Uykusuzluk Kulesi | Öykü

Batıl inançları olan birisi değilim, ama yine de yaşadıklarımı size anlatmak istiyorum. Belki bu sayede bir nebze olsun uykularım normale dönecektir. O gün yaz tatilimin on altıncı gecesiydi. Yeni evimize taşınalı da tam olarak bu kadar olmuştu. Benim sorunum ise; uyumamamdı. İsterseniz size bu eve taşındığımızdan beri yaşadığım uykusuzluk maratonunu kısaca anlatayım.

Saatler birbirini kovalarken 02.00’da yatağa girer, her daim on beş bilemedin yirmi dakika içerisinde uyurdum önceden. Ama bu eve taşındığımızdan beri, sabah ezanını dinlemeden ve gün doğumunu görmeden uyuyamaz oldum.

Keyfi bir bekleyiş değil bu, sakın yanlış anlamayın. Ben cidden uyuyamıyorum. 5’e doğru gün doğumunu da seyrettikten sonra –hatta kalkıp kahvaltı bile yaptığım oluyordu- nihayetinde uyku beni kollarıyla sarıp sarmalıyordu. Ama nereye kadar? 08.30, babamın işe gidiş saatiydi. Kapı çarpılarak kapanır ve ben her defasında yüreğim hoplayarak uyanırım. On yedi yıldır babam işe bu şekilde giderdi. Ancak bu gidişler, benim uykumu toplasanız iki yahut üç defa bölmüştür. Bu eve gelene kadar.

Babamın gidişinden sonra, annemin sessiz çıkışını da işitirim. Artık evde yalnızımdır. Son bir çaba yeniden uyumaya çalışırım. 8.50, üst komşum sabah haberlerini açar. Televizyonu yüzyılın icadı olarak gördüğünden olsa gerek, açtıktan sonra balkona çıkar –camı açarak sesi iyice duymamı sağlar- ve kahvaltısını yaparken, bir yandan da haberleri “dinler”. Ve 09.15, hemen yedi metre uzağımızdaki yeni “süper lüks daireli” apartmanın inşaatı başlar. Bu cephede uyku bana haramdır artık.

Nefretle yatağımdan doğrulurum. Arka taraftaki yatak odasına sürüne sürüne gider yatağa yatarım. Ses olabildiğince azalmıştır. Alt katta ağlayan bebek sesi bile uyumama mani olamaz. Ya da üst katın balkonunda top sektiren ufak çocuk.

Ancak burnum, öyle demez. Yastığa yapıştırdığım burnum bir koku almaktadır. Leş gibi bir ter… Biraz kurcalayınca çarşafın da nemli olduğunu anlarım. Bir hışım odama dönüp yorganımı alır ve yatak odasındaki yere –yataktan ve dolaptan arta kalmış daracık alan- serip üzerine atlarım. Kendimden geçercesine yirmi, belki de yirmi beş dakika uyurum.

Bu kadar. Sıcak yaz gününde, daha fazla uyuyamayacağımı anlar yere serdiğim yorganın üzerinden kalkarım. Bunların hepsi yaz tatilimin ilk on dört gününde oldu. On beşinci gün, bazı şeyler yaşadım. Ve bugün, yani on yedinci günde, olanları size anlatacak cesareti buluyorum.

Bunu birileriyle paylaşmam lazım. Yaşadıklarımın gerçek olduğunu defalarca haykırmazsam beni “Bakırköy’e” kapatmalarından korkuyorum. O anları yaşamak ayrı bir şeydi, kimseye anlatamamak apayrı. İşte on beşinci günümün hikayesi…

15. Gece

Yatağa girmemin üzerinden birkaç saniye geçmemişti ki; üst komşumuzun televizyon sesini duydum. Bir rutin yine gerçekleşmek üzereydi. Alt kattaki çocuğun viyaklayışlarını sabırla bekledim. Asla şaşmazdı. Ve şaşmadı da. Ardından hevesle damlayan musluğun sesini duydum. Ve hain duvar saatinin “tik-tak”larını. Yine başlıyoruz, diye mırıldandım. Ama içimde bu geceyi farklı sonlandıracağıma dair bir his vardı.

Belki de uyuyabilecektim. Umutla kapattığım gözlerim dakikalar sonra hüsranla açıldı. Sesler artık dışarıda değil, kafamın içerisindeydi. Hiddetle gözlerimi tavana diktim. Orada ilkokuldan kalma fosforlu yapışkanlardan bir evren vardı. Çıkartma şeklindeki bu fosforlu yapışkanlar tavanıma yıldızları ve gezegenleri seriyordu. Ve tabii boyut olarak fazlasıyla irice ayı… -Aslında Ay, Dünya’mızdan daha büyük gözüküyordu-

Yeni evimize taşındığımız gün yeniden yapıştırmıştım onları. Tam olarak eski evimizdeki gibi hizalamıştım. Hata payım sıfırdı. Bu görüntü beni her daim rahatlatıyordu. Kendime buna şartlamıştım belki de. “Bu görüntü şimdi beni rahatlatacak,” ama olmuyordu. Beni şu an için rahatlatacak hiçbir görüntü, yeryüzünde yok gibi. Artık geceden nefret ediyordum. Ve bu zımbırtılar sadece etraf kararınca gözüküyordu.

Ter içinde kıvranmaya devam ederken, sabah ezanını işittim. Biraz daha zaman geçtikten sonra havanın aydınlanmasını seyrettim. Pencere hemen başımın ucundaydı, yatağımdan kalkmadan sadece perdeyi kaldırarak gökyüzüne bakabiliyordum… Duvarımdaki evrenden pek de farklı olmaması gerekiyordu belki de. Ama gördüğüm yalnızca artık morarmaya başlamış gökyüzüydü. “İnsan gözünün, her şeyi görememesi iyi bir şey mi?” diye düşündüm. Bilmiyordum.

Doğu’daki morluk yerini kızıla sonra da turuncuya bıraktı. Derin bir iç geçirdim. Bu işin sonu nereye varacaktı acaba? Birkaç gecedir delirmenin fantastik boyutunu düşünmekle meşguldüm. İnsanlara baktığım pencere sanki biraz bayatlamış gibiydi. Kokmuş balıklar içerisinde yatan beyaz gömlekli –deli gömleğiydi- birini hayal ederken uyuyakaldım. Saat sabah 8’i geçmişti.

Sabah

Ve 8.45’de inşaat başladı. Erkenciydiler. Başka bir ruh hali içerisinde olsam, ustaların birbirlerine anırır gibi seslenmelerini keyifle karşılardım. Oysa şimdi ağza alınmayacak küfürler etmekle meşguldüm.

Hızımı alamayıp kapalı pencereye öfkeyle tükürdüm. Kendimden iğreniyordum. Yatak odasına vardığımda, üst komşunun sabah haberlerinin uğultusunu –keşke her sesin perdesi bu kadar düşük olsa- duyduğumda, bir kez daha yanılmadığımı hissedip zaferle –ne zafer ama?!- iç geçirdim. Bu sabah babamın çıkışıyla uyanmadığımı fark ettim. Bu çok şaşırtıcı bir olaydı. Gülümsedim. Annem de az önce çıkmış olmalıydı.

Umutla kendimi çift kişilik yatağa fırlattım. Yatak hala sıcaktı. Ve hatta ıslaktı. Ter… leş gibi ter kokuyordu yatak! Burnumu kırıştırarak başımı yastıktan uzaklaştırmaya çalıştım. Lanet olası çarşaf ve yorgan da ter kokuyordu. Bu sıcakta yorganla mı yatılırdı!

Bir koşu odamdan alıp geldiğim –koridor hiç bu kadar uzun görünmemişti- yastığımla, yatağın kenarındaki dar alana kıvrıldım. Zemin halı kaplamalı olmasına rağmen sertti. Teyzemin düz zeminin sırt ağrılarına iyi geldiğine dair söylemlerini hatırladım. Yanılmadığını umarak –hayır, sırt ağrısı çekmiyordum- gözlerimi kapadım.

Hafif toz burnumu kaşındırıyordu. Ev taşındığımızdan beri kendine gelememişti zaten. Ama bununla kafamı meşgul etmeyecektim! Artık umursamıyordum. Kayıp gitmek üzereydim.

Sırayla bütün sesler ve fiziki rahatsızlıklar yok olmaya başlamıştı. Her şey istediğim gibiydi. Tek bir şey dışında! Salonda bas bas bağıran duvar saati! Dayalı döşeli ev diye, fazladan verdiğimiz milyarlar haram olsun, diye mırıldanarak doğruldum. Tek yapmam gereken saatin pilini çıkartmaktı. Hem zaten uykum, beni tam olarak bu tozlu halının üzerinde bekleyecekti.

Gözlerimdeki mahmurluğu atmaya çalıştım. Zira kapının kolunu –arkamdan ne ara kapanmıştı?- bulamadığımı fark ettim. Daha sonra kapı diye bir dolabın kapağına dokunduğumu anladım. Ama kapı burada olmalıydı? Kolumu şiddetle çimdikledikten sonra, dolaba yeniden baktım. Hayır, bu odaya girdiğimde bu dolap burada değildi. Kendi etrafımda tam bir tur attım, diğer mobilyalar hala aynıydı –yatak yerinde, komidin yatağın yanında, gece lambası köşede, küçük bir dolap da karşı duvara dayalı-.

Kapının olması gereken yere bir kez daha göz gezdirdim. “İşte şimdi boku yedik abi,” dedim. Kesinlikle delirmiştim. Orada olmaması gereken dolabın kapağına uzanırken, yatak odasından çıkacağımı düşünmüştüm. Yanılmıştım…

İşte Başlıyor!

Kapağı açtığım gibi kapattım. Ne gördüğümden emin değilim, ama beynim ellerime o kadar hızlı bir şekilde emir vermişti ki olan biteni algılayamadan kapı kapanmıştı. Ellerimi dolaba dayadım ve gözlerimi kapattım. İnsan beyninin görmekten –ya da algılamaktan- bu kadar çekindiği şey ne olabilirdi ki? Evet, kesinlikle delirmiş, kendimi kaybetmiş olmalıydım. Odadaki pencereye doğru yöneldim, üçüncü kattaydık ve kuşkusuz yardım çağrılarım yanıt bulabilirdi. Ne diyebilirdim ki? “Mahsur kaldım!” en mantıklısı bu gibiydi.

Perdeyi çekip camı açtığımda, beynim yine bir uyarı gönderdi. Geri çekil! Ama hayır, evimin penceresinden de bakamayacak değildim! Kendimi zorladım ve başımı dışarı uzattım.

Nefesim kesildi.

Yerden yüzlerce metre yukarıdaydım. Bulutlar altımda rast gele fırlatılmış pamuklar gibi sıralanmıştı, toprağı göremiyordum. Sanki dev bir kuledeydim. Derin, genizden bir çığlık attım. Sesim bulutların arasında kayboldu. Kalbim deli gibi atarken, başımı yukarı kaldırdım. İçinde bulunduğum yapının zirvesini göremiyordum. Kahverengi, sert kayadan yapılmaydı. Bulunduğum açı, sizlere bunu daha fazla anlatmama imkan vermiyordu. Bir kuleydi işte. Sadece bir kule. Yükseklikten duyduğum basınç kulaklarımı zonklatırken, camı çarparak kapattım.

Ardından perdeyi çektim. Ter kokulu yatağın kenarına oturup düşünmeye başladım. Kapısı içinde ne olduğunu bilmediğim bir dolabın arkasında olma ‘ihtimali’ olan bir odadaydım. Dolabı açmam gerektiğine dair delicesine fikri kafamdan uzaklaştırdım. Ayağa kalkıp dolabı boydan boya süzdüm. Boyu tavana kadar uzanıyordu -2 buçuk metreye yakın-, eni ise 6 metre vardı.

Bir an için içinde bulunduğun evin –evimiz demeye dilim varmıyordu- yüzlerce metre yukarı fırlamasını nasıl hissetmediğimi merak ettim. Sonraki an, “Çünkü hepsini kafamdan uyduruyorum!” diye düşündüm. Ama içimden bir his öyle olmadığını söylüyordu. Keçilerim kaçalı ne kadar olmuştu acaba…

Ahşap dolabın içinde, tahminimce misafirler için yorgan, döşek, yastık tarzı şeyler vardı. Yerdeki halı, dolabın itilerek yer değiştirilmesine izin vermeyecek şekildeydi. O sırada aklıma bambaşka bir fikir geldi. Dolabı devirecektim. Peki, arkasında kapıyı bulamazsam ne olacaktı? Ahşap dolap tam olarak yatağın üzerine devrilirdi. Allah’tan kapı dışarı doğru açılıyordu. Ama sorun dolabın yere tam olarak değmemesi ve devrildiği için de kapağının açılacak olmasıydı. Eğer hızlı olursam bu korkunç –evet korkunç- mobilyanın üzerinden atlayıp kapıya ulaşabilirdim.

İçindeki dışarı çıkmadan…

Bunu yapabilirdim…

Hızlıca etrafıma bakındım. Yatağın başlığındaki demirin gevşek olduğunu hatırladım. Bu ihtiyacım olan şeydi. Demiri yerinden sökebildiğimde, kendimi biraz daha güvende hissettim. Duvarla dolabın kesiştiği noktaya geldim ve duvarı kanırttırarak demir çubuğa, dolap ile duvar arasında bir yer açmaya çalıştım.

Şimdi sıra devirme işindeydi. Seri olmalıydım, arkama bakmamalıydım. Gücümü son damlasına kadar kullanmalıydım. Ve tüm bunları yaparken, altıma kaçırmamayı bir yere not etmeliydim. Korkudan ellerim uyuşmuştu. Ama burada daha fazla kalamazdım. Odadan çıkmalıydım.

Çıktıktan sonra ne yapacaktım?

Demir çubuğu yere bırakıp tekrar yatağa oturdum. Sakin kafayla düşünmeye çalışıyordum. Çıktıktan sonra o dev kulenin içinde kaybolabilir, ya da dolabın “içindeki” gibi şeylerle karşılaşabilirdim. Bu sırada bir ses fark ettim.

Tik tak, tik tak, tik tak.

Salondaki saati hala duyabiliyordum! Sanki içimden bir ses, saati söküp yok edersem tüm bu kabusun sonlanacağını söylüyordu. Bunu yapabilirdim. Salon çok uzakta değildi. –Belki de çok çok uzaktaydı ama bunu anımsamak istemiyordum.-

Kendime bir hedef belirlemek, bana cesaret verdi. Saatin sesini dinleyerek oraya varabilirdim. Saati yok ettikten sonra, ne olacağınaysa o zaman karar verirdim. Şimdi gözlerimi dolaba çevirmiştim.

Metal çubuğu önceden kanırttığım aralığa soktum ve tüm gücümle yüklendim. İlk başta hiçbir şey olmadı. Sonrasındaysa dolap sarsılmaya başladı. Ve en nihayetinde devrildi. Yatak büyük bir çatırtıyla titredi. Yayları fırlamış olmalıydı. Alt taraftaki kapaklar aralandı, neyse ki üst kapaklar yatağın üzerine denk gelmişti. Bense hala alık alık bakıyordum.

Aralanan kapakların arasından yeşil bir duman halesi çıkmaya başlamıştı. Kendimi bu görüntüden uzağa atmak, kapıdan çıkıp gitmek istiyordum. Ama ayaklarım söz dinlemiyordu. Beynim isyan etmişti. Algımın kapıları aynı anne babamın yatakları gibi çatırdamıştı. Keçiler çok uzaklara gidiyordu, onlara asla yetişemeyecektim. Duman maddeleşmeye başlıyordu, bacaklarımın arasının sıcak bir sıvıyla kaplandığını fark etmiştim. Sıvı beni kendime getirdi. Tam vaktinde altıma kaçırmıştım.

Dolabın üstüne çıktım, yalpalayarak ilerledim. Ve odanın kapısını gördüm. Başımı geriye çevirdiğimde yeşil dumanın hala maddeleşmekte olduğunu gördüm. Kapının koluna asıldım. Açılmıyordu!

Kolu yukarı aşağı deliler gibi çeviriyordum, ama kapı bir türlü açılmıyordu. Arkamı döndüğümde yeşil dumanın maddeleştirdiği ‘şeyi’ gördüm. Uzundu. Yemyeşil, kıllı bir derisi vardı. Çıkıntılarla dolu çarpık vücuduna sanki uzuvlar rast gele atılmış gibiydi. İğrenç sarkık bir göbek, dört beden kalınlığındaki iki bacak, akrep iğnesini andıran iğrenç bir kuyruk… ve yüzü… yüzünü sizlere nasıl anlatabilirdim bilmiyorum. Yüz derisi beyazdı. Solgun, kötü bir renkti. Burnu bir boğanın yüzünden alınıp, öylece yapıştırılmış gibiydi. Ağzı ince bir çizgi, gözleri –göz kapağı ve kirpiklerden mahrum bir şekilde- zift karasıydı.

Bana baktı, onu gördükten sonra kapının koluna son defa yüklendim. Ya şimdi çıkacak ya da bu yeşil devin yemeği olacaktım. Kapının kolu bu sefer çok rahat bir şekilde açıldı. Kendimi dışarı attığımda, devin hiddetle kükrediğini duydum. Tüylerim ayağa kalkıp, bu yeşil yaratığın önünde saygıyla titredi. Bense onları aldırmadan kapıyı kapatmaya çalışıyordum. Yaratık bir kez daha –ama bu defa bir çığlık şeklinde- böğürdü. Dolabın üstüne çıkmış, kapıya doğru yaklaşıyordu. Kapının kolunu aramakla vakit kaybetmeden, direkt omuzladım ahşabı. Yaratığın zift karası gözleri, kuduz bir köpek gibi çaresizce beni izlerken; kapıyı yüzüne çarptım.

Ses anında kesildi. Yalnızdım. Güvendeydim. Ya da en azından şu an için. Kapının dibine yığılarak nefesimin düzene girmesini bekledim. Ve işte o an, çevreme bakmam gerektiğini fark ettim. Göreceğim şeyden korkuyordum, haklıydım da. Soğuk bir esinti yüzümü yalayıp geçti. Karşımda onlarca metre yüksekliğinde, yüzlerce merdiven duruyordu. “Has siktir, Hogwarts merdivenleri sanki!” dedim. Bunlar en azından hareket etmiyordu.

Yanılmıştım.

Merdivenlerde

Tam önümdeki merdiven haince sarsılarak tutunduğu yerden ayrıldı ve başka bir kanada bağlanmak için hareket etmeye başladı. Başım dönüyordu. Yine de ‘merdiven boşluğunda ne ola ki?’ sorusu aklımı kurcalıyordu. Çocukluk kabusumdu bu. Merdiven Boşlukları ölmek için çok rahatsız edici bir yerdi. Kuşkusuz küçükken saklanmak için girdiğim merdiven altından, iri bir örümcek tarafından ısırılmış olarak ayrılmanın da büyük bir etkisi vardı.

Küçük adımlarla merdivenlerin yanına yaklaştım. Korkuluklar olmadığı için çok dikkatli davranıyordum. Aşağı baktığımda hiçbir şey göremedim. Salt karanlık. O an evin nasıl aydınlandığını da fark etmiştim. Onlarca metre yukarıdaki avize, tüm kuleyi olmasa da insana önünü görmesine yetecek kadar bir ışık veriyordu. Yine de alt katlardaki salt karanlığı deşememişti anlaşılan.

O an aklıma komşularım geldi… o top sektiren çocuk, televizyon izlemeyi bile bilmeyen aptal ihtiyar… onlar da kulenin bir parçası mıydı? Kuşkusuz öyleydi.

Hepsi nefret edilmeyi hak eden, beş para etmez kimselerdi. Uykumun içine ettikleri gibi, şimdi bir de hayatımı zindan ediyorlardı. Ve bir an için –evet o an kafamın üzerinde bir ampül parlamış olmalıydı!- yeşil yaratığın ‘televizyon izlemeyi bilmeyen aptal ihtiyar’ olup olamayacağını düşündüm. O iğrenç bira göbeği, başka bir canlıyla bütünleşebilir miydi ki. Öyle olmalıydı.

Tik tak, tik tak.

Saatin sesi, yine sessizliği bozdu.

Doğrulup ayağa kalktım ve merdivenleri göz gezdirmeye başladım. Hangisi ‘saate giden yol’du? Hepsi mi? Hiçbiri mi? Dikkatimi yoğunlaştırdım, gözlerimi kapadım… sadece saatin sesini duyuyordum. Üst katlardan geliyordu. Ve şu an, üst kata çıkan tek bir merdiven vardı –tam önümde-.

Doğru olduğunu umup merdivene doğru adım adım yaklaştım. Merdivene yaklaştıkça, soğuk hava dalgası bir kez daha şiddetlendi. Oraya ulaşmamı engellemek için bir rüzgardan çok daha fazlası gerekiyordu. Biraz daha fazla efor sarf ederek merdivene ulaştım. Yeni rotam önümde seriliydi. Fazlasıyla dik bir açıyla yukarı, metrelerce yukarıdan sağa ve yeniden yukarı. Yolun sonu bu açıdan gözükmüyordu. Hayatımın sonu ne alemdeydi, onu bile bilmiyordum… keçiler de gitmişti zaten.

Dakikalar boyunca merdivene tırmanmaya devam ettim. Bir ara bazı fısıldamalar duyduğumu sandım, artık Gökkuşağı Cini’ne bile inanacak kıvama geldiğim için; fısıltıları duydukça koştum. Rüzgar sanki o cümleleri inadına bana taşıyor gibiydi. Ben de kendimi merdivenin sonuna taşımaya çalışıyordum. Ne anlaşma ama…

Sağa doğru net bir dönüş ile yolum kıvrıldıktan sonra ileride –metrelerce ileride- başka bir odaya açılan bir kapı gördüm. En azından bir yerlere varabildim, diye düşünürken feci bir sarsıntı hissettim. Merdiven önce titremeye, sonra çatırdamaya, sonra da hareket etmeye başladı. Kendimi toplayıp, bedenimi diğer tarafa nasıl attığımı hatırlayamıyordum. Az önce üzerinde durduğum merdivense, şimdi sekiz metre aşağımda bir avluya konmuştu. Ve orada onları gördüm.

İnşaat Cüceleri

Başlarında sarı kasketler, ellerinde kürekler, çekiçler, ipler… kısa boyluydular. Belime bile gelmezlerdi, toplam beş kişiydiler. Tek gözleri başlarının tam ortasına boylamasına yerleşmişti. Burun delikleri geniş, ağızları açık –çivilerden oluşan dişleri görebiliyordum- bana doğru el kol sallıyorlardı. Evimizin karşısındaki inşaatta çalışan işçiler…

Kendimi doğru tarafa atmasaydım neler olurdu bilemiyorum. Beni pek de dostça karşılamayacak gibi duruyorlardı. Şans ilk kez olsun benden yanaydı, ne büyük mucize.

Ve tam bunu düşünürken, hemen ayağımın dibine bir çivi saplanması da çok büyük bir mucizeydi. İnşaat Cüceleri –onlara bu ismi takmıştım-, dudaklarının arasından iri çivilerle saldırıya geçmişlerdi. Hemen bir çivi daha sağ tarafımdan vızıldayarak geçti. Sekiz metre menzil bir insan –ya da canavar- için çok fazlaydı. Koşmam gerekiyordu, öyle de yaptım. İnşaat Cüceleri’ni göremeyecek kadar yukarı çıkana kadar koştum. Artık vızıltılar çok arkamda kalmıştı. Ve başımı kaldırmayı akıl ettiğimde, kapının tam karşımda olduğunu gördüm. Bu iyiydi.

Sonrasında her iyiye giden şeyin, içine edildiğini hatırlayarak bu düşünceyi kafamdan uzaklaştırdım. Rahatlamaya çalışıyordum. Bir an için yatak odasındaki demir çubuğun elimde olmasını diledim. Kapının arkasında ne vardı bilmiyordum.

Tik tak.

Saat, -o iğrenç varlık- gerisinde bulunduğum kapının ardında olabilirdi. Tik tak’lar gittikçe yükselmişti. Kapının koluna elimi uzattım, yatak odasında olduğu gibi açılmakta zorlanıp zorlanmayacağını merak ettim. Kolayca, hiç gıcırdamadan sessizce açıldı.

Rüzgar yüzümü yaladı.

Ve tik tak…

Doğru yerdeydim.

Tik Tak ve Çocuk

Burası genel olarak salonumuzdu. Hala bu dev kulenin içerisinde, odalar hiç değişmeden kalırken, koridorların nasıl bu hale geldiğini merak ediyordum. İçeri adımımı attım. Birçok şey yerli yerindeydi. Televizyon, bilgisayar, yemek masası, koltuk takımı, perdeler, ufak bir dolap… peki ya saat? Saatin olması gereken yere baktım, ardında bir karartı bırakarak yok olmuştu. Siktir.

Ama tik tak’ları hala duyuyordum. Ve bazı vızıltılar da duyuyordum. İnşaat Cüceleri bir şekilde yeniden doğru merdivene ulaşıp peşime düşmeyi başarmıştılar. Kapıyı kapatırken, üç çivinin de az önce başımın durduğu hizaya çarptığını gördüm. Kapı sağlamdı. Üstelik bir de anahtarı vardı. Kapıyı kilitleyip ardına ağır koltuklardan birisini ittikten sonra, kapının yumruklanmaya başladığını duydum. İşçilerin argosu, benim anlayamayacağım bir lisana yükselmişti anlaşılan. Çünkü söylediklerinin –ya da böğürdüklerinin- tek bir kelimesini bile anlamamıştım. Bir an önce saate ulaşmalıydım.

Merdivenlerin en başında yaptığım gibi yine gözlerimi kapadım. Saate, -o iğrenç sese- odaklandım. Sesler dolaptan geliyordu. Hızlı adımlarla ona yaklaştım. Ki bu normalde yapacağım bir şey değildir. Fakat kapınızı ısrarla yumruklayan bir grup İnşaat Cüceniz varsa hızlı davranmalıydınız. Dolabın kapağını açmakta hala çekiniyordum. Üst komşum gibi bir sürpriz ile karşılaşmak istemezdim.

Kapı acıyla inledi.

Ve ben dolabın kapağını açtım.

Önce mavi renkli bir top gördüm. Hani şu bakkallarda, filelerin içerisinde satılan ucuz toplardan. Ve bir çocuk gördüm. Bir eliyle topu, öbür eliyle de duvar saatini sıkıca tutuyordu. Ona orada ne yaptığını, kim olduğunu ve saati neden yerinden aldığını sormak istedim. Ama soramadım. Ağlayan çocuk görmeye dayanamazdım ve bu velet feci şekilde ağlamaya başlamıştı.

“Sana zarar vermeyeceğim ufaklık,” dedim. Bu üst kattaki çocuğa ne kadar benziyordu.

Şişmiş gözlerini bana çevirdi. “Onlara da verme!” dedi.

“Onlar?” ne demek istemişti? Dışarıdaki İnşaat Cüceleri’ne mi?

Başıyla elinde tuttuklarını işaret etti. Anlamıştım.

“Top sende kalabilir, ama saati almak zorundayım,” dedim. “Biliyorsun, senin olmayanı alman doğru değil.”

Şimdi çocuk daha fazla ağlamaya başlamıştı. Simsiyah gözlerinden akan yaşlar, tombul yanaklarından aşağı süzülüp, keten gömleğini ıslatıyordu. Sarı saçlarını okşamak, ona her şeyin yolunda olduğunu söylemek istedim.

Kapı bir daha çatırdadı.

“Öncelikle seni oradan çıkarmamız lazım,” dedim. Bu işi konuşarak halledecektim. Çocuğun direnmesini bekliyordum, ama kendiliğinden çıktı ve kanepeye oturdu.

“Aferin sana.”

Şimdi ağlaması biraz kesilmiş gibiydi. Ama hıçkırmaya hala devam ediyordu.

“Şimdi saatimi alabilir miyim ufaklık?” o ‘şey’ benim asla ‘saatim’ olmamıştı, yine de böyle söylemek gelmişti içimden.

“Hayır!” ve yeniden ağlamaya başladı. Al işte! diye mırıldandım. Antika bir saatti. Camı parlaktı. Sayıları Romen rakamlarıyla yazılmıştı. Saat ise tam 12.00’ı göstermekteydi. –O kadar olmuş muydu yav?- Dışı kahverengi ahşap ile kaplanmıştı. Bir kuş yuvasını andırıyordu, hatta ince bir çıkıntı çatı görünümü bile vermişti.

Tik tak’larıysa sanki yanındayken daha az duyuluyormuş gibiydi.

İyi birisi olmak güzeldi, ama kapı gerçekten fena hırpalanmıştı. Bir sonraki yüklenişlerinde muhtemelen kırılacaktı.

“Evlat gerçekten üzgünüm,” dedim. Ve saati onun küçük elleri arasından aldım. Plastik top da yere düştü. Çocuk ne diyeceğini bilememiş gibiydi, sadece deli gibi ağlıyordu. Senin de mi keçiler kaçtı ahbap, diyesim geldi. Kendimi tutup saatin arkasını çevirdim.

İşte pil yuvası oradaydı! Kapağını çıkarttım. Pillere doğru uzandım. Kapı vahşi çığlıklar ardında son bir kez daha inledi ve kırıldı. Çok bile dayanmıştı. İnşaat Cüceleri kanepenin üzerinden atlayıp bana doğru gelirken geriledim. Çocuğa arkamda durmasını söylemek isterdim, ama buna vaktim yoktu. Saatin pillerinden birisini çıkarttım. Hala çalışıyordu. Diğerini de çıkarttım. Çalışmaya devam ediyordu. Bu hiç iyi olmamıştı. Cüceler etrafımı sararken, çocuk arkama sığınmaya çalıştı.

“Pilleri çıkartman bir işe yaramaz ki,” dedi çocuk.

Gözlerimi cücelerden ayırmaksızın “Ne demek istiyorsun?” dedim.

Korku bütün benliğimi sarmıştı.

“Saat benim kalbimle birlikte atıyor”

Ups. Ona inanmalı mıydım? Galiba cevap “evet”ti. Yine de saati en yakınımdaki cücenin kafasına doğru fırlatmayı denedim. Belki parçalanırsa susardı. İnşaat Cücesi duvar saatini çekiciyle karşıladı. Tıpkı bir beysbol topuna vururmuş gibi hem de. Saat parçalanıp dört bir yana dağıldı. Tik tak’lar devam ediyordu.

Cüceler yarım daire şeklinde etrafımızı sarmış ve her geçen saniye, bu daireyi daraltmaktaydılar. En öndeki, liderleri olduğunu tahmin ettiğim bir el hareketiyle diğerlerine bir işaret verdi. Ve öfkeli bir makine gibi ağızları çalışmaya başladı. İşte çiviler geliyor! dedim. Dizimin dibindeki çocuğa baktım. Ne yapacaktım? Saniyeler sonra ölüm, beni vızıldayarak vuracaktı. Liderlerinin son bir işaretiyle –açık avcunu yumruk yapmıştı- cüceler gerildi. Ben de çocuğu tutup, göğsümü ve yüzümü koruyacak şekilde kaldırdım. Ateş ettiler. İri çiviler çocuğun yüzünü paramparça etti. Boğazını yırttı, organlarını deldi.

Açıktaki bacaklarım da çivilerden nasibini aldı. Çocuk kalp titreten bir çığlık attı ve can içerisinden çekilirken parmaklarımın arasında debelendi. İnşaat Cüceleri yanlış hedefi vurduklarını görünce deliye dönüp bana doğru koşmaya başladılar. Anlaşılan çiviler onları tatmin etmemişti.

Ama beni etmişti. Çocuğun cansız bedenini tuttuğumu fark ettiğimde, etraf beyaz bir ışıkla aydınlanıyordu. Işık önce cüceleri, sonra çocuğu en son da beni yuttu.

Odamdaydım. Üstüm başım kan içerisindeydi.

Son Söz

Bacaklarımdaki çivileri –üç taneydi ve fazla derine girmemiş gibiydiler- aldırmadan pencereye koştum. İnşaatı gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim. Derin bir iç çekip oturdum. Çivilerden kurtulmak, sandığımdan kolay olmuştu. Yine de mikrop kapmaması için bir doktora gitmeliydim. Belki. Yani bir gün.

Olabildiğince çabuk salona geçtim. Duvar saati, yerinde yoktu. Ardında kanlı ve siyah bir iz bırakmıştı…

Bugün

İnşaatta bu sabah kimsecikler yoktu. Komşularımın da uzun bir tatile çıktığını öğrenmiştim –hepsi aynı anda?!-. Annem ve babam, bacaklarıma neler olduğunu sorduğunda sadece düştüğümü söylemiştim. İnşaatta. Fazla ilgilenmemişlerdi, hatta orada ne aradığımı bile sormamışlardı. Yine de doktora gitmiştim. İyiydim.

Saatin duvarda bıraktığı kan izini de temizlemiştim, apartman çok sessiz, inşaat çok sessiz, gece çok sessizdi. Tek gürültü, beynimin içindeydi. Ve olanları sizlere anlatmamla, onun da susacağını umuyordum. Huzur beni bekliyordu.

Peki ya pişmanlık? Kendim için küçük bir çocuğu öldürmek?

Keçilerimin çok uzaklara gittiği bir anda yaptığım şey yüzünden yargılanır mıydım? Yaşadıklarım gerçekti, o kadarından emindim. Her yaşanılanın hesabı sorulurdu. Ben, o gün Uykusuzluk Kulesi’nden sağ sağlim çıkabilmeyi başarmıştım. Hesaplar umurumda değildi.

Şimdi izninizle, biraz uyuyacağım…

SON

Ağustos 2009

8 Yorum

  1. Gerçekten çok güzel bir hikaye olmuş. Okurken bayağı zevk aldım. Ellerine sağlık…

  2. Oku oku bıkmıyorum desem yeridir, idolümsün Onur :)

  3. Shaitandora |

    Çok iyi kurgulamışsın :) sürükleyici ve güzeldi. İlk öykü çalışmalarında bunları göremesemde şimdi çok daha iyi olduğunu görebiliyorum.

    • “Uykusuzluk Kulesi” ile bir şeyler şekillenmeye başlamıştı kalemimde. O açıdan önemli ve diğerlerine göre farklı bir öykü benim için.

      Beğeniniz beni mutlu etti, teşekkür ederim.

  4. Uğur Hasköy |

    Bu hikaye için 2 . bir bölüm yazabilir misin olaylar gayet ilgi çekici fakat akılda bir kaç soru işareti kalıyor herkes kendine göre yorumlayabiliyor fakat senin yorumunu görmek isteyeceklerdir.

    • Merhaba.

      Haziran 2009’da yazdığım bir öyküye “devam” istenmesi benim için hayli ilginç ve mutluluk verici. O günden bugüne ÇOK şey değişti. Bir devam söz konusu olabilir mi, emin değilim. Kaldı ki her sorunun cevaplanması gerektiğine inanan birisi de değilimdir.

      Tam olarak “devam”ı diyemesem de “Kuzgun Damarı” adlı bir öyküm daha var. Olaylar bu hikâyeden sonra geçiyor ve bununla bağlantılı:

      http://uykusuzlukkulesi.com/oykuler/kuzgun-damari-oyku/

      Ancak ne yazık ki bu öyküye bir devam yazmadım. Bu hâlâ içimde bir yara ama yapabileceğim bir şey de yok gibi duruyor, şimdilik.

      Yorum bıraktığınız için teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap