Sinekli Gülüşler ve Konsomatris Palyaçolar

“Yalnız bırakma beni bu paragrafın başında
Bu boşluğu bir masal doldurmaz
Kanalizasyondan fırlar bir cadı,
Başını engizisyona çarpar.
Ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda.”

Didem MADAK

1. Seni Seçtim Palyaço!

Karmakarışık şeyler.

Uçaktalar, tamam mı? Bir sarsıntılar, dalgalanmalar falan. Adamın birisi anons giriyor: “Kaptanınız konuşuyor. Lütfen nanik yapmayın! İnsan gibi ölelim. Yakışıyor mu hiç? Kaç yaşında insanlarsınız!”

Sanki her gün ölüyor şerefsiz. Belki de ölüyordur. Emin değilim. Yine de çılgınca gülmesine gerek yok. Önemli değil. Bugün izleyeceğimiz ölüm ona ait değil. Ölümlerden ölüm beğendim, sırf sizin için üstelik! Uçakta yüze yakın yolcu var. Güzel hostesler var. Pilot var, çetesi var, falan ve filan da orada.

Bense… Seni seçtim palyaço! Tüm bu kaos onun hiç umurunda değil çünkü. Sarsılarak yaklaşmakta olan yeri izliyor o. Dudağında bir gülücük, gülücükte birkaç sinek… Birkaç sineğin kanatlarında kurumuş kan, kurumuş kanda alyuvarlar, akyuvarlar, trombositler…

Yaklaşmakta olan yeri izliyor. İfade yok gözlerinde. Gözlerindeki ifadeyi nereye sakladın palyaço?

O ifade nerede?

2. Palyaço Nefesi

Karmakarışık şeyler.

Pavyondalar, tamam mı? Ama o nasıl bir pavyon! Masalar var yuvarlak, sandalyelerde kırk yaşını geçkin garip garip adamlar. Tekin değiller. Kimisi eşleriyle gelmiş, dizginleri biraz sıkı; öbürleriyse aç gözlerle etrafı sömürüyor. Garsonlar palyaço, şarkıcılar palyaço, konsomatrisler palyaço. Pavyonun adı da zaten Palyaço Nefesi. İsim babası erotik bir çağrışım peşindeydi belki de, başarılı mıydı? Tartışılır. Ucuz orada her şey. Menüde yoklar belki ama; mekândaki en ucuz şeylerse kuşkusuz müşteriler.

Konsomatris palyaçolar şu günlerde epey popüler. Kostümleri de bir garip. Siz hiç dekolteli palyaço gördünüz mü? Mini etekli ya da? Şöööyle kalçasına kadar yırtmaç; ah, alttaysa o koca kırmızı ayakkabılardan, evet! Ne iyi gider yırtmaçla…

Komik olmak değil, seksi olmak esas alınmış. Ekmek parası yine de, bir şey diyemezsin.

Bir tane kız var, yirmi bir yaşında. Konsomatrislerden o da. Daha dört, bilemedin beş defa çıkmış masalara sefere. Her çıkışında teklifler yağmış gecenin sonu da gelsin, mutlu sonla, üstelik ıslak bir yatakta bitsin diye. O kabul etmemiş ama. Deli gibi paraya ihtiyacı olduğu halde kabul etmemiş. Bakireymiş hem daha. Olmazmış öyle şeyler. Masadan masaya tamam ama, o tarz şeyler olmamalıymış. Turşusunu kurmayacak, evet. Yine de her önüne gelene vermek niyetinde de değil.

Paraya ihtiyacı vardı. Gidecekti buralardan, bir uçağa binecekti vesaire. Böyle hayaller kurar dururdu. Çalmayacağını bile bile üstelik. Gittiği yerde farklı ne olacaktı ki? Olsun, o yine de para biriktiriyordu. Şimdiden hatırı sayılır bir miktara ulaşmıştı. Hatırını saymakla yetinmeyecekti. Parayı da sayacaktı, alacaktı o uçak biletini!

İşte, bir masaya doğru yaklaşıyor! Keşke yaklaşmasa. Keşke tüm bu palyaço saçmalığına son verip defolup gitse evine. Ama yoo. Gözüne kestirdiği masaya gidecek illa. İnat bayım. İnat bir kadını öldürtebilir, evet!

Masaya buyruluyor. Onu masaya davet eden adam çirkin, yalnız ve çelimsiz. Fakat belli ki biraz parası ve bolca da arzusu var. Konsomatris için yapacak bir şey yok. Masaya oturuyor, adamı dinliyor; adamın onunla sarmaş dolaş olmasına izin veriyor vesaire vesaire. Birçok uygunsuz davranış. Adam sonunda sıkıcı muhabbetinin bile dinlendiği için mutlu, kadın sonunda ellendiği için huzursuz; fakat parasını alacağını düşündüğü için umutluydu.

Seans biterken çoğu zaman olduğu gibi bir teklif geliyor, bu teklifi reddetmek imkânsız. Fakat kızımız edecek. Üstelik hiç duraksamadan. Adam inanmış değil. Çok para çünkü, kızın naz yaptığını; ufak bir cilve peşinde koştuğunu düşünüyor. Teklifi de yükseltiyor bu arada. Kızın gözleri iri; ama iradesi daha iri.

“Hayır,” diyor. “Hayır, bayım. Sizinle gelemem.”

Adam, “Neden?” diye sormuyor. Çıkıp gidiyor sadece.

3. Düşmeyen Düşler

Diğer konsomatrisler arasında bu konu çabuk yayıldı. Ben bile şaşkınım. Kadınlar, dilleri biraz yavaşlarsa ölecek hastalığına yakalanmış gibi. Öyle bir teklifi Palyaço Nefesi’nde reddedecek başka kimse yok çünkü.

Pavyon sahibinin kızla konuşup mekânın adını lekeleyen bu davranıştan ırak durması için kızı sert bir şekilde fırçaladığı söylentisi de, gelen dedikodular arasında. Belki de evvelden zaten çokça uyarmıştır da ben bilmiyorumdur. Önemli değil. Mekân sahibi için huzursuzluk verecek saatler yakında. Oysa o bunun hiç farkında değil. Arka odaların birisinde, bedava palyaço elleme peşinde. Adam patron sonuçta, “Hayır!” ne demek? Adamın dalağını sökerler Kâmil!

Neyse ki kimse kimseye, “Hayır!” demek zorunda kalmıyor galiba. En azından o an için. Reddedilen adam geri dönüş yolunda. Yalnız da değil. Kavga için mahalleden adam toplamış gibi bir havası var. Kız mı kaçıracaklar? Bunu usulüne uygun yapmaları gerekir, böyle olmaz bu işler.

Fakat, herifler silahlı olmasaydı iyiydi. Kimilerinde pek çirkin tabancalar, kimilerindeyse döner bıçakları falan var. Ah, bir tanesi de kız kardeşinin çantasından biber gazını firiklemiş. Çok düşünceli çocuk, illaki lazım olur. At cebe Kâmil!

Pavyon en kalabalık olduğu saatleri çoktan geride bırakmış, birkaç doyumsuz müşteriyle oynaşan palyaçolar dışında neredeyse boş. Kapanma saatine son dakikalar… Belki de Palyaço Nefesi o gün erken kapansa her şey unutulup gidecek. Böyle adamları bilirim, bir anlık hırslarla ellerini kana bular; sonra pişman olurlardı. Pavyonun kapalı olduğunu görüp gidebilir, sabah uyandıklarında da içine düştükleri durumu çoktan unutmuş olabilirlerdi.

İçine düştükleri durumu asla unutamadılar.

Kapıdaki güvenlik görevlisi, “Ne oluyor?!” diyemeden ilk kanı akıtmışlardı çünkü. Adamın kanı Nefes’in kapısının önündeki çiçekleri suladı. Kapıyı tekmeleyerek içeri giren adamlar, kendilerini havalı bir aksiyon filminde hissediyorlardı kuşkusuz.

Kanlar gür şelaleler gibi akmaya başladığında, işin ciddiyeti de ufaktan sezildi. Canlı kimse kalmamalıydı! Pek tabii ki, kızımız o adama bırakılacaktı. Geri kalan herkes içinse Master Card!

Zevk sarhoşu müşteriler yahut koşarken ayakları birbirine takılan palyaçolar ölürken hiç mi hiç direnmediler. İnsan, kişinin yaşama biraz daha fazla tutunmasını bekliyor. Hayat çünkü bu, bir kere sunuluyor önünüze; ama hiç! Kime anlatıyorum! Pıtır pıtır öldüler hep. Lan var ya… Neyse bir şey demiyorum.

Ben en çok patronun ölümünü beğendim. Şu bizim düşünceli çocuk evvela biber gazıyla herife feleğini şaşırttı, başka bir adamsa sağa sola koşturup yardım dilenen patronun kafasını döner bıçağıyla kopartıp meyve tabağının ortasına gönderdi. Kanlar nar suyu gibi tabağın kenarlarından aşağı şıplarken gözler iki kuru erik gibi orada öylece belermekteydi. İştah açıcı bir görüntü.

Bizim konsomatris kıza geliyorum, tamam. Arkadaki odaların birisinde, çantasını topluyordu. Tam üstünü çıkartıp gündelik elbiselerini giymeye başlayacakken içerideki çığlık seslerini duymuştu. İlk başta ne yapacağını bilemedi, sonra çantasında daima taşıdığı tabancasını çıkarttı. Her gece lazım olmaması için dua ettiği tabancasını… Emniyetini açtıktan sonra odadan dışarı çıkıp ana bölüme doğru yürümeye başladı.

Reddettiği adamla da işte orada karşılaştı. Adamın bir sorusu vardı, kısa ve açık: “Geliyor musun benimle?”

Kadının tek bir cevabı vardı, kısa ve açık: “Hayır.”

Adam tabancasını kaldırıp kıza doğrulttu.

Kadın tabancasını kaldırıp kıza doğrulttu.

Öylece dikildiler.

Palyaço asla ateş edemeyeceğini biliyordu aslında. Eğer ki adam silahını ateşlemeseydi… İrkilen kadın da bastı tetiğe böylece. Adamın tam alnına yuvarlandı mermi. Yerinden memnun gibiydi; herifi yere çiviledi.

Adamın mermisiyse yerinden memnun olmaktan çok uzaktaydı. Duvarı delmişti, azimliydi tamam ama; isabet edememişti işte güzelim palyaçoya. Şimdi azim neye yarar?

Yoksa kızımız kurtulacak mıydı?

Dalga mı geçiyorsunuz! Kadın yaptığı şeyin şaşkınlığından -bir cinayet kolay yetişmiyor- tabancasını düşürdüğü an, mahalleden bir arkadaş çıkıp gelmişti bile kadının karşısına.

“Merhaba güzelim, nasılsın?” diyordu. Hitap ettiği kulaklarsa sadece derin uğultular duyuyordu o an. Mahalleden arkadaş konsomatrisin karnını deşerken; bu uğultuları içinde bulunacağı uçağın sesine benzetti kadın.

Uçuyordu. Ah, palyaçolar ne güzel uçardı! Dizlerinin üstüne çöktüğünde, bir hostesten limonata alıyordu. Dudaklarından damlayan kanların eşliğinde yere kapaklanırken; can yeleklerinin kullanımı hakkındaki kılavuz metnine göz atıyordu.

Gülümsüyordu. Gerçi, palyaçolar hep gülümserdi. Ama siz anladınız ne demek istediğimi. İçten bir gülüştü bu; dıştaki makyajdan ibaret değildi.

Gülerek öldü konsomatris palyaço. Gülüşüne sinekler kondu çok sonraları; ama bundan haberi olmadı hiç. Kaptan bir anons girmişti, onu dinliyordu. Düşleri düşmeyecekti, bir uçak düşer; öbürü havalanırdı.

Düşmeyen düşler düşleyecekti.

Düşledi de.

SON

24 Şubat 2012

Not: Bu öykü ilk olarak İki Aylık Edebiyat-Kültür Dergisi “İzafinin Nisan-Mayıs 2012, 5. sayısında yayımlanmıştır.

2 Yorum

  1. Gurur Güneş |

    Bu öyküyü nihayet okuyabildiğim için mutluyum. Öncelikle, böyle “klişe” denebilecek bir hikayeyi bu şekilde anlatmak gerçekten çok hoş olmuş. Zekice yapılan espriler, ilgi çekici bir başlangıç falan derken kurulan cümleler yerlerine cuk oturmuş. Şu şöyle olmasaydı iyi olurdu, dediğim hiçbir yer olmadı. Didem Madak’tan yaptığın alıntının öyküde hissedilmesi de çok güzeldi. Öykülerimde bunu yapmayı ben de çok severim.
    İnternette az sayıda iyi öykücü var ve sen de onlardan birisin. İlgimi çekenleri çoğunlukla takip etmeye çalışıyorum. Tarzlarımızın yakınlığı sebebiyle seni de takip ediyorum ve bundan sonra da etmeye devam edeceğim.
    Tebrikler.

    • Sevgili Gurur,

      Değerli yorumun için teşekkür ederim. Tarzını yakın hissettiğim insanlardan böyle şeyler duymak gerçekten çok güzel.

      Yeniden görüşmek üzere, sağ olasın.

Bir Yorum Yap