Rayaltı | Öykü


Yazarın notu: Bu öyküyü okumadan evvel, “Labfik” adlı öyküyü okumanız; kimi göndermelerden daha rahat zevk alabilmeniz için önemlidir. Okumasanız da olur.

Yazarın notu 2: Bu öykü cinsellik, argo ve aşırı dozda absürtlük içerir. Zamanınızı boşa harcama riski şahsınıza aittir.


“Şeytan cennetten düştüğü için topaldır.”
Hakan Bıçakçı – “Boş Zaman”

0. Düşeş

Tabutumun üstünde zar atıyorlar, duyuyor musunuz? Nereden duyacaksınız… Masalar paramparça. Karanlık katı. Kravatımı koluma bağlamışım. Kan. Akıyor. Akmasın diye bağlamışım demek ki. Akıyor yine de. Ceketimin etekleri delik deşik. Beyaz gömleğim beyaz değil. Pantolonumun bir zamanlar pantolon olduğuna inanmazsanız size hak veririm. Bakın, anlamsız bakan gözlerinizi görebiliyorum. Yaptığım şey yalnızca laf kalabalığı. Affedin. O güne olabildiğince geç gitmek istiyorum.

Düşeş geldi. Duydunuz mu? Nereden duyacaksınız…

1. Dünya Piyasalarına Yön Veren Önemli Adam

İnsanlar beni düğünlerine, partilerine, beş çaylarına, akşam yemeklerine falan davet eder. Ünlüler camiasının olmazsa olmazlarından birisi, başarılı bir işadamıyım. Hepsine de giderim. Hepsine giderim çünkü öyle icap eder. Ben onların düğünlerine gitmeliyim ki; onlar da benim düğünlerime gelsin. Kaç düğün yapacaksam artık… Bir düğündeyim, evet. Asıl sebebin bu olmadığını biliyorum. Yapmak zorunda olduğum için yaptığım şeylerden birisi bu. Nefes almak gibi. Mutlu gözükmek zorundayım. Mutlu ve memnun.

Gelinle damadı tanımıyorum bile. Buna rağmen ilk takıyı takan da benim, açılış konuşmasını yapan da, mutluluklarına en başta kadeh kaldıran da… Nasıl bir maskenin içinde kaybolduğumu tasavvur edemiyorum. İşimi gören bir maske, bu kesin. Kayboluşum kadar kesin.

İçtiğim şampanyadan ötürü tuvaletin yolunu tutmam gerekti. Yeterince işedikten sonra aynada yüzümü kontrol ettim: İfadesizdi. Kendimi tebrik ettim. Sakin bir şekilde aksime bakıyordum. Siyah bir takım giymiştim. Beyaz gömlek, koyu mavi (lacivert değil) bir kravat… Adeta bir işadamı, bir patron, bir dünya piyasalarına yön veren önemli adam profili vardı karşımda. Kendime şöyle bir selam verip tuvaletin çıkışına yöneldim.

“Yapaaar mısıııınnnn?”

Parmaklarım kapının topuzunda hareketsiz kaldı. Sese doğru döndüm: Küçük bir çocuk, elleri çükünde; bana bakıyor ve tekrar soruyordu koca gözlerle: “Yapaaar mısııııınnn?”

Neyi yapmamı istediğini anlamam birkaç saniyemi aldı. Fermuarını kapatmamı istiyordu. Gözlerim yetkili bir abi aradı; belki bir baba, ağabey falan, ama sonuç olumsuzdu. Mecburen ufaklığa yaklaşıp, “Sen neden çekmiyorsun bakalım?” dedim. Sesimde azarlamanın zerresi yoktu, dostaneydi daha ziyade. Hâlbuki hiçbir şey hissetmiyordum.

“Yaaaaa, yaaaappp!” dedi.

Yapacaktık, mecbur. Önünde diz çöktüm. Bu nasıl bir göbekti böyle? Kişinin böyle bir göbekle bu pantolona sığması mucize olmalıydı. Herhalde sırf bu pantolona girsin diye, bu garibi iki-üç gün falan aç bırakmışlardı. Yemek vakti gelince de işler biraz bozulmuştu tabii. Dişlerimi gıcırdatarak, “Niye giydin ki böyle bi pantolon?” diyiverdim. Kulak ardı etti: “Yaaaaapp!”

“Tamam, tamam…”

Fermuarın dişlileri tüm gücüyle bana karşı koyarken ben de aynı azimle cevap vermeye çalışıyordum. Bir iki diş ilerlettikten sonra derin bir nefes verdim: “Şu göbeği bi içeri çek bakalım,” dedim.

“Böyle mi?”

“Çok iyi, biraz daha…”

Yine de olmadı. İki yakası bir araya gelmiyordu aptal fermuarın. Çocuğun harcadığı efor yüzünden tombul yanakları pespembe olmuş; alnında terler birikmişti.

