan endirekt intiharlarla karnınızı doyuruyor, üstüne bir de nüfusunuzu artırıyorsunuz, öyle mi?”

“Tam olarak öyle kardeşim. Kulağa çok vahşi geldiğini biliyorum; ama durum bu. Doğamız böyle. Var olmak istiyorsak bunu göze almalıyız. Alıyoruz da. En saf haliyle, gerektiğinde intihar gibi dehşet verici bir olaydan bile ekmek çıkartmayı başarabilmemiz gerekiyor.”

“Ekmek Azrail’in ağzında, diyorsun yani.”

Duraksadı. Bir onay beklemedi.

“Onu görebilir miyim, o da beni görebilir mi?”

“Yalnızca sen onu görebilirsin. Biraz sarsıcı olabilir, yerinde olsam…”

Koca adam silinip gitmişti bile.

Lafının tamamlanmasının beklenmediğini görünce biraz bozuldu diğeri. Söylenerek duvardaki yerini aldı. Ağzını okuyabildiğim kadarıyla, sonra öldürdü oluyoruz anasını satayım, gibi bir şeyler söylüyordu.

Ölüyü dinlemesini bilmek gerek.

6.

Kadının banyoda ilk başta ne yaptığını tam anlayamadım. O usturayla bileklerini keseceğini sanıyordum. Koca adam gelene kadar biraz oyalanır, söyleyecek birkaç afili söz bulabilirim diye erkenden gelmiştim. Tam birkaç isabetli tahminde bulunacaktım ki bizim adam banyonun kapısında beliriverdi.

Gerçek bir hayalet olmayı çabuk öğrenmişti. Onun da benim kadar şaşkın olduğunu görünce keyfim biraz yerine geldi, tahminlerimi bir kenara bıraktım. İkimiz birden kadını izlemeye koyulduk.

Kadın oturmakta olduğu klozetten kalktı ve aynanın karşısına geçti. Lavabonun kenarındaki usturayı eline aldı. Aynadaki yıkıntıyı tanımaya çalışıyordu. Başaramadı. İşte o zaman, sağ elinin parmak uçlarını birer birer kazımaya başladı. Koca adam donakalmıştı. Bir ruhu yerine mıhlamaya yetecek kanlı bir resitaldi. Beş parmak sonra her taraf kan içinde kalmıştı. Kazıyıp aldığı parçaları küçük bir kabın içine koymaktaydı. Serçe parmağın da işini bitirdikten sonra usturayı lavabonun ortasına düşürdü. Çok fazla kan kaybetmişti. Son parçayı da kutuya koydu ve sıkıca kapattı.

Sevdiği adamın yüzüne son kez dokunduğu yerler artık emniyetteydi. Unutmaya karşı açtığı savaşta, o an’ı zihninden kazıyıp daha güvenilir bir yere saklayıp saklayamayacağını merak etti. Sonra yere yığıldı.

Uyandığında kanlı kutunun üstünde bir yüzük buldu. Koca adam bu jesti karşılıksız bırakmamıştı.

Kadın sırf bu yüzüğü takabilmek için sardı yaralarını. Koca adamsa bir daha onun karşısına hiç çıkamadı. Hoş, istese de cismen bir daha çıkamazdı zaten.

Sadece bazen, çok sessiz ve çok dolunaylı gecelerde, kutuda çürümemekte ısrar eden -özel bir ilaç kullanmıştı kadın- parmak uçlarını okşamak için ziyaret ediyordu o evi. Ancak kadın bunu hiç bilmedi. Çünkü bir daha ömrü boyunca asla televizyon izlemeye cesaret edemedi.

Televizyonda ona aşk yayını yapan bin bir kanaldan habersiz; yeni yüzüğü ve uçsuz parmaklarıyla, hak etmediği bir hayat yaşadı.

SON

Mart 2013

Bir Yorum Yap