Saat Adamlar | Öykü

Yazarın Notu: Bu son derece terbiyesiz bir öykü oldu, durduramadık.


SAAT ADAMLAR

“Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk bakışta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği zamanlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir.”

Rüzgârın Adı – Patrick Rothfuss

1. Ucuz Bir Kale

“Yine ne ibnelik peşinde bunlar!”

Ah, pardon. Başladık mı? Özür dilerim, sizi fark etmemişim. Beni küfrederken görmenizi istemezdim. Adamlar ibnelik peşinde ve benim yapabileceğim hiçbir şey yok… Yine mi küfrettim? Kimi kandırıyorum, ben kötü sözler söyleyen adi bir herifim. Ve bu da hayli terbiyesiz bir öykü.

Efendim? Ne? Çok mu hassassın? Edepsizliğin hiç mi lüzumu yok? X işaretini görüyorsun değil mi? Bas ona! Bunu anlatacağım ve kimlerin benimle olduğu umurumda bile değil.

İşte şimdi biz bizeyiz. Ne diyordum? Heh! Adamlar ibnelik peşindeydi. Kim miymiş onlar? Kim olacak: Saat Adamlar bittabi. Hayır, hiçbirini eşcinsellikle itham etmiyorum ama bu onları ibnelik peşinde olmaktan muaf tutmaz. Neticesinde biraz da soyut bir kavram şu ibnelik.

İbnelik bir yana, hâlâ peşimde olmalarına anlam da veremiyorum. Kilometreler kayıp giderken ensemden bir salise olsun ayrılmadılar. Eğer Saat Adamlar’dan kaçıyorsanız, en büyük düşmanınız zamandır. An’ı bildiren bütün birimler düşmanınız oluverir; bu da sizi dört bir yandan kuşatılmış ucuz bir kale yapar. Nereye kaçacaksınız, zaman akıp giderken? Söyleyin. Nereye, kime sığınacaksınız?

Gaza daha fazla abandım. Renault Symbol itirazsızca kabul etti baskıyı. Hiç söylenmiyor benim gibi. Saatlerdir yoldayım. Araba da olsa, “Az dur da nefeslenek!” demesini anlayışla karşılardım. Demiyor. Konuşmuyor benimle. Biraz da küskündüm önümdeki gri Clio’yu sollarken. Utanmadan arkamdan selektör yaktı it oğlanı.

Gözümü yoldan ayırmadan radyonun kafasını söküp camdan aşağı bırakıverdim ben de. Sebebi solladığım aracın selektörü değildi aslında. Sadece kodumun radyosunun zamanı gösterip durması iyice sinirlerimi bozmuştu. Yarım saat önce de kol saatimi atmıştım camdan. Yarım saat mi dedim? Şerefsizler! Yine yaptılar!

Bu arada arkamdaki araç kornasıyla bana küfretmekle meşguldü. Sanırım camdan düşürdüğüm, eheh, radyo aracının ön tamponuna çarpmış ve birkaç saniyeliğine de olsa sürücüsünün kontrolünü kay… Saniyesine mi dedim? Göt oğlanları!

“Surda gedik açıldı!” diye bağırmak istedim. Ne kadar benzinimin kaldığını kontrol etmek için Symbol’ümün ön paneline bakarken zamanı gösteren o küçük rakamlarla rastlaşmam ise; sanırım… Sanırım iplerin tamamen koptuğu an, işte oydu. Elime geçen ilk nesneyle -ki bu bir tabancaydı- konsola vurdum. Silahın kabzası konsolun ekranını dağıttı. Bu sırada ben de direksiyonu kontrol etmeye çalışıyor ve gayet de ağza alınacak küfürler ediyordum. Küfürler neden ağza alınmasındı ki şimdi? Ağza alınan o kadar şey var, küfrü neden esirgiyoruz amına koyayım?

Oh be.

