Yasaklanmış Hayallerin Avcısı | Öykü

Derinlere doğru battığımı hissettiğimde şaşırtıcı iki şey oldu. İlki nefes alamamam ile ilgiliydi. Karanlık su beni iyice derinlere çekerken fark ettiğim ikinci şey ise, yüzeyin ne taraf olduğunu bilemememdi. Yardım için ağzımı açamıyordum, kulaç atıp batmaktan kurtulamıyordum. Ve ciğerlerim isyan eder gibi yanarken artık sona geldiğimden neredeyse emin gibiydim. Son havayı da verdikten sonra hiçliğe doğru uzandım ve gözlerim kapandı…

Öldüğüm gerçeğini bir türlü kabul edemiyordum. Ne kadar da kolay, ne kadar da çaresizce teslim olmuştum Ölüm Meleği’ne. Oysa ben bunun her zaman çok anlamlı bir şekilde biteceğini sanıyordum. Ayrıca bu taraf fazlasıyla karanlıktı da. Son nefesimi verdiğim denize oldukça benziyordu. Tek fark burada nefes alabilmemdi…

Nefes alabilmem mi? Az önce ölmemiş miydim ben? Peki nefes alıp verme eylemi, bu tarafta da sürüyor muydu? Düşünceler zihnimde bir bulamaca dönerken, uzaklardan ince bir ses duydum. Sanki adımı sesleniyordu. Adım neydi benim?

“Miff, kendine gel artık!” dedi ince ses. Bu defa dediğini net bir şekilde anlayabilmiştim. Sanki kulağımın içine fısıldamış gibiydi. Ilık nefesi üzerimde hissettim. Miff. Evet benim adım buydu! Adımla birlikte ince sesin sahibini de tanıdığımı fark ettim.

Yani ben ölmemiştim! O kadar kolay bir şekilde kurtulamamışlardı benden! İçime dolan rahatlama hissi yerini endişeye bıraktı. Öldüğüm için acı çekmeyeceğimi sanıyordum, oysa yaşıyordum. Ve acı sürtük kader kadar gerçekti.

“Sanırım bacağı kırılmış,” dedi ince ses. “Düzeltemeyeceğim bir şey değil. Ama biraz can yakacak.”

Narin eller, kırık olduğunu fark ettiğim bacağımı kavradı. Şifacımız Ree oldukça maharetli bir kimseydi. Onun ellerinde kendimi güvende sayabilirdim belki, ama acı kaçınılmazdı. Acı hep kaçınılmazdır zaten… Ree bacağımla işini görürken, bilincim bir kez daha ellerimin arasından kayıp gitti.

Gözlerimi açtığımda(uzun bir süreden sonra ilk defa açıyordum) günün ilk ışıkları bana “merhaba” dedi. Vakitsiz uyanışımın sebebi, uzun saatler boyunca uyuyor olmamdı sanırım. Günün ilk ışıkları, benim kitabımda daha uyumam gereken en az altı saat olduğu anlamına geliyordu. Gerçi bu günlerde kitabımda olmayan pek çok şey oluyordu. Yavaş yavaş düşüncelerimi topladıktan sonra, kırık olduğu söylenen bacağımı yokladım. Gayet sağlıklıydı.

Ree’ye şükran dolu bir dua mırıldandıktan sonra oturdum. Olanları düşünmeye başladım. Hafızamda derin boşluklar vardı. Denize neden düştüğümü bilmiyordum. Ayağımın nasıl kırıldığını bilmiyordum. Biraz düşününce, bu gemide olma nedenimi bile bilmediğimi fark ettim. Ree’de kimdi tanrı aşkına? Sorularım kendi başıma yanıt veremeyeceğim bir boyuta geldiğinde, soru sormayı bıraktım.

Ve ilk defa bulunduğum odaya bir göz atma gereği duydum. Daha doğrusu bir kamaraya… Oda gayet sade döşenmişti. Yerde ince bir kilim, duvarlarda küçük tablolar(hepsinde manzara resimleri vardı), bir dolap, bir yatak, daire şeklinde küçük bir pencere ve bir ayna vardı. İlk tercih olarak aynaya yöneldim.

Ayna oval bir boy aynasıydı, kenarlarında süslü oymalar vardı ve iki tekerlekli ayaklara sahipti. Bulunduğu konumun güneş almamasından dolayı aynayı küçük pencereye doğru ittim. Ve kendime şöyle bir göz attım. Durun bir dakika! Göz atmakta olduğum kişi, “kendim” değildim ki!

