Ruhsuz Bedenler Ülkesi

Missundera çevre kasabalara göre yaşam dolu bir kasabaydı. Yaşam dolu’dan kastım, bedenlerinin içinde bir ruh barındırmalarıydı. Otuz yılı aşkın süredir Espada ülkesinde aynı lanet kol geziyordu. Ve ben, Arnold Widdlebone sıranın bize geldiğinin farkındaydım.

Missundera yoğun nüfusu ve dağınık yerleşim alanlarıyla ünlüydü. Ve on üç yıl önce, Longtoon halkının bedenlerinde hala ruh varken; ticaretle…

Kimse lanetin kaynağını bilmiyordu. Çoğu kişi artık tanrının kendilerini unuttuğunu düşünmeye başlamıştı. Ben ve dedem Thedor hariç. Gerçi dedem biraz çatlaktı. Eşini…yani büyük annemi on üç yıl önce Longtoon’da kaybetmişti. Ve o günden beri düzensiz aralıklarla gülme krizlerine giriyordu. Bu krizler esnasında ondan gerçekten korkuyordum.

Ama şu sıralar, korkmam gereken daha ciddi sorunlar vardı. Missundera’nın akıbeti yakındı…

13 Lend 258

 Bugün sarsıcı bir haberle uyandık. Kasabanın sınırında kurulmuş olan Noondshout Malikanesi’nde ruhsuz bir beden görülmüştü. Haber tez yayıldı ve insanlar tam anlamıyla dehşete düşmüştü. Akıbetin bu kadar yakın bir süre içerisinde başlayacağını düşünmemiştim. Bedeni görmem gerektiğini düşünerek Noondshout Malikanesi’ne yolladım.

Sokaklar, nüfusa son derece ters düşecek bir şekilde boştu. Uzunca bir yürüyüşün ardından, malikaneye ulaştım ve gördüğüm sahne..şu an bunu yazarkenki titrememi affedin, dehşet tanımımı değiştirmişti. Kapının hemen dışındaki çardakta oturan, genç bir kadın olmalıydı. Onu tanıyordum, hafta sonları pazar yerinde antika eşya satardı.

Gözleri sınırsız bir dehşete şahit olmuş gibi açılmıştı, alnı kırış kırış olmuştu. Siyah olarak hatırladığı, ahenkli saçları süt beyazı kesilmiş, korkunç bir tabloyu tamamlarcasına dağılmıştı. Yumrukları sımsıkı kapalıydı ve tırnakları avuç içlerini kesiyordu. Dehşet, bedenin her yerindeydi…

Ve olayı, dehşetengiz kılan en büyük unsur…kadın yaşıyordu! Ulu Tanrım! Ruhunu her ne aldıysa, bedenin yaşamasına izin vermişti. Peki ruhsuz bir beden, nasıl varolabiliyordu? Acıyı hissediyor muydu? Saçları, yaşamış olduğu ve hala yaşıyor gibi gözüktüğü dehşet yüzünden mi beyazlamıştı? Ya şimdi? Onu bu halde bırakacak mıydım?

Sorular üstüme geldikçe, cevaplar uzaklaşıyordu benden. Ve sonra aklıma daha da korkunç bir fikir geldi. Evin diğer sakinleri… Onlarda aynı sona ulaşmış olmalıydılar. Bu düpedüz tanrıya hakaretti! Ruhlar çalınmış ve bedenler kirletilerek kullanılamaz hale getirilmişti! bir şeyler yapmalıydım.

Ve yaptım da… Koca malikaneyi bir güzel yaktım! Ruhların huzura kavuşamayacağını bilsem de; bedenleri için yaptım bunu!

21 Lend 258

 Bu sefer gece geç saatlerde uyandık. Noondshout Malikanesi’nden Redel ırmağına kadar tüm evler, boş bedenlerle dolmuştu. Bu neredeyse kasabanın üçte biri demekti! Bu kez bakmaya gitmedim, korkmuştum evet. Ve dedem, korkmasaydım benimde kendisi gibi delirdiğini söylemekten çekinmeyeceğini belirtmişti.

Sabahın ilk ışıklarıyla, kasabanın üçte birini yakmak kesinlikle hiç huzur vermiyordu!

 22 Lend 258

 Kasabanın şerifi bütün halkı meydana toplamış, sonumuzun geldiğine dair gerçekçi bir konuşma yapıyordu. Kaçacak bir yerimiz kalmadığını ve huzur dolu bir ölüm için, herkesi intihara davet ediyordu. Teklif, farklı kesimlerden farklı tepkiler aldı. Ama aslında en mantıklısıydı…yoksa herkes ruhsuz kaldığında, bedenlerimizi kim öldürecekti?

 26 Lend 258

 Lanet ırmağı geçmişti ve artık belli bir sisteme tabi değildi. Farklı farklı yerlerde boşalan bedenler vardı. Hatta birisi hemen üç ev yakınımızdaydı. Halk çıldırmanın eşiğini çoktan geçmişti. İnsanlar çeşitli ilaçlarla kendilerini acısız bir şekle ölüme kavuşturuyordu. Dedemse bugünlerde gözde bir laf edinmişti:

“Alçaktan uçan kuşlar tehlikede!”

2 Thuld 258

Kasaba şerifimizde lanetten nasibini aldığında, ruhsuz beden görmek sıradan bir olay haline gelmişti. Belli bir sistem kurulmuştu. Her akşam ruhsuz bedenler yakılıyor ve insanlar dumanlardan kaçabilmek adına kendilerini evlerine kapatıyorlardı.

İssiz sokak kalmamıştı. Burada daha fazla kalmamalıydım.

3 Thuld 258

Dedeme buradan kaçma fikrimi sunduğumda, benimle alay etti. Gidecek bir yerimizin kalmadığını ve gitsek dahi lanetin peşimizi bırakmayacağını istekle belirtti. Haklıydı da. Üstelik ruhu ele geçirildiğinde, büyük annemin ruhuna yakın olacağı gibi paranoyakça bir düşünceye kapılmıştı! Onu burada bensiz bırakamazdım…

8 Thuld 258

Bir avuç insan kalmıştık. Peterson’un kileri hepimize yetecek kadar büyüktü. Ve kasabada, yanmamış ev kalmamıştı. Birlikten kuvvet doğar mantığıyla hareket etmeye çalışıyorduk. Ancak bir avuç sefil insanın birliği, hiçbir kuvvet doğuramayacak gibiydi. Gün ışığı varken ev sınırları dahilinde geziniyor, geceleri ise aynı kilerde birbirimizi korkulu gözlerle süzüyorduk.

Karar vakti gelmemiş miydi? Ya kaçacaktık, ya intihar edecektik, yada ruhlarımızın çalınmasını bekleyecektik!

9 Thuld 258

Sadece üç kişi kaldık! O şey, her ne ise herkes bir şekilde herkes gözünü kapadığında geliyor ve açtığımızda ruhsuz bedenlerle karşılaşıyorduk! O kadar sessiz ki… Dedem sabırsızlanmaya başladı bile. Çok yanlış düşünüyordu, ruhları çalan onlarla koleksiyon falan yapmıyor olmalıydı. Onlarla…besleniyordu!

Birkaç gün daha yaşamak için, gözümü kırpmayacaktım!

12 Thuld 258

Dedemi kaybettim! Kısacık bir an gözümü kapatmıştım ve o ortalıkta yoktu! Diğer yoldaşım ise, iki metre yanımda ruhsuz bir şekilde yatıyordu. Gözlerimi ondan kaçırarak, dışarı koştum. Dışarı çıktığımda ise, günün ilk ışıklarıyla küllerini savurduğu Missundera kasabasının akıbeti önüme serilmişti. Ve artık…yalnızdım!

Yanmamış hiçbir ev yoktu ve dedemin bu moloz yığınlarının arasına kaçmış olabilme düşüncesi beni çıldırtıyordu! Büyük annemi bu kadar mı çok özlemişti? Ona asla kavuşamayacağını anlayamıyor muydu? Dedemi bulup intihar edeceğiz! Umarım hala ruhludur.

* * *

Moloz yığınları arasında sırtı dönük bir beden gördüğümde, ay doğmak üzereydi. Az miktarda ışığın aydınlattığı zeminde gördüğüm bedeni tanıyordum. Nefes alış ritmim hızlanırken bedene yaklaştım. Elimi uzatırken korku her hücremdeydi…yaşlı ve kırılgan omuzdan tutup, yüzü kendime çevirdim. Sırt üstü dönen beden hareketsizdi!

Midem bulanıyordu. Dedemin kırış kırış yüzü lastik gibi gerilmiş, gözleri artık görmeye alıştığım bir dehşetle açılmıştı. Küçükken oynamayı çok sevdiğim gri ve gür saçları, bembeyaz ve seyrekti. Dişleri dudaklarını patlatmış, burnu sert bir yumruk yemişçesine içeri göçmüştü.

Daha fazla dayanamayıp öğürerek oradan uzaklaştım. Son ve az miktardaki yemeğimin hepsini dışarı çıkarıp, üstüne birde mide asidini kustuktan sonra doğrulup nefes almaya çalıştım. Göz yaşlarım hızla süzülürken, düğümlenen boğazımdan hırıltılı sesler çıkıyordu. Ve yaşlar yanaklarımdan yere düştüğünde, hafif bir  cızırtıyla buharlaştı. İsleri dağıtıp kendisine bir yol çizen yaşları takip ettiğimde, ulaştıkları yer dedemin hala nefes alan bedeniydi.

Yakmalıydım! Önce dedemi, sonrada kendimi! Yakıp kurtulmalıydım her şeyden! Cebime elimi daldırıp kibrite ulaştığımda, yanarak ölmenin nasıl bir şey olacağını düşünmemeye çalıştım. Kibriti çakıp, dedemin sakince inip kalkan göğsüne bırakmak üzereyken bir not gözüme ilişti. Kağıtta tek bir satır yazıyordu.

“Yapmak zorundaydım, ona kavuşmalıyım. Elveda!”

Önce kağıdı tutuşturdum, alevlenirken dedemin bedeninin üzerine bıraktım. Uzun süre sudan mahrum kalmış beden, çok kolay alev aldı. Alevler büyürken, bir esinti dikkatimi çekti.

Missundera’da rüzgar doğal karşılanmıyordu. Yüzüm hala alevlere dönükken, ateşin karşı tarafında iki sarı göz gördüm. Siyah bir kürenin içerisinde, iki sarı nokta. Hava katıksız nefretle doldu, dedemin dumanı yüzünden hassaslaşan genzim bu gerçek dışı olay karşısında isyan ediyordu.

İç bunaltıcı hisler, göğüs kafesimin içerisindeki kalbime baskı yaparken, iki sarı nokta gözlerini benden ayırmıyordu. Ve bende gözlerimi ondan ayıramıyordum. Sonra siyah küre, sürenin dolduğuna kanaat getirerek hareketlendi. Dönüyordu…dönüyordu…

Ve ben hipnoz olmuş gibi onu izliyordum. Küre yerinde dönmeyi bıraktı ve bir an sonra burnumun dibindeydi. Gözlerime son kez baktı ve temas başladı. Tüm duyularım silinerek sadece vakum gibi çekilen bir his bıraktı benden geriye. Aç bir sivri sineğin kanı emmesi gibi emiyordu ruhumu. Bilincimi kaybetmeden önce aklıma gelen ilk düşünce, ateşin içine düşmek oldu. Dizlerimin bağı çözüldüğünde ise, ateş beni kucaklamıştı.

Ruhumun beni tamamen terk etmesinden önce, kalbimin durduğunu hissetmiştim.

Ölmüştüm.

SON

Temmuz 2008

Bir Yorum Yap