Bu arada, “Tabanca ne iş?” der gibisiniz. Anlatayım…

2. “Saatin Sevgili Dilaver…”

Her şey saatlerin altmış dakika geri alınmasıyla başladı. Güzel bir başlangıç bu. Neticesinde gününüz bir saat kadar uzuyor; siz de eğer isterseniz bir saat daha fazla uyumuş, aman vakit geçirmiş oluyorsunuz. Ya da olmuyorsunuz. Ne bileyim abi, o gün bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelmişti işte.

Kapım çalındığında en az benim kadar eski kafalı olan duvar saatimi geri almakla meşguldüm. Otomatik olarak kendisini geri alan teknolojik ürünlere bir tepkiydi adeta. Geçmişe olan özlemimi olağanca gücüyle -yani aslında sadece piliyle- muhafaza etmeye çalışıyordu. Saati geri aldığımda adeta bir tanrıydım, artık: 04.03’idi vakit. Kapıyı çalan densiz kaçtı/kimdi peki?

“Kim o?” dedim. Bu sırada aklımda bir replik dolanıyordu dillendireni meçhul: “Kapına dayandıklarında dışarı nasıl çıkacaksın?”

Bilmem.

Ama sorguya devam ediyordu hazretleri:

“Ellerin başının üstünde mi, yoksa ellerin tetiğin üzerinde mi?

Hangi tetik? Tezgâhın üzerinde olmalarını tercih ederdim.

Zil tekrar çaldı. Delikten bakmak niyetiyle gözümü dürbüne dayadığımda; içeride neler olup bittiğini görmeye çalışan mavi bir göz karşıladı gözümü. Aynı anda irkildik. Adam geriye doğru yalpaladı ve ben… onu gördüm. Normal bir kafa (kel), normal iki kol (kısa), normal iki bacak (uzun) ve geniş, dairesel bir çalar saatmişçesine bir gövde (Dördü dört geçiyordu.). Şey, “-mişçesine” biraz iyimser oldu. Çünkü tam bir çalar saatten oluşuyordu adamın gövdesi. Rakamlarıyla, akrebiyle, yelkovanıyla…

Adam kendisini toparlayıp zile tekrar uzandığında, kostümlü bir soytarıyla karşı karşıya olduğum fikrindeydim. Kapıyı açacak, adamı azarlayacak -zararsız duruyordu- ve onu uğurlayacaktım.

Kapıyı açtım, onu azarlamadım ve uğurlamak yerine içeri buyur ettim. Çünkü artık o kadar da zararsız durmuyordu.

Bir çay koymamı, konuşmamız gerektiğini söyledi. Namlu bana doğru dönük olduğundan, kendisini sorgulamadım. Dikkatinizi çekerim, “Evimde ne yapıyorsun! Çabuk çık buradan, hayvan herif!” falan bile demedim. Gittim suyu ısıttım. Çayı demledim. Misafir fincanına çayı koydum ve misafir tepsisinde ikramımı yaptım.

En sevdiğim koltuğa oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, gözlerimin içine bakıyordu. Çaydan bir yudum aldıktan sonra çayı ve silahı sehpanın üzerine bıraktı. Dilaver Hamza Çetinöz için konuşma zamanı.

“Hamza’yı mı kullanıyorsun, Dilaver’i mi?” diye sordu.

“Adımı…”

“Evine silahla girip çayını içtiğim adamın adını nereden bildiğimi mi merak ediyorsun?” dedi Bay Mantık.

“Dilaver diyiver sen bana.”

“Âlâ. Bak Dilaver, biraz boktan bir duruma sürüklenmek üzeresin ve seçebileceğin ikinci bir ihtimal yok. O yüzden beni iyi dinlemelisin.”

Gözlerimi sehpanın üzerindeki tabancadan ayırmadan adamın söyleyeceklerini bekliyordum. Bir kostüm için fazla gerçekti adamın vücudu. Ancak dünya için de fazla gerçek dışıydı.

Duvardaki saate baktı. “Çekmişsin zamanı geri,” dedi. Başımı salladım. “Saat şimdi dördü on üç geçiyor değil de, beşi on üç geçiyor olsaydı, ne olacaktı, biliyor musun?”

Başımı iki yana salladım.

“Ben de bilmiyorum,” dedi ve gülmeye başladı.

Öylece bakakaldım. Esprisine(?) gülmeyişime alınmış gibiydi, silaha uzandı. Korkudan bir kahkaha koparttım, evlere şenlik.

“Ne oluyoruz yahu?” dedi ve silahın namlusundan tutup kabzasını bana uzattı. Utanmıştım. “Al bakalım şunu, yakışacak mı bakalım eline?”

Aldım onu elime. Kız olsam, “Ayyy yakıştıığ mooouğ?” diye sorardım sanırım. Kendimde bu hakkı görmedim. Ama o cevapladı: “Vallahi yakıştı he.”

Artık bir açıklama bekliyordum. Karısını tüpçüyle basmış kocalar gibi tribe girmiştim adeta. Tabanca benim elimdeyken sanırım bana bu açıklamayı çok görmezdi. Öte yandan silahını bana vererek, istesem de ona zarar veremeyeceğimin mesajını mı gönderiyordu beynime; bir fikrim yok.

“Bazen, siz insanlar zamanı geri aldığınızda dünya sapıtıverir,” dedi. “Sizin aynı gün içinde yaşayacağınız fazladan bir saat dünyanın gücüne gider. Ve o bir saatin acısını çıkartmak ister. Hal böyle olunca da devreye biz gireriz: Saat Adamlar.”

Ne kadar ikna ediciydi öyle, sapıtan dünya mıydı, ben mi?

“Geri alınan her dakika için bir kurban, bir de avcı belirlenir.”

İrileşen gözlerimdeki korkuyu gördüğünde, güldü. “Merak etme, sen avcısın.”

He iyiymiş o zaman, hiçbir problem yok(!)

“Sonuçta altmış av ve altmış avcı seçilir. Bizler avcıların antrenörleri sayılırız. Onlara silah ve akıl fikir temin ederiz.”

Allah Allah, akıl fikir vardı bende ama…

“Bu da senin silahın,” dedi, elimdekini gösterirken.

Yoksa yok muydu lan?

“Ben kimseyi… öldürmek istemiyorum,” dedim.

“Ben kimseyi… öldürmek istiyor musun?” diye sordum mu?”

Sessizlik.

“Evet, sormadım. Sadece kafasına bir tane sıkacak ve onun zamanını donduracaksın. Ha, istersen bunu yapmayabilirsin.”

“O zaman ne olur?”

Parmaklarıyla gövdesindeki saati gösterdi. “Saatin sevgili Dilaver, saatin durur.”

3. Zamanın Kölesi

Kapıma dayandıklarında, dışarıya parmaklarım silahın tetiğinde çıkacağımı rüyamda görsem inanmazdım. Ama öyleydi işte. Ölüm çok ikna edici bir orospuydu, özellikle söz konusu sizin ölümünüzse eğer. Kimi vuracağımı söylememişti Saat Adam. Hapiste bana bakacak mıydı, onu da bilmiyorum. En azından temiz iç çamaşırı ve sigara getirebilirdi. Sadece sabaha doğru evden çıkmış ve arabama atlamıştım işte.

Kontağı çevirdiğimde arabanın ön camında bir vesikalık belirdi: Peder beyin yüzü. Yaşayan tek yakınım. Gülmeye başladım. Öyle güldüm ki araca dışarıdan bakan birisi, Symbol’ün sarsılışından içeride bir çiftin çılgınlar gibi seviştiğini zannederdi. Oysa sadece ben, delicesine gülüyordum. O kadar.

Gaza bastım. Aklımın gerilerinde birkaç parça keçi homurdanıp uzaklaştı benden.

Hepsini geride bıraktım.

* * *

“Bir çay koy da içelim baba,” dedim. Pek konuşkan bir ilişki içerisinde değildik yıllardır. Başıyla olumladı. Beklenmedik ziyaretime şaşırmış gibiydi. Yüzünde memnuniyetten eser yoktu.

Gel de vurma şimdi.

Çaylar geldi, havadan sudan bahsedildi. Ardından sebeb-i ziyaretime gelindi. Sustum tabii ben, kolay değildi. E adam zaten susuyordu, ona kolaydı. Öyle bir susuştuk, yaklaşık on beş dakika kadar.

Sonra sıkıntıyla iç çektim ve silahı çıkarttım. Babam şaşırmış gibiydi.

“Bak baba,” dedim. (Vallahi pek güzel bakıyordu.) “Yeni silah aldım.”

“Nerden buldun lan onu?” dedi. Titremişti sesi.

“Buldum işte.”

“N’apıcaksın onla?”

İtiraf vakti gelmişti. Hemen yanı başımızdaki aynaya çarptı gözüm. Karşımda korkak bir adam vardı. Onun karşısında da bir Saat Adam vardı. Ben yani. Bedenim ne zaman bir saate dönüşmüştü? Dehşetle gözümü aynadan indirip kendime baktım, her şey yolundaydı.

Tekrar aynaya baktım, mal mal ne olduğunu anlamaya çalışan bir Saat Adam vardı orada. Bir keçi “mee”ledi uzaklardan. Sonra bir başkası, bir başkası, bir başkası… Kaçıyordu namussuz hayvanlar. “Durun lan!” demeliydim. “Gitmesenize amcıklar!” diye de eklemeliydim. Zamanın kölesi olduğumu anlamıştım. Aynadaki Saat Adam, bunu bana anlatmıştı.

Ayağa kalktım, silahım elimdeydi.

Babam da ayağa kalktı, ödü boku yerinde değildi.

Silahı doğrulttum, “Aman!” dedi. Konuşamıyordu titremekten. Tekrar aynaya baktım, sırıtıyordum. Yani, Saat Adam sırıtıyor ve ben de sırıtmış sayılıyordum.

Tetiği çektim, ayna gök gürültüsünü andıran bir ses koparıp parçalandı. Babam korkuyla kendisini yere atmıştı, onu vurmadığımı anlaması saniyelerini alacaktı. Deliler gibi bağırarak kendimi evden dışarı attım.

Arabaya binip kontağı çalıştırdığımda, camda bir vesikalık göründü. Çok yakışıklıydı yav herif. Aa, bendim lan o. Eheh.

4. Hiçbir Yere Varmak

Silahın hikâyesi işte bu kadar. Babamın aynasındaki beni vurduktan sonra arabayla yollara dökülmüş, hiçbir nedenle durmamak parolasıyla ilerliyordum otobanda. Ön panel de dağıldığı için kalan benzin hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Şöyle mantıklı(!) bir şekilde düşünmeye çalıştım: Fazladan yaşadığımız bir saat için, altmış kurban veriyorduk. Kime veriyorduk bunları? Dünyaya. Yani Saat Adamlar’ı dünya kiralamıştı. Zaman, Saat Adamlar’ın kontrolünde gibiydi. Öyleyse ben hem dünyadan, hem de zamandan kaçıyordum. Keçilerim de benden kaçıyordu. Aynı anda harekete başlayıp iki zıt yöne doğru giden Dilaver ve keçiler arasında…

Hayır, o probleme hiç girmeyeceğim. Telefonum titremeye başladı. Numara şaşırtıcı(?) bir şekilde gizliydi. Açtım. Belki de açmamalıydım.

“N’aptın Dilaver, vardın mı hiçbir yere?”

Yutkundum. Bu, o kel Saat Adam’dı. “Ne istiyorsunuz lan benden!”

“Böyle anlaşmamıştık, yanılıyor muyum?”

“Def olun gidin!” Kapattım telefonu.

Arama özeti: Otuz üç saniye. Saatse…

O şeytan aletini unuttuğuma inanamıyordum! Camı zar zor açıp fırlatırken telefonu, Saat Adam’ın sorusunu düşünüyordum. Hiçbir yere varabilmiş miydim? Yaptığım biraz da buydu aslında. Hiçbir yere varmak maksadıyla yollardaydım. Dünyanın ve zamanın, varlığına dayanamadığı belki de yegâne kişi olarak; dünyadan ve zamandan kaçıyordum.

Suç ortağım Symbol, sanıyorum konsoluna yaptığım o saygısız vuruşun intikamını almaya karar vermiş olacak; birkaç defa öksürdükten sonra hızını kesmeye başladı. Telaşla aracımı sağ şeride çekmeye çabaladım. Başardığımda bir kez daha öksürdü ve son damla benzinini tükürerek sustu.

Kendisine teşekkürü borç bilirim. Araçtan indiğimde elimde bir şişe su -her zaman bulundururdum arabamda- ve tabancadan başka bir şey yoktu. Güneş gökyüzüne tırmandığı merdivenden aşağıya inmeye başlamıştı. Symbol’ün kapılarını kilitleyip (bir daha görüşemeyeceğimizi hissetmeme rağmen, onu öylece bırakmak içimden gelmemişti) bariyerlerin kenarından yola devam etmeye başladım.

Bir benzinci bulurdum belki. Ya da otostopçuluğa mı başlamalıydım? Bineceğim araçtaki saatler (radyo, cep telefonu vs.) çok tehlikeliydi, bunu göze alamazdım. Yürümeye devam ettim. Bacaklarımın pili bittiğinde bile sürünerek yola devam ettim.

En sonunda yığılıp kaldığımda, kendimi bariyerlerin aşağısındaki kırsala bıraktım. Eğim paldır küldür yuvarlanmam için yeterliydi. Öyle de yaptım. Yoldan yeterince uzağa yuvarlanmak için hızımı kesecek hiçbir hamlede bulunmadım. Bir taşa başımı çarptığımda, bilincim kabuğuna çekilip beni yalnız bıraktı.

Hiçbir yerde baygınca yattım.

* * *

Saat kuleleri ülkemize ait değildi. Daha çok Londra gibi şehirlerde görebileceğiniz türdeydiler. Dört bir yanımda, göz alabildiğince var olan kulelerin her birisi başka bir zamanı gösteriyor gibiydi. Yerimden doğrulduğumda, nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Kızıl bir gökyüzü, boş sokaklar, devasa kuleler… Yalnız olduğuma kalıbımı basardım.

Son olarak bariyerlerden aşağı yuvarlandığımı hatırlıyordum. Ne kadar süre yuvarlanmıştım? Bize ait olan dünyanın sınırlarını aşacak kadar uzun mu sürmüştü bu yuvarlanış? Başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Elimi götürdüğümde kanımın ılıklığıyla selamlaşmak durumunda kaldım.

Uzaklarda bir saat çalmaya başladı:

“Bong… Bong… Bong…”

Çok uzaktaydı. Sese doğru yürümeye koyuldum. Kuleye vardığımda saat hâlâ çalıyordu. Anlaşılan belli bir zamanı göstermiyordu. Durmaksızın çalarsa, saatin kaç olduğunu nereden anlayacaktık? İyice yaklaştığımda haklı olduğumu anladım. Akrep ve yelkovan vantilatör misali aralıksız dönmekteydi.

Kapısı açıktı. Yapacak hiçbir şeyim olmadığı için içeri girdim. Beklediğim üzere içeride yukarıya çıkan bir merdivenden başka hiçbir şey yoktu. Tırmandım.

“Bong… Bong… Bong…”

Çan sesleri içeriden daha kuvvetli duyuluyordu. Sesler beynimin içine işliyor, keçilerimin gidişiyle boşalan gediklere kalıcı olarak yerleşiyor gibiydi. Israrla tırmandım. Zirveye vardığımda tavandaki kapağı aralayıp dışarı çıktım.

Manzara nefes kesiciydi. Saat kulelerinden bir tarla ayaklarımın altındaydı. Hiçbir Yer’e varmış gibi sevindim. Çalan tek saat, benimki olduğuna göre -nereden benimki oluyorsa- buranın efendisi de ben olmalıydım.

Daha evvel bana, “Kapına dayandıklarında, dışarıya nasıl çıkacaksın?” sorusunu yönelten ses, bir kez daha konuştu: “Çanlar kimin için çalıyor?”

Arkamda bıkıp usanmadan ‘bong’layan çana baktım ve yanıldığımı anladım. Hiçbir yerin efendisi değildim. Mevcut koşullar altında, hiçbir şeyden fazlası da değildim.

Sokakları taradım, umut için. Fakat umut, zamanın evrenine hiç uğramamış gibiydi. Her şey tekdüze bir hareketsizliğe bulanmıştı. Görebildiğim hiçbir saat kulesinin çalışmıyor olduğunu fark ettim. Çalışan tek saat benimkiydi. Tıpkı nefes alan tek insanın ben oluşum gibi. Belki de buradaki tek insan, tek canlı bendim.

‘Bong’ sesleri yavaşlamaya başladı. Süremin dolduğunu fark ediyordum. Başımdaki yara aralıksız kanıyordu. Ya kan kaybından ölecektim ya da… Sahi, ya da ne olurdu?

Daha fazla düşünmek istemiyordum. Yerle yeksan olmanın zamanı gelmişti. Kendimi kuleden aşağı bırakmadan önce düşündüğüm son şey, şu sokakların birisine adımı verip vermeyecekleri, oldu. Yerin üstüne bu kadar gitmemeliydim.

Tokadı bastı.

Uyandım.

* * *

“Seni uyurken öldürmek istemedim,” dedi. Henüz gözlerini bile açmamış bir adama, denecek laf mıydı bu? Kel Saat Adam’ın hemen yanı başımda durduğunu hissedebiliyordum.

“Uyandım ya, öldür işte,” dedim, kapalıydı hâlâ gözlerim. Cesaretimi neye borçlu olduğumu tahmin edersiniz sanıyorum.

“Tamam,” dedi.

Adam tabancayı ateşlemeden hemen önce, beynimin fazla dağılmamasını diledim. Belki gelecek nesilleri aydınlatmak için üzerinde araştırmalar yaparlardı. Bir Dilaver Hamza Çetinöz beyni kolay yetişmiyor.

“DIKŞİON!”

Zaman bir gün herkes için duracağı gibi, benim için de durdu.

* * *

Gerçekten de bir sokağa benim adımı vermişler. Saat kulemde otururken hep orayı izliyorum: Dilaver Hamza Çetinöz Sokağı. Burada güneş bile kıpırdamıyor. Saatim desem, son ‘bong’unu yerin beni tokatladığı an çalmış…

Tek ses benim. Tek gerçek.

Umarım peder bey, bağışladığım hayatını iyi kullanmıştır. Burada zaman hiç geçmiyor.

Çünkü yok.

Dünyada

“Size, beni vuramaz, demiştim,” dedi adam keyifle. Ancak karşısındaki epey rahatsızdı.

“Yine de inanılmaz bir riskti efendim, buna değecek mi?”

“Göreceğiz. Zamanın olmadığı o evreni; yalnızca oğlum Dilaver’in hayal gücü yaratabilirdi. Aklını başından almak için kurduğumuz şu sanal gerçekliğe epey para harcadık. Ve nihayetinde, Dilaver’in deli düşleri sayesinde zamansız evren yaratıldı. Sıradaysa bizimkiyle onu birleştirmek var.”

“Öyleyse dünyanın zamanı daralıyor.”

“Aynen öyle. Şu illüzyonu boz artık, sinirime dokunuyor.”

“Emredersiniz efendim.”

Küçük bir cızırtı duyuldu. Kel adamın gövdesi normal kıvamına gelirken Bay Çetinöz keyifle iç çekti. Ardından eli viski şişesine gitti. Ne güzel bir gündü!

İki adam, Dilaver Hamza Çetinöz’ün babasının evinde, planın ilk aşamasının başarıya ulaşmasını işte böyle kutluyordu.

Dünyanın zamanıysa artık daha azdı.

 

SON

Kasım 2011

Bir Yorum Yap