“Olmayacak galiba, şu gömleği şöyle indirelim de; annenin yanına git istersen.”

“Yapmayacak mısınnn?”

“Olmuyor ki.”

“YA YAPSANAAAAAAAAA!”

Bir tane patlattım ağzına. Tokadın şiddetiyle, çocuğun kafası tuvaletin kapısına lak diye çarptı. Ardına kadar açılan kapıdan, klozetin içine doğru azalan bir ivmeyle giriverdi ve öylece kaldı öyle şerefsiz küçük fare.

Şaka yapıyorum, yapmadım öyle bir şey. Olması gereken buydu ama. Her neyse. Onaylamaz bir şekilde başımı salladım ve tekrar, “Seni annenin yanına götürelim,” dedim.

Bu kez işi yokuşa sürmedi. Elim omzumda, annesini aramaya çıktık.

2. Geçen Yine Plazadayız

Bu da böyle bir anımdı. İçine düştüğüm duruma etkisini çok sonra fark edecektim. Çünkü birbirinin klonu olan günler ısrarcı bir şekilde akıp gitmeye devam ediyordu. Bunu durdurmak istiyor muydum? O an hayır. Rutinden şikâyetçi olan birisi değilimdir. Rolümü oynar, paramı kazanır, plazamdan şehri izlerim.

Ah, evet. Geçen yine plazadayız… Şehri falan yudumluyorum ben. Yani viskimi. Demek istediğim, viskimi yudumlarken şehri seyrediyordum. Fark ettiğiniz gibi yine bir laf kalabalığı, yine bir angarya… Doğrudur. Çünkü, sonra onu gördüm. Onu! Anlatmalıyım…

Bacaklarımı uzatmış gerinirken arkamda bir tıkırtı duydum, kapı açılmamıştı hâlbuki. Türk filmlerindeki “fakir ama gururlu genç adamın, işadamı olduktan sonraki geri dönüşlerini andıran” bir dönüşle deri koltuğumla arkama döndüm. Sonra onu gördüm. Onu!

“Eeeıııı, merhaba?” dedi.

Paldır küldür toparlanıp ayağa kalktım. Karşımda bir… bir… BU NEYDİ YAHU! Bir buçuk metre boylarında, fosforlu yeşil derili, insan formunda, insan olmayan, çılgın bakışlı, keçi sakallı, mor gözlü, kanca burunlu, yılan dilli, dişlek, çıbanlı bir… bir…

Güvenliği çağıran tuşa doğru parmaklarım istem dışı seyrirken, “Şşşş, yavaş ol kovboy,” dedi. Hâlâ sırıtıyordu. “Kendimi tanıtmadığım ve bir anda arkanda bittiğim için özür dilerim, huyum kurusun.” Bu arada gözleri güvenlik tuşuna öyle bir odaklanmıştı ki; coozzzz diye bir sesle tuş eridi gitti. Tekrar, “Huyum kurusun…” diye mırıldandığını duyabiliyordum.

“Lütfen otur,” dedi. Lütfedip oturdum. Beynim durmuş gibiydi. Aklım karşımdaki varlığın doğa üstlüğünü algılayabilmek için delicesine bir uğraş veriyordu. Fakat başarılı olabildiğini söylemek güçtü. Az önce yeşil derili diye tasvirlediğim şey, şimdi gayet insansı duruyordu.

“Algısal bir sorun yaşadık galiba?” dedi muzipçe.

“Kimsin sen?” dedim ödlekçe.

“Tekrar konuşabildiğine sevindim, genelde bu süre biraz daha uzun olur,” dedi. Ne ara masaya koyduğumu hatırlamadığım viski bardağına baktı: “Iığğ, içecek bir şeyler ikram etmeyecek misin?”

Etmeli miydim?

“ETMELİSİN!”

Böyle bir irkilme yoktu sayın seyirciler. Uçarcasına ayağa kalkıp bu varlığa ikramda bulunmak için içki dolabıma fırladım. Onun viskini doldurup kendiminkini tazelerken biraz mantıklı düşünmeye çalıştım. Biraz. Şu an arkamda gayet insansı bir varlık oturmaktaydı. “Algısal bir sorun(?)” tanımlamasından hemen sonra, derisiyle birlikte kalan özellikleri de insan formuna uyum sağlamıştı. Belki de küçük bir yanılsamaya düşmüştüm, viskiden miydi? Şehir manzarası? Peki, belki de uyuyakalmış ve düşlere bulanmıştı dört bir yanım? Olamaz mıydı?

“Viskiler ne oldu hayatııııım?!”

Olamazdı!

Bardakları masaya koyduktan sonra soran gözlerimi ona diktim. O da bana dikti. Şu an bir yetmiş boylarında, kara saçlı, kara kaşlı, orta yaşlı bir adamdı işte. Tasvire değer bir şey yoktu anlayacağınız. Gözleri hariç. Onlar hâlâ mordu.

Konuşmaya başladı: “Adım Hakan. Türk Hava Yolları’nda pilotum.”

“Çok güzel?”

“BEN PİLOTUM, PİLOT!”

“Anlıyorum da, neden geldiniz buraya?”

“Mesleksiz, işsiz kalmış bir zavallıya, iş vermeyecek misin fabrikanda?”

“İş için mi geldiniz? Burası fabrika değil ama.”

“Bak arkadaşım; şunun şurasında sefer listesine bakacaksın, hepsi bu kadar yav!”

“Sizinle anlaşamıyoruz galiba…”

“BEN PİLOTUM, PİLOT!”

“Anladık da, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Demek seni bulmamla kaybetmem bir olacak…”

“Yeter ama!”

“Yakında gene birlikte uçacağız…”

Erimiş yardım butonuna baktım. Herif bunu gözleriyle eritmişti az önce. Şimdi de bin bir türlü zırvayla küçük çapta bir sinir harbi yaşatıyordu bana. Ne yapmalıydım?

“Yoksa sözlerimle sizi rahatsız mı ettim?”

Cevap vermeyecektim.

“Ben satılık değilim…”

Bu konuda kararım kesindi, viskimi yudumladım. Az önceki korkumdan eser yoktu şimdi.

“Allah aşkına, hiç mi Ediz Hun izlemedin? Ya o telefon şakasını da mı bilmezsin?” dediğinde, neye uğradığımı şaşırmıştım.

“Neyse, en azından biraz kendine geldin. Huyum kurusun.”

Yutkundum.

“Ciddi olmak gerekirse, adım Laketi. Labfik oğlu Laketi. Annem Condoleezza Rice. Neden öyle bakıyorsunuz? Yoksa sözlerimle sizi rahatsız mı ettim?”

3. Sikko Bir Hayat Diliyorum!

Anlamaya çalışmaktan vazgeçmiştim. Karşımda eski Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın oğlu oturmaktaydı, öyle mi? Babası da nece olduğunu bilmediğim bir isme sahipti: Labfik. Eyvallah. Ne diyeyim, olur öyle bazen. (Rice’ın oğlu olduğunu söylerken derisi hafif koyulaşmıştı bu arada. Tepki bile veremedim.)

Yutkundum. “Nasıl yardımcı olabilirim?”

Sorumu görmezden geldi, gerçi sorular görülmez, duyulurdu. Ne saçma bir deyimdi bu?

“Labfik dediğimiz bir iblis. Dünyamıza geri zekâlı bir çocuk yüzünden -bana öyle bakma, kuzenin oluyor- teşrif etti, bir daha da gitmedi. Annem ile kaçak bir aşk yaşadı, böylece ben doğdum. Annemgil pek sorumsuz olduğundan beni bir yere kadar babam yetiştirdi, devlet işleri falan; kadın ne yapsın? İblis gelenek ve göreneklerine hayli aşinayım ama insanlarla yaşamasını da bilirim.” Burada gururla yeni bedenini gösterdi, hayli yakışıklı olmuştu, es geçiyorum. Kuzenim mi demişti? İyi de benim bir tane kuzenim vardı, onu da geçtiğimiz günlerde kaybetmiştik.

“Bir yaşa geldikten sonra evden ayrılmanız gerekiyor, bilirsin. Ben de birden bir yarı-iblis olarak hayatımın geri kalanını nasıl yönlendireceğime karar vermek zorunda buldum kendimi. Kararımı da verdim: Cinlik sınavına girecek, insanlara üç-beş dilek diletip yarısını yalan yanlış; kalan yarısını ise son derece sağlıklı bir şekilde yerine getiren bir cin olup çıkacaktım. Sınava girdim, geçtim de. Artık adeta bir cinim ve artık insanların dileklerini yerine getirmek için buradayım. Çaktın mı?”

Çakmadım.

“Yav nasıl çakmadın? İlkokul fişi gibi cümleler kurdum, aptal mısın?”

Düşüncelerimi okumasından son derece rahatsız oluyordum.

“Ah, özür dilerim. Huyum kurusun, babamdan geçen tatsız bir özellik daha. Neyse, zamanla anlarsın zaten.”

Kesin anlardım. Sırf bir soru sormuş olmak için, “İyi de bu dilek hakkını kazanmış olmam için, bir şeyler ovalamam; ne bileyim çeşitli maceralardan sağ çıkmam falan gerekmiyor muydu?” diye sordum.

“İlle de ovalayacağım, diyorsan sırtımı ovalayabilirsin. Ancak, yine de haklısın, evet. Bir şeyler yapmış olman gerekiyordu, yaptın da. Haftalar önce tuvalette yardım etmeye çalıştığın çocuğu hatırladın mı? Orada gösterdiğin sabır, sana bu hakkı kazandırdı.”

“Ama bunun üzerinden haftalar geçmişti, bu nasıl bir saçmalık? Ayrıca…”

“Ayrıca cin diye bir şey olmaz, evet. İblis de olmaz, haklısın. Rice da olmayaymış. Sen de olma. Demir Yumruk diye prezervatif şirketi mi olur lan?”

“Şirketime laf ettirmem!”

Eliyle, “Siktir et şirketi!” dermiş gibi bir işaret yaptı. “Üzerinden zaman geçti, haklısın. Hemen o an, yardım çabanı görür görmez bu hakkı sana tanımalıydım belki de… Şey, neden yapmadım öyleyse? Hmm, aslında biraz… Biraz üşendim, evet. Kusura bakmazsın ya?”

Yok canım, estağfurullah, ne kusuru?

“Heh şöööylee, dile bakalım dileğini de işimize bakalım artık.”

Yarı iblis olan ama cinlikle meşgul olan bir varlıktan ne dileyebilirdiniz? Tüm bu absürtlüğü kabullenmeniz kaç gününüzü alırdı? Güller neden kırmızıydı?

Ama asıl soru: Neye ihtiyacım vardı ki? Başarılıydım, aşka inanmıyordum, param vardı, huzurluydum, rutinimden memnundum. Belki yeni bir acil durum butonu…

“Eeaah, adam gibi bir şey dile, onu tamirciye yaptırırsın!”

“Tamam, tamam…”

Yılan.

Neye ihtiyacım vardı? Hem bir dilek dilemek zorunda mıydım? Sanırım dilemeliydim, adettendir sonuçta. O sırada aklımdan Alâeddin geçiyordu sanırım. Neye ihtiyacım vardı? Neye… Neye… Bulmuştum!

“E, nihayet,” dedi.

Düşüncelerimi dinlemeyi keser misin?

“Olur.”

Herhangi birisi olmayı dileyecektim.

“Vallahi şahane fikir!”

“…”

“Ah, özür dilerim. Kendimi tutamıyorum, huyum kurusun!”

Normal birisi olacaktım. Sabah dokuz, akşam beş çalışacak; evime, aileme üç kuruş para götürmek için didinecek; herkes gibi ben de toplu taşıma araçlarını kullanacaktım. Banliyö trenleri bunun içindi! Laketi’ye baktım.

“Anladım, anladım. Sikko bi yaşam tarzı istiyorsun yani?”

“Efendim, sikko mu?”

“Sıradan yani, sıradan bi hayat. Bizim oralarda buna sikko deriz. Her neyse, eminsen dileyiver şunu.”

Viskinin kalanını fondipledim. Gözlerimi kapattım ve: “Sikko bir hayat diliyorum…” diye fısıldadım.

Laketi öyle bir kahkaha patlattı ki; kulaklarım önce buz tuttu, ardından da olanca hızıyla erimeye başladı.

Gözümü açtığımda bambaşka bir hayata bakıyordum.

“Çayı koydum hayatııım!” dedi, yeni hayatımın ilk arkadaşı. Hayat arkadaşım yani, eşim.

Her şey farklıydı, Laketi’nin deyimiyle sikkoydu. Ağızda dağılan, sempatik bir kelimeydi bu. Hoşuma gitmişti. Eşim de pek güzeldi.

4. Işıklar Söndüğünde Bütün Yolcular Güzeldir

Bazı şeyleri geride bırakmak zor oldu. Böyle bir tempoyla çalışabileceğimi daha evvel söyleseler gülerdim. Fakat şimdi, eşim ve üç çocuğum -en az üç demişler, üç yapmışız, dördüncü de yolda- için eşekler gibi çalışıyordum. Trenle kırk dakikalık bir yolu vardı yeni işimin. Bir fırın için hamallık yapıyordum. Günde kaç çuval un taşıdığımı hesaplamayı düşünmek bile ürkütücüydü. İşin kötü yanı, Demir Yumruk A.Ş.’yi hiç de özlemiyordum. Ayrıca ne şirketten, ne de eski benden iz vardı ortalarda. Hiç var olmamıştık belki de; hepsi bir hayaldi, bir düş.

Önemi yoktu. Mutluydum. O gün işten eve dönerken trende ısrarla sıcak hanemi düşledim ve eğer, önceki hayatım bir düş idiyse; yeni dünyam, öncekisinin ağzını burnunu kırardı. Bundan emindim.

Cevizli Tren İstasyonu’na varırken trenin ışıkları söndü. Işıklar söndüğünde bütün yolcular güzeldir. Bu kısma bayılıyordum. Yolun yarısından fazlasını tamamladığımı fısıldardı kendince. Trenleri seviyordum.

O güne kadar.

Sesinde huzur bulduğum, eve giden yolumun şefkatli aracı, belki de o gün yalnızca sevimsiz bir şaka yapmak niyetindeydi. Son derece zararsız olabilirdi bu şaka. Eğer ben, kullanımdan kalkmış olan o istasyonda inmeseydim… Oysa bir sonraki istasyonda inmeliydim, ayak alışkanlığı işte. Tren durunca kendimi tutamayıp inivermiştim.

Ne yaptığımı fark edene kadar banliyö çoktan harekete başlamıştı bile. Paniğe kapılmadım. Önce istasyonu kontrol ettim, gayet medenice kapıdan çıkıp gidebilirdim belki de; fakat istasyon kapalıydı. Sonra da oturup bir sonraki banliyöyü beklemeye başladım. Önceki durduysa, sonraki de pekâlâ durabilirdi. Durmadı. Ama bir sonraki kesin dururdu. O da durmadı. Bir sonraki hiç durmadı. Durmadı, durmadı, katiyen durmuyorlardı!

Kıştı, hava kararmakta ısrarcıydı ve ben istasyonu es geçen altı trenden sonra yürümek zorunda kalmıştım. Raylarda. Sonraki istasyona kadar kaç dakika yürümem gerektiğini bilmiyordum. Başta o kadar kötü değildi. Yürüdüğüm raydan tren geldiğinde öbür tarafa kaçıyordum ve trenin geçmesini bekliyordum. Sonra en az on beş dakika rahattım… Ancak işler, trenlerin aynı anda iki yönden de geçmeye karar verdiği anda hayli değişti. Kendimi kenara nasıl attığımı hatırlamıyorum. Birkaç dakika soluğumun yeniden normale dönmesini bekledim titreyerek. Bu, sandığımdan da uzun sürdü.

O güne kadar âşığı olduğum trenlerden, yavaş yavaş nefret etmeye başlıyordum. Küfürlerimden Laketi’yi de nasiplendirdikten sonra yeniden raylara döndüm. Bu defa daha dikkatliydim. Fakat bazı durumlarda dikkatli olmak, daha dikkatli olmak ve hatta daha daha dikkatli olmak hiçbir işe yaramıyordu. Öyle bir duruma, “Merhaba!” demek üzere olduğumuysa hiç mi hiç bilmiyordum.

Gerçi, bilsem de fark etmezdi herhalde.

Yirmi metre önümde bir karartı vardı. İlk gördüğümde onun büyük bir köpek olduğunu sandım, raylara çöküvermişti işte. Az sonra kalkar giderdi. Gitmedi. Çünkü o bir köpek değildi. İyice yaklaştığımda adamı gördüm. Bağdaş kurmuş, bir şey bekliyordu. Ya da birini. Beni.

“Merhaba!” dedi duru bir ses tonuyla.

Sakinleştim. Medeni bir berduşa benziyordu. Az sonra kalkar giderdi ya da bir iki laflayıp çevresinden dolaşıp tüyerdim.

“Merhaba,” dedim ben de.

“Bu yürüdüğün raylar bizimdir,” dedi.

Anlam veremedim.

Adam ayağa kalktı.

Epey uzun boyluydu.

Bana doğru bir adım attı.

“Yürümeyeydin iyiydi,” dedi.

Yutkundum. Eli omzumda, nefesi burnumdaydı. “Nasıl?” diyemeden yerin dibine girdik.

5. Rayaltı

Yerin dibine girdiğimizi söylerken mecaz yapmıyordum. Bir an rayların üstündeyken sonraki an rayların altında; bambaşka bir medeniyetteydik. Yani, medeniyet derken…

Devasa bir şehirdi. Çokça insan vardı. Tüneller, geniş galeriler, asansörler, köprüler… Aklım yerinde birkaç santim kıpırdandı. Tüm bunları tek seferde kabul edemeyecek gibiydi. Yanımdaki adama baktım, beni izliyordu.

“Nasıl olu…”

“Rayaltı’na hoş geldin moruk,” dedi. Batman çeneli, kahverengi saçlı, kırklı yaşlarında, yapılı bir adamdı. Sevimsizdi. Bir gözü kör olsa gerekti, sadece akı gözüküyordu. Ağzı salyalı…

“Kaçmaya çalışmayacağını varsayıp seni bağlamıyorum. Hoş, nereye kaçacaksan artık…”

Gerçekten, nereye kaçacaktım ki? Bir yeraltı şehrinde olmalıydım. Varlığından kimsenin haberi yok muydu? Şehrin genişliğini göz önüne aldığımda, neredeyse küçük bir İstanbul’du burası. Daha karanlık.

“Buraya neden Rayaltı dediğimizi merak etmişsindir. Nasıl olsa bir işine yaramayacağı için; merakını gidermekte bir çekince görmüyorum: Giriş ve çıkışları yalnızca rayların bulunduğu anahtar noktalardan yapabiliyoruz. Şehrin adı da bu yüzden Rayaltı.”

Az önce sevimsizdi dediğim adam; gözümde iyice çirkinleşiyordu. Mafyavari sözleri ve hareketleri ödümü bağlandığı noktadan koparmak için çalışmalara başlamıştı bile. Belki de Facebook’tan “Ödüme dokunma!” adlı bir kampanya başlatmalıydım. İçimde nedense bir daha asla o tarz sosyal medya ortamlarını göremeyecekmişim gibi bir his vardı. Sadece sosyal medya olsa yine iyi; Rayaltı göreceğim son yer olabilirdi. Gel de kopma şimdi öd.

“Benden ne istiyorsunuz?”

“Çok az şey. Şimdilik sadece heybetimizle sarsılmanı… daha sonrasını, Büyük Patron’un önünde halledeceğiz.”

Alaycı olmaya çalıştım, sırf kendimi daha iyi hissetmek için: “Hangi heybet? Burası İstanbul’un bi varoş mahallesinden fazlası değil.”

Söylediklerime kendim bile inanmamıştım. Adamın bunu fark etmesi güç olamadı. Güldü sadece.

“Gel benimle.”

* * *

Geniş caddelerde insanlar bana yabancı olduğumu hissettirmek için ellerinden geleni yapıyordu. Ben geçerken gözleriyle beni işaret ediyor, elleriyle ağızlarını kapatıp hakkımda atıp tutmak suretiyle dedikodumu yapıyorlardı. Başka bir dünyaydı. Büyük bir şehirdi. Ve kesinlikle bir İstanbul varoşu değildi. Tek fark olmayan gökyüzü ve vızır vızır geçmeyen arabalardı; çünkü ulaşım için daha güzelini bulmuşlardı: Asansörler.

Dikey gidebildikleri gibi, yatay da gidebilen ve son derece hızlı asansörler… Bunlardan birisine bindiğimde -bindirildiğide-, orta çaplı bir odada olduğumu düşünmüştüm. Bir televizyon (kapalıydı), bir klima, pek çok deri koltuk, yerlerde halılar, duvarlarda tablolar… Üstelik bu yürüyen odalar hareket ederken içeride bulunanlar durumun farkında bile olmuyorlardı. Eşlikçim televizyonu açtı. Herhangi bir kanal değil de asansörün dışı düştü ekrana. O kadar hızlı gidiyorduk ki her şey silikti.

“Bana Bıçakçı diyebilirsin,” dedi gardiyanım.

Gözlerimi televizyonun ekranından alamadığım için dalgındım, “Neden ki?” dedim.

“Burada bana öyle sesleniyorlar çünkü geri zekâlı,” dedi. Geç düşen jetonlar için bir dakikalık saygı duruşu…

“Ah…”

Bıçakçı elindeki kumandayla görüntüyü yavaşlattı. Şu an yüzlerce katlı bir yerleşkenin kenarından ağır ağır yukarı çıkıyorduk. Yükselme işlemi tamamlandığında bu sefer de yatay bir hareket başladı. Aşağıdaki her şey tasasız bir karınca sürüsü gibiydi. Bulunduğumuz katın sokaklarındaysa insanlar… Ne?!

İnsanlar sevişiyordu! Sokağın orta yerinde! Grup halinde sevişenler, bir sokak direğinin altında birbirlerine bakıp mastürbasyon yapanlar, ikili takılanlar… Burası bir seks cenneti gibiydi. Bir an Bıçakçı’nın bir porno kanalını açtığını ve benimle dalga geçtiğini düşündüm.

Adamın yüzüne baktığımda bu ihtimal büyük bir şangırtıyla kırılıp yerlere saçıldı. Bıçakçı’nın dudakları ince bir çizgi olmuş, iğrenmiş bir yüz ifadesiyle insanları izliyordu. İlk dikkatimi çeken; burada sevişen insanların hepsinin genç olmasıydı. Yaşlı yahut çocuk kimse yok gibiydi. Bu duruma şükrettim.

Zevkten gözlerinin akları görünen bir kadına zumlayan kamera; sözcükleri kifayetsiz bırakmanın kitabını yazmak üzereydi. Bıçakçı görüntüyü yeniden hızlandırdı; her şey tekrar silikleşmeye başlamıştı. Birkaç dakika sonra da televizyonu kapattı.

Yolculuk en fazla on beş dakika sürmüş gibiydi. Ancak bindiğimde bulunduğum coğrafyayla, indiğim yer arasında epey fark vardı. Binalar ve insanlar azalmış; kayalar ve toprak yığınları çoğalmıştı. Rayaltı’nın sınırıyla selamlaşmak üzere olduğumu hissettim.

Eşlikçim bir müddet bana baktıktan sonra gözlerini kıstı ve: “Etkilenmiş gibisin?” dedi.

Cevap olarak haykırarak yutkundum. Yani, haykırmadım da; yutkunuşum kulaklarıma, uçurumdan aşağı haykıran bir adamın sesiymiş gibi geldi.

Nedense bunu hiç yadırgamadım.

6. Elli Seksinci Kat

“Büyük Patron” denildiğinde, akıllara büyük ve patron sıfatını layıkıyla taşıyacak; şişman, siyah takım elbiseli, koca burunlu, kel bir adam gelir. Yani, en azından benim aklımda öyle bir insan canlanmıştı. Ancak Büyük Patron’un, Megan Fox’a dudak ısırtacak bir hatun olduğunu; rüyamda görsem, uyandığımda yatak ıslak olurdu muhtemelen.

Hatun kırmızı, üzerine tam olarak yapışan, deri bir elbise giymişti. Vücut kıvrımlarının hepsi gözler önündeydi. Dev patron koltuğunda değil, masanın üzerinde bir sekreter edasıyla oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmış; eteğinin yırtmacıyla akıllara zarar bir duruş sergilemekteydi. Dolgun kırmızı dudakları, sert kara bakışları vardı. Ne gençti, ne olgun denilecek yaşta. Yaşını kestirmesi çok güçtü. Konuşurken sesi aşk doluydu. Öyle bir aşk değil ama, başka türlüsü…

“Şehrimizi beğendin mi?” dedi.

Cevap veremedim. Sözcükleri yan yana getirip konuşmak ne kadar da zordu! Büyük Patron anlayışla başını salladı. İlk değildim sanki…

“Her neyse. Yardımına ihtiyacımız var. Elli Seksinci Kat’ı görmüşsündür. Adamlar sevişiyor, durduramıyoruz!”

Elli sekiz mi demişti, elli seks mi; anlamamıştım. Sadece bunun gerçek olmamasını diliyordum. Herhalde sırf sevişmelerini durduramadıkları insanlar için beni buraya getirmemişlerdi.

“Rayaltı bize barınma, beslenme ve diğer bütün olanakları sağlıyor. Huzurlu bir hayatımız var. Ta ki… On sekiz olana kadar… Ardından on yıllık, durdurulamaz bir sevişme yörüngesine giriyor insanlarımız. Bu arzuyu dış kuvvetlerle engellemeye çalıştığımızda, sonuçlar intihara kadar gidebiliyor. Durdurmak istiyoruz. Olmuyor. Yapabildiğimiz tek şey onları şehirden ayrı bir kata göndermek. Kendi başlarının çaresine bakıyorlar; zamanları dolduğundaysa şaşkın bir şekilde yeniden aramızda dönüyorlar. On yılın nasıl bir kayıp olduğunu anlayabiliyorsundur? Üretim ve tüketim zincirinden on yıllığına alıkoyulan onlarca insan… Sonrasındaki psikolojik çöküntü de cabası. İnsanlar seksten ve dolayısıyla çocuk yapmaktan korkar oldu!”

Anlayamıyordum. Sevişme arzularını durduramayan bu toplumu, Rayaltı’nın kafa yapısını, yaşam biçimlerini anlayamıyordum. Neyle geçiniyorlardı, güneş olmadan; başlarının üzerindeki salt kayalarla nasıl yaşayabiliyorlar, nereden yeterli oksijeni sağlıyorlardı? Absürtlüğün kitabını mı yazmak niyetindeydiler?

“Aklındaki soruları duyabiliyorum. Cevaplar çok mu önemli? Ben bile bazılarının yanıtını bilmiyorum. Bazı sorular yanıtları olmadığı için vardır. Neden burada yaşamak zorundayız? Neden Yukarı Dünya’ya dönüp orada kalmıyoruz? Bilmiyorum. Böyle yazılmış işte, sebebi yok. Benim görevim ve niyetim bu kötü yazgıyı kırmak. Halkımın geleceklerinin on yılını çöpe atmalarına engel olmak. Bize yardım etmek zorundasın.”

Cevaplar çok mu önemliydi gerçekten? Eski hayatımı düşündüm. Yeni hayatımı, eşimi, çocuklarımı, tren yolculuklarımı düşündüm. Böyle bir şey mümkün müydü? Her şeyi geride bırakıp yepyeni bir hayata başlamak mümkün müydü? Ben bunların cevabını bilmezken; karşımdakinden de ona has cevaplar istemek biraz ayıp olmuyor muydu?

“Nasıl yardım edebilirim ki?”

Büyük Patron şükranla gülümsedi. Dudağının kıvrımında, minik bir şeytanlık gördüm yine de.

“Sen dünyanın en başarılı prezervatif şirketinin sahibisin: Demir Yumruk’un.”

“Sahibiydim,” diye düzelttim.

“Sahibisin,” diye düzeltti. “Bunun getirdiği bazı sırlar da vardır elbette. Mesela son çıkarttığın cinsel arzu seviyesini istediğin gibi ayarlayan şu şapkalar…”

O düzeltmeden sonrasına odaklanamamıştım. Kadının sesini kestim: “Sahibiydim! Hepsini geride bıraktım, öyle bir hayatı hiç yaşamadım!”

Patron başta sözünü kestiğim için biraz sinirlendi. Sonrasında hızlı bir şekilde kendisini toparlayıp, “Anlatacağım,” dedi. “Önce beni dinle.”

Beynimden dumanlar çıkmaya başlamıştı. Ama o konuşmaya devam etti:

“O şapkaları bizim için biraz daha geliştirip Rayaltı halkına yardım edecek seviyeye getirebileceğine inanıyorum.”

“Hepsi…” dedim. “GERİDE KALDI!”

Kollarını birbirine bağlayıp, “Öyle mi?” dercesine bana baktı. Üstüme başıma bakıyordu. Hıncımı bir adım geri çekip ben de baktım kendime.

Ve gördüm.

Dünya piyasalarına yön veren önemli adam geri dönmüştü! Siyah takım elbisem buradaydı. Demir Yumruk, buradaydı…

7. Kadınlar Fazlasıyla Günaha Giriyorlar

Neyin yanılsama, neyin gerçek olduğunu o an anlamıştım. Laketi’nin dileğimi yerine getirmesi sadece bir göz boyamasıydı. Demir Yumruk hâlâ aktifti; ben hâlâ patrondum ve prezervatif piyasaları hâlâ benden soruluyordu. Bunun dışında yeni hayatım, karım, çocuklarım, fırıncıdaki işim, tren yolları, banliyöler… Tamamı düzmeceydi. Kafamın içinde dönen, güzel ama asla ulaşamayacağım bir dünyaydı.

Tüm bunları takım elbisem yeniden bana eşlik etmeye başladığı anda anlamıştım. Beni raylara ve dolayısıyla da Rayaltı’na çekebilmek için; muazzam bir senaryo yaratmışlardı. Ya ben, bunca yalandan sonra; kafama yıkılan ikinci dünyamdan sonra, onlara yardım edecek miydim?

Büyük Patron’un şehvetli yüzüne bakıp öyle bir kahkaha patlatmıştım ki Laketi orada olsa kıskançlığından rengi solardı. Sonrası tahmin ettiğiniz gibi gelişti. Beni bir odaya kapattılar. Önce yalvardılar, formülü onlara vermem ya da bir şekilde yardım etmem için. Şirketin beyni olduğumu biliyorlardı. Hiçbir çalışan, asla tüm adımlara tam olarak hâkim değildi. Bunu özellikle ayarlamıştım.

Sonra da işkence yaptılar. Ben de boş durmadım. Laketi’ye, Labfik’e, kuzenime, pantolonuna sığmayan o küçük çocuğa, dileklere, cinlere, iblislere ve tren yollarına küfürler ettim. Bir işe yaramadı.

Ayrıca Bıçakçı’ya neden Bıçakçı dediklerini de öğrenmiş bulunuyordum. Adam bıçak manyağı, tam bir psikopattı! Sadece küçük bir çakıyla yaptığı hareketleri izledikten sonra; Demir Yumruk’un bütün sırlarını ve şirketin hisselerinin tamamını adama vermeyi düşünmüştüm.

Sadece bir an.

Sonra edebiyat geldi. Önünde oturduğum masayı kafamla vura vura parçalarlarken sadece şiirler okudum. Sağım solum kesildiğinde, üstüme kaynar sular ve çeşitli asitler döktüklerinde ve tırnaklarımı söktüklerinde; bana eşlik eden tek insan İsmet Özel’di. Kravatımı koluma bağlamıştım. Çok kanıyordu.

Bıçakçı beni izliyordu. Kanlanmış gözlerimi kaldırıp ona baktım. Birkaç dize mırıldandım sonra:

“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

Ve rüzgâr buruşturuyor polis raporlarını

Kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar

Bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden

Çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar

Denizin satırları arasında.

Gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin

KÜFRE YAKLAŞTIKÇA İNANCIM ARTIYOR!

Bıçakçı son okuduğum mısradan etkilenmiş gibiydi, yeniden duymak için bana yaklaştı: “Tekrar eder misin?”

“Acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman

Acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.

Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın

Başından başlayabilirim.”

Suratına kanlı bir tükürük gönderdim. Suratıma kanlı bir çizikle cevap verdi. Gayet adildi.

Tabutumun üstünde zar atıyorlar, duyuyor musunuz? Nereden duyacaksınız… Onlara yardım edecek miyim? Dayanma sınırım ne kadar? Belki de her şey zarlara bağlı. Kişisel bir kin nedeniyle bu kadar insanı sevişmeye mahkûm mu edecektim?

Düşeş geldi. Duydunuz mu? Nereden duyacaksınız… Kararımı vermiştim.

SON

Yazarın notu 3: Fitili ateşleyen sevgili dostum Tarık Kaplan’a, bana tren yollarını sevdiren sevgili ağabeyim Hakan Tunç’a, tabutumun üstünde zarlar atıldığını duymamı sağlayan sevgili İsmet Özel’e ve onun şiirlerine, teşekkürü borç bilirim.

Ocak 2012

Bir Yorum Yap