Bakmakta olduğum yansımada atletik yapılı bir çocuk vardı. Siyaha yakın kahverengi saçları, bol çilli bir yüzü, inanılmaz sevimli küçük bir burnu ve mat mavi renkli gözleri vardı.

Ve bu ben değildim!

Sorularımı yanıtlayacak birisi bulma umuduyla kamaramdan çıktım. Nereden geldiğimi, burada ne aradığımı bilmediğim gibi üstüne bir de tanımadığım bir beden çıkmıştı. Beni nelerin beklediğini gittikçe artan bir merakla bekliyordum.

Öğrenmem de uzun sürmedi. Hırsla yükselmekte olan güneşe doğru kaldırdığım bakışlarım, siyah bir bayrak üzerindeki sırıtan kurukafa ile buluştu. Ve nerede olduğumu anladım. Burası bir korsan gemisiydi!

Nerede olduğumu anlamam ile birlikte gemide bir hareketlilik hissettim. Sanki ben bir şeylerin farkına vardıkça, o şeyler vardığım farka uygun kılıflara bürünüyordu. Gemi oldukça büyüktü. Kamaram(benim olduğunu varsayıyordum) geminin ortasına yakın bir yerdeydi. Buradan dev yapının iki ucunu da zar zor seçebiliyordum. Yerler tahtaydı ve iyi zımparalanmamış gibi pürüzlüydü. Hemen ilerimde bir merdivenle bir üst kata çıkılıyordu. Geminin denize bakan taraflarında narin görünümlü koruluklar vardı.

Ree’nin ve diğerlerinin nerede olduklarını merak ettim. Biraz duraksadıktan sonra, “diğerleri…” diye fısıldadım.

“Miff! Seni görmek güzel evlat!” diye bağırdı arkamdan neşeli bir ses. Ödüm kopmuştu. Hızla sesin geldiği yöne doğru döndüm. Karşımda filmlerde gördüğüm olası bir korsan bekliyordum. Yani tek gözü siyah bir bantla kapatılmış, bir bacağı tahta yahut eli yerine bir çengel kullanan birisi. Ancak bir kez daha yanıldım.

Bu Holue idi. Geminin kaptanı. Bir kaptan için fazlasıyla gençti. En fazla otuz yaşlarındaydı. Sarı saçlı, sivri burunlu ve ne renk olduğu tam olarak anlaşılmayan grimsi gözleri vardı. Sevimli kahverengi bir bıyık bırakmıştı. Pek de iri yapılı birisi değildi. Bir yetmişten biraz daha uzun gibiydi. Dik durduğu zaman yetmiş dört bile olabilirmiş, diye düşündüm. Sade giyinmişti. Üzerine tam olan deri kahve bir ceket ve koyu lacivert dar bir pantolon giymişti. En dikkat çekici şey ise, başının üzerindeki kırmızı bandanaydı.

Hangi devirdeydik böyle?

“Evlat, sen pek iyi değilsin galiba.”

Elbette iyi değilim, diye düşündüm. Sonrasında konuşabileceğimi hatırladım ve “Neredeyim ben?” diye sordum.

Kaptan Holue alınmış gibi görünüyordu. “Burası bizim gemimiz Miff! Burası Dilambarı’ndaki en harika gemi! Burası Fıçı! Ve sen de benim tayfa başımsın!”

Harika, diye mırıldandım. Hiç anlamadığım bir işin başına getirilmiştim üstelik. Hem Fıçı nasıl bir gemi ismiydi ki? Dünyamızda Dilambarı diye bir deniz olduğunu da sanmıyordum. Hatta burasının bizim dünyamız olmadığına dair şüphelerim iyice artmıştı. Bütün bunları düşünürken gözlerimdeki boş eda kaptanın endişelenmesine neden olmuştu.

“Ree’ye görünsen iyi edersin evlat, hala kendine gelememiş gibisin.”

Ve cevap vermemi beklemeden arkasını dönüp gitti. Bense bir kez daha yalnız kalmıştım. Gemiye nasıl geldiğimi, bu bedende ne aradığımı ve nasıl oluyor da öncesi hakkında hiçbir şey hatırlamadığımı anlamak için en azından Ree’ye görünmeye karar verdim. Onu nerede bulabileceğimden pek emin olmadığım için, geminin içinde boş boş dolanmaya başladım.

Yarım saat sonra adları Jexa, Lit ve Millsos olan üç tayfayla daha karşılaştım. Hepsi benden yaşlı ve tecrübeli olmasına rağmen bana saygıyla yaklaştılar. Onlara Ree’yi nerede bulabileceğimi sorduğumda onu bu sabah hiç görmediklerini söylediler. Ben de teşekkür edip onların yanından ayrıldım. Sanırım teşekkür etmem biraz gariplerine gitmişti, ama bunu aldıracak halde değildim.

Güneş alçalmaya başladığında nihayet Ree’yi bulabilmiştim.

Geminin burnu, Dilambarı’na doğru fırlamakta olan bir yılanla süslenmişti. Aslında o sadece bir heykeldi sanırım. Ama ilk düşüncem onun gayet canlı olduğu, ve başımın fena halde derde girdiğiydi. Birazcık daha dikkat ederek baktığımda yılanın geminin burnuna monte edildiğini fark ettim. İşçilik inanılmaz derecede kusursuzdu. Yılan iki katlı bir “s” şeklinde donakalmış gibi gözüküyordu. Ağzı irice açılmış, beyaz dişleri ve çatallı dili Dilambarı’na meydan okuyordu. Zift karası derisinin üzerinde, koyu, zehir yeşili benekler vardı. Bir an sonra, yılanın adının Veedie olduğunu hatırladım. O bir anne yılan idi.

Onun hakkında bildiğim ve korktuğum şey, tek çocuğunu kaybetmiş bir anne olmasıydı. Ve bir başka şey ise pek de uzun olmayan bir süre önce, Veedie’nin gerçekten de kanlı canlı bir yılan olduğu gerçeğiydi. Bu düşünceler kafama dolarken, onların kaynağına ulaşamamak beni çıldırtıyordu.

“Holue’nun onu bu hale getirdiği günü hatırlıyorum. Ne kadar da kanlı bir gündü.”

Bir kez daha yerimden sıçradım. Artık oradan buradan aniden gelen insan seslerine karşı bağışıklık kazanmalıydım. Yoksa ölümüm, boğulmaktan da basit bir şekilde olacaktı. Sonrasında sıcacık bir gülümsemeyle bana bakan Ree’yi gördüm. Bir anda damarlarımdaki kanın tatlı tatlı fokurdadığını ve giderek hızlanarak atan kalbimi duymaya başladım. Kestane renkli, beline kadar inen kıvırcık saçları vardı. Boyu uzun, vücudu bir çok genç kıza dudak uçuklatacak kadar şekilliydi. Beyaz tene vuran güneş ışıkları, kadının parlaklığını kıskanmış gibi büyük bir bulutun arkasına saklandı. Dolgun dudakları ve bir bebeğe ait olduğu hissini veren bakışlarıyla önümdeki tablo tam anlamıyla bir sanat eseriydi.

Sesten önce görülen ışık hızı gibi, Ree’nin güzelliği de bana sesinden önce ulaşmıştı. İşte ‘ışık hızını aşan mucizevi kimse’, diye düşündüm.

“Miff beni duyabiliyor musun?”

“E-evet,” diyebildim. Yüzümde aptal bir sırıtış olduğunu fark etmiştim. “Elbette.”

Biraz daha kendimi topladıktan sonra “O gün neler olmuştu?” dedim. Sanki sormam gereken onca hayati soru yokmuş gibi.

Ama Ree, hiç şikayet etmeden anlatmaya başladı. Ben de kendimi o eşsiz sese doğru bıraktım…

“Fıçı’nın ilk seferlerinden biriydi. O zamanlar, Dilambarı bugün olduğundan kat be kat daha tehlikeli bir denizdi. Bu dev maviliğin sakladığı güzellikler, her korsanın aklını çelebilirdi. Ama işler, Holue’ye gelince değişirdi. O öyle birisi değildi. İlk başlarda sadece gemileri yağmalıyorduk. Hiçbir insanın canına kıymaz, hiçbir gemiyi batırmazdık. Tayfalar güvenilir kimselerdi. İnsanlar Fıçı’ya saygı duyardı… Ama dünya değişti. Ve Holue’de öyle.

Holue o seferin adını “Girdap” koymuştu. Sebebi saldırdığımız geminin bu isme sahip olmasıydı. Başlangıçta her şey olağandı. Korsanlarımız Girdap’a çıkmıştı. Girdap oldukça büyük yük taşıyan, şu ticaret filosu gemilerinden biri bile değildi. Aslında toplasan mürettebatı on kişi ya çıkar, ya çıkmazdı. Yine de gemi, bir şekilde Holue’nin dikkatini çekti işte. Gemide nelerin saklı olduğunu bilmiyorduk. Kaptanımızın da bilmediğini sanıyorduk. Ama o çıldırmış gibiydi. Onu o şekilde gördüğüme inanamıyordum. Daha yirmi dört yaşında bile değildi.

Girdap’ın adamları hiçbir direnme belirtisi göstermemesine rağmen Holue onların hepsini teker teker biçti. Korsanlarımız kaptanın bu tavrını şaşırtıcı bulsalar da ses çıkartmadılar. Holue’nin neye bulaştığını öğrenmek için, ben de ilk defa saldırdığımız bir gemiye çıktım. Deli Holue ayak altından çekilmemi söyledikten sonra, artık içinde farelerden başka canlılar kalmamış küçük gemiyi fellik fellik aramaya başladı. Ve o sırada ‘onu’ gördüm. Yaşlı Kimseyi. Sadece bir anlığına. Nereden baksan doksan yaşında vardı. Şimdi hatırladığım tek ayrıntısı yüzünün her santimini kaplayan et benleriydi. Tatmin olmuş bir şekilde sırıtıyordu. Sonrasında bir hayalet gibi solup gitti. Arkasında bıraktığı ince dumanı, anlamsız gözlerle süzmekten başka bir şey yapamamıştım.

Ben gördüğüm sahnenin şokunu atlatamadan bir gürültü duydum. Ses geminin ambarından geliyordu. Edişe içinde oraya gittiğimde Holue’nin bir yılan heykelini kucaklayıp taşımaya çalıştığını gördüm. Sesin kaynağını o an anladım. Az önce bir dondurma büyüsü yapılmıştı. Ve bunu yapan Holue değildi.

Veedie’yi ambardan dışarı çıkartan Holue, geride bir yerlerde bir tıslama sesi duydu. Donmuş yılanı bırakıp yeniden ambarın içinde kayboldu. Birkaç saniye sonra duyulan tiz çığlık, Girdap’ın bütün tahtalarında yankılandı.

Holue yeniden göründüğünde üstü başı kan içerisindeydi. Bana sırıtarak tek bir şey söyledi. “Yılanın bir de yavrusu varmış!” Yaşlı Kimsenin suratında gördüğüm gülümsemenin aynısıydı bu. Bir lanetin gerçekleşmekte olduğunu fark etmiştim. Girdap Seferi, Holue’ye göre başarıyla tamamlanmıştı. Tayfalara göreyse oldukça eğlenceli bir seferdi. Bana göreyse tam bir fiyasko.

O gece kaptanın Veedie’yi geminin burnuna yerleştirmesini izledim. O gittikten sonrada, dişi yılanın gözlerinde bir damla parıltı gördüğümü sandım. Sanki kristalden bir göz yaşıydı. Bir an gözlerimi kırptığımda, göz yaşı da kayboldu. İşte böyle…”

Ree’nin sesi azalarak yok oldu. Bir an için onun anlattıklarını düşündüm. Saatler önce karşılaştığım Holue, böyle bir katliamı yapmış olabilir miydi? Bunun mümkün olup olmadığını bilmiyordum. Yine de anlatılanları sindirmem fazlasıyla uzun sürdü. “Veedie’nin yeniden canlanacağına inanıyor musunuz?” dedim.

“Büyük ihtimalle, evet. O gün bir lanetin işlenişe geçtiğini hissettim. Yaşlı Kimse bir şeyler planla…”

Ree sözünü yarıda kesti. Gözleri irileşmiş, ağzı hayretle açılmıştı. Onun baktığı yöne döndüm. Ama hiçbir şey göremedim. “Ne oldu?”

“Yaşlı Kimse,” diye fısıldadı. Ve gerçeği anladım. Holue yakında yeniden delirecekti. Aklımdaki sorular uçup gitti. Çünkü ben, “Girdap” gibi başka bir katliama izin veremezdim.

Saatler sonra Ree’nin odasında yeniden birlikteydik. Burası da benim kamaramın aynısıydı. Bir tek boy aynası eksikti. Onun yerine basit bir dolap odanın köşesine kurulmuştu. İçinde envai çeşit şişe, ot ve küre vardı. Kenara köşeye atılmış bir iki kalın kitap da gözüme çarpmıştı. Ne olduklarını sormadım.

“Onu durdurmamız gerektiğini söylüyorsun,” dedim.

“Evet öyle söylüyorum.”

“Ama bunu nasıl yapacağımızı anlatmıyorsun.”

“Biraz sabır Miff. Az kaldı.”

Biraz sabırdan nefret ediyordum. Ree o kalın kitaplardan birisini açmış, gözlerini kısarak dikkatle okuyordu. Kitabın sarı sayfaları dokunsan parçalanacak gibi duruyordu. Ve sayfalar ancak Ree’nin narin elleriyle çevrilebilecekmiş gibi bir hisse kapıldım.

“İşte burada,” dedi.

Merakla yanına doğru yaklaştım. Kitaptaki yazılar anlayamayacağım bir dildeydi.

“Geri dönüşüm. Dondurulmuşların laneti… Evet, tam olarak bu aradığımız!”

Anlamış gibi görünmediğimi fark eden Ree, açıklamaya başladı. Açıklaması bittiğinde yapmamız gerekenleri net bir şekilde anlamıştım. Holue’nin saldırı planını yapacağı gece, Veedie’yi yerinden söküp, Kaptanın felaketi olacaktık.

Gün ışımaya başlarken, kamaramın kapısının çalındığını duydum. Uyku mahmuru bir şekilde kapıyı açtığımda, karşımda oldukça neşeli bir ruh haline bürünmüş Holue vardı.

“Merhaba evlat, daha iyisin değil mi?”

Ona buradan defolup gitmesini söylemek yerine “Biraz daha iyiyim efendim,” dedim.

“Güzel! Bu gece yeni bir seferin planını yapmak için kamaramda toplanacağız. Tayfalara haber versen iyi olur.”

“Emredersiniz efendim.”

Başıyla onayladıktan sonra eğilip sanki bir sır veriyormuşçasına fısıldadı, “Bu seferki ‘Girdap’tan bile iyi olacak.”

Cevap veremedim.

Tayfalarla gerekli olan konuşmayı yaptıktan sonra, günümün kalan kısmını Ree ile birlikte kamaramda geçirdik. Yeni yeni fark ettiğim bir şey ise geçmişim hakkında hiçbir soruyu dillendiremiyor olmamdı. Neden bu bedende olduğumu, neden denizde boğulmak üzere olmamdan öncesini hatırlayamadığımı ve hatta bacağımın neden kırıldığını bile soramıyordum. Ree ise ben sanki yıllardır onlarlaymışım gibi dost canlısı bir şekilde konuşuyordu. Hava kararana kadar konuştuk. Ve toplantıdan önce biraz dinlenmek için odamıza çekildik. Daha doğrusu, toplantıdan sonra olacaklar için…

Gece şiddetli bir fırtınayla geldi. Holue’nin kamarası tıklım tıklımdı. İçeride yaklaşık yirmi beş, otuz kadar korsan vardı(Ree’de oradaydı). Kaptan yapacağı seferin planını net bir şekilde açıklamıştı. Küçük bir adaya saldıracaklardı. Kim bilir kaç masum can… diye düşündüm. “Muhtemelen atmış kişiden fazla değillerdir.”

Holue’nin bu sözüyle toplantı bitti. İroniye güldüm. Tıpkı “Girdap” seferinde olduğu gibi, kimse Kaptanı sorgulamadı. Hatta şafak sökerken yapacakları şeyden, zevk alacaklar bile vardı. Biraz rahatsız olacak, ama asla sorgulamayacak olanlar da. Kamaradan en son ben ve Ree çıktık. Kapıyı ardımdan kapatırken Holue’nin gözlerinde gördüğüm ışıltı, yapacağım şeyden asla pişman olmamam gerektiğini hatırlattı bana.

Güneşin doğmasına yarım saat kala, Veedie’yi yerinden ancak sökebilmiştik. Bu iş tahmin ettiğimizden de uzun sürmüştü. Yeniden Holue’nin kamarasının önüne geldiğimizde, Ree yılanı bana verdi(ağırdı) ve lanetin sona ermesi için yapacağı büyüyü fısıldamaya başladı. Anlamını bilmediğim kelimeleri duydukça, aklımda örümcek ağının üzerinde umutsuzca çırpınan küçük ve zararsız sinekler geldi. Büyü tamamlandığında, sanki hiçbir değişiklik olmamış gibi hissediyordum. Ree içeri girmemi söyledi. Kapıyı sessizce açıp, kaptanın kamarasına girdim. Holue mışıl mışıl uyuyordu. Veedie’yi yere bıraktıktan sonra geriledim ve beklemeye başladım. Olacakları tahmin edemiyordum, belki de bu hepimizin sonu olurdu…

Bir süre sonra yılanın pullarında gördüğüm hareketlenme beni kendime getirdi. Sanki yılan yavaş yavaş uyanıyor ve geriniyordu. İyi işçiliği yerini kana ve cana bırakıyordu. İki katