Şeytanın Mezarında Düet | Öykü

Bu çılgın fikir aklıma nereden geldi bilmiyorum. Sonuçta O’nun mezarını kurcalamak pek hoş bir şey değildi. Kötülük yeryüzünden silinmişti, silenlere saygı duymalıydık. O zaman şu an bu uğursuz mezarda ne arıyordum? Elbette ki belâmı. Belâmı aramadığım tek bir gün yoktu ki, biliyorum.

Belâ her zaman beni bulmazdı işte, bazen de ben böyle giderdim ayağına. Olsun, hayat gidişlerden ve gelişlerden ibaret değil miydi zaten? Bu gidişlerin şeytanın mezarına varması umurumda bile değildi. Çeşitli söylenceler aklını hafiften oynatanların, oynattıklarının farkına varamayacağını belirtirdi. Yalandı, ben biliyordum.

‘Kötülük silindi’ dedim. Size arzu ederseniz biraz bundan bahsetmek isterdim. Kötülük dünyada ne boyuttaydı, nasıl gelişmişti, dünyayı nereye götürüyordu. Lakin yapamam, tarihle aram hiçbir zaman iyi olmadı. Anı yaşıyordum, geçmişten dersler aramıyordum, geleceği düşlemiyordum. Sonum yaştı, biliyordum.

Şeytan Efendi mezar olarak güzel bir yer tercih etmişti. Manzarası gayet kıyaktı hani. Üzerinde bulunduğu tepe -ki buraya Şeytan Göğsü derler, acaba neden?- gür bir koruluğa hâkimdi. Bu kadar zahmete neden kapılmışlardı anlamıyordum, bir mezar taşı eksikti yahu?! Ne yazacaklardı üzerine? Hemen bir musalla taşı yoğurdum düşlerimden, aşağı yukarı şuna benziyordu:

“Şeytan

Dünyanın var oluşu – 2010

Huzur içinde yat, kızıl gözlerini özlüyoruz”

Ne diyorduk, zahmet değil mi? Şu toprağa gömme meselesi ya. Güya bir insan kılıfına sokmuşlardı O’nu, öyleyse bir insan gibi defnetmeliydiler. Başka türlü zapt olmazmış. Lan var ya, benim mezarım böyle şahane olmayacak ha. Bunu da biliyorum. Na şuraya yazıyorum, kokuşmuş bir çöplükte ölüp gidicem. Biliyorum abi.

Şimdi bu kara toprak, O’nun üstünü mü örtüyordu? Humuslu toprak bu. Kışın üşütmez, yazın terletmez. Harbi kıyak abi, sırf şu manzara için katil olur insan. Sonumuz böyle olacaksa yani… Olmayacak da işte varsayımlarla yaşıyoruz, yoksa biliyorum olmayacağını.

Ne yapmaya gelmiştim ben buraya? Gelmiş olmak için gelmediğimi hatırlıyordum. Diz çöktüm, toprağa bulanmak hoşuma gidiyordu. Önce bir elimi daldırdım, ardından da diğerini. Kara toprak kucakladı parmaklarımı, yumuşaktı. Ağızda dağılan çikolata parçalarını andırıyordu. Bu hissi nereden bildiğimi sormayın, biliyordum.

Yaptığımın farkına varmak bir dakikamı almıştı. O’nun mezarını kazıyordum lan. Aha bi’ mezar soygunculuğumuz kalmıştı, olsun abi ne var. Yumuşaktı toprak, kazıyoruz işte. Hem ölmemiş miydi bu iblis? Silindiydi hani kötülük? Yoksa silinmemiş miydi? Bak bundan emin değilim ha. Pişkin pişkin karşınıza geçip, “Biliyordum…” diyemiyorum. Olsun, ben de diyemeyeceğimi biliyorum. Biliyorum sonuçta…

Sadece bir an, soğuğu hissediyorum. Sadece bir an ama. O uzun an boyunca, ensemden aşağı buz küpleri bırakılıyordu sanki. Hepsi birer balerin gibi sırtımda gezinip belimden yere düşüyordu. An geçti, haliyle bu hisse daha fazla takılmadım. Anı yaşadığımı söylemiş miydim?

Sonunda bir şeylere ulaştığımı fark ediyordum. Dört bir yanım kara topraktı. Gökte ay ve yıldızlar, dehşetle ağızlarını açmış beni izliyor gibiydi. “Ne bakıyorsunuz o’lum! Dönsenize işinize!” diyesim geldi, demedim. Bir işe yaramazdı, biliyordum.

Parmaklarım yumuşak çikolatadan, bitter kıvamına eriştiğinde, az önceki edepsiz buz parçaları yine elleşmeye başladı vücudum boyunca. İki dakika rahat yoktu, geçer diye bekledim. Geçmedi de, ne pis bir iş. Meşgulüm, görmüyorlar mı? Görseler de oynaşırdı onlar, biliyordum.

His geçmedi. Ama bendeki de inat abi, ben de kazmayı bırakmadım. Nihayetinde bir yerlere varmaya başlıyordum, bırakır mıyım hiç? Önce hafif bir çıtırtı duydum, altımdan geliyordu. O’na ulaşmıştım galiba. Hassas bir arkeolog gibi bedenin etrafındaki toprak parçalarını kenarlara dağıttım. Hımmm… Size bunu nasıl tarif etsem… Gördüğüm, algı seviyemin biraz üzerindeydi. Yine de bir beden vardı parmaklarımın ucunda, biliyordum.

Ne ara çürüdü bu lavuk, diye düşündüm. Topraktı abi bu, adamın iliğini kuruturdu evel Allah. Cidden insan bedeniydi yalnız, efsanedir diyordum ama değilmiş. Parça parça etler dökülmekle meşguldü. Kurtçuklar göz çukurlarına yerleşmiş, dişleri sapsarı bir madeni andırıyordu. Beden deseniz kendinden geçmiş. Üstelik kokuyor!

Haliyle ürktüm tabii biraz. Biraz ama, çok değil. Ölüden zarar gelmez, diye öğretmişlerdi bize. ‘O’ bile olsa, ölüydü abi sonuçta.

Ne geçmişti şimdi elime? Sıra dışı hiçbir görüntü yakalayamamıştım, ceset cesetti. Topraksa bildiğimiz toprak. Üstelik üstüm başım da berbat olmuştu, şimdi bütün gece kaşın dur… Bir evim olsa, musluğundan sıcak su aksa… Kaşınıp durmazdım abi, gönlüm rahat olurdu. Ama yoktu işte, biliyordum.

Öyleyse, dedim içimden. Bana müsaade İblis Efendi.

Mezarı yeniden doldurmaya üşenmiştim, elbet biri doldururdu be hacı? Yapmaz mıydılar bu güzelliği? Bence yaparlardı, sonuçta koskoca Şeytan’ın mezarıydı. Aç açıkta kalacak hali yok ya…

Çukurdan çıkıp üstümü başımı silkelemeye çalıştım. Daha beter olduğumu fark edince bundan vazgeçtim, kiri kirle çıkartamazdınız. Biliyordum.

Ve birden o sesi duydum. Boğuk bir kıkırtıydı. Sesin kaynağının en az yüz yıldır öksürerek boğazını temizlemediği o kadar belliydi ki… Önce gözlerim mezara kaydı -bacaklarım da en yakın çıkış tabelasına yönlenmekteydi-. Ses oradan gelmiyordu, bir nebze olsun rahatladım. Bendeki de ne manyaklıksa artık… Mezarda yatandan değil, dışarıda gezenden korkmalıydı.

Yeniden şu malum kıkırtıya kulak kabartmaya çalıştım, bir duysam tam aksi istikamete koşmayan pijamalı iblistir anasını satayım!

Velâkin duyamadım kıkırtıyı, onun yerine cümleler duydum. Malum sesi aratıyorlardı.

“Sağ olasın evlat, benim yapamadığımı sen yaptın.”

Yine ne yapmıştım lan? Sesi tespit ettim ve hızlıca o tarafa döndüm. Dönmez olaydım, hani kaçıyordum ulan! Ne meraklı adamım… Merak kediyi öldürmüyor muydu?

Kambur bir şeydi. Sokakta görsem taşlardım yemin billâh. Ama yemiyordu işte, ay ışığı altında, O’nun mezarı yanı başımda… Yer mi lan, daha o kadar tırlatmadık. Elinde çarpık çurpuk bir baston, üzerinde mor bir cüppe. Cüppenin etekleri yoktan var olan rüzgârla hışırdıyordu. Yüzünü anlatmayacağım, anlatamayacağım. Kanca gibi sivri bir burun diyeyim ben size, anlayın artık. Ha bir de koca et benini unutmamak lazım.

Cadıydı lan bu.

Oğlum D, koş anasını satayım, dedim. Elbette içimden, dışarıdan dut yemiş bülbülü oynamaktaydım. Bacaklarım da pelteye dönmüş, güm diye yere düşmemi bekliyordu. Hem şu hatun neden bahsetmişti… Aklım ermiyor ki.

“Kısa bir süre kontrolü bana devretmene o kadar sevindim ki…” diye devam etti. Sessizliğimi neden, “Devam et teyze, çok sardı anlattıkların. Dinliyorum.” olarak algıladı bilmem. Ama kadın konuşuyordu sonuçta. “Gerçi sen pek de bir şeyin farkında değildin. Ben hiçbir şey yapmasam bile bu tepeye çıkar, saf saf etrafa bakar, sonra da geri inerdin.”

Yapardım ha, karı haklı.

“E buraya çıkmışken, boş göndermek de olmazdı değil mi?”

Bana bir şey ikram edilmişti de ben mi kaçırmıştım?

“Hafif bir iki parmak hareketi ve hooop, mezar gün gibi meydanda.”

Şimdi de güne mi gidiyoruz? Aman teyze etme, eyleme.

“Bunca vakit bir yiğidin bu tepeye çıkmasını bekledim. O’nun geri dönüşü için, ölümlü eli şarttı. O’nu gömenler, kendilerinden birisinin mezarı kazacağını nereden bilebilirdi ki? Onları suçlayamam, dokunsan iyilik fışkırır her yanlarından.”

İyi ki bir mezar kazdık ha, yiğidom ayağına beni yatağa falan atmasa bari.

“Cadı olmak zor iş, yüzlerce yıl yaşamak da öyle. Senin ellerinle kazdığın toprak, az sonra O’na can verecek.”

Kendisi de kabul etti cadı olduğunu, artık rahatlıkla gidebilirim eşekler cennetine. Eğer öyle bir yer varsa, kesin giderim abi. Biliyorum.

Hatun konuşmayı kesmişti, yine de dudaklarındaki kıpırtıyı görebiliyordum. İster istemez bir kez daha mezara döndüm, az önce kazdığım toprak şimdi cesedin üzerine kapanıyordu.

“Bana müsaade o zaman,” dedim. Umutlu olduğumdan değil, laf olsun diye. İhtiyar cevap vermeye tenezzül bile etmedi. Sahi tek bir hareketi yeterli olurken, neden nefes harcasındı ki?

Cadının dudakları, havadaki titreşimle birlikte duruldu. Ben de O’nu görme şerefine eriştim. Epey heybetliydi, söylemeden edemeyeceğim.

Şeytan bir bana baktı, bir de ihtiyara. Bir teşekkürü çok görmez herhalde, diyordum ki nefes alamadığımı fark ettim. Ağzımı sonuna kadar açtığım halde içime hava çekemiyordum. Burnum da feci şekilde tıkanmıştı.

Öyleyse, dedim. Sessizliğimle düet yaparım. İnsan nerede konuşup nerede susacağını iyi bilmeli. Bu susuş sırasında bir de nefes alabilsem, tadından yenmezdi belki ama… Galiba ‘pijamalı iblis’ düşünceme alındı abi. Yoksa yapmazdı böyle şeyler, hiç duymuşluğum yoktu yani…

Gözlerim de kararıyordu. Göreceğiniz son şeyin, Şeytan’ın kızıl gözleri olması hayli rahatsız edici bir düşünceydi. Ama biraz irdeleyince -cidden ancak birazcık irdeleyecek vaktim kalmıştı- kızılın çağrışımlarının hoşuma gittiğini fark ettim.

Anlarsınız ya!

Oğlum D, dedim. Giderayak yaptın gene yapacağını.

Aha gidiyorum. Bak bak kayıyor gözler… Acaba şu temiz mezara atarlar mıydı abi beni? Daha soğumamıştır bile, bence atarlar ya.

Bilmiyorum yine de… ‘O’ işin içindeyse, ben hiçbir şeyi bilmiyorum…

SON

Mayıs 2010

Bir Yorum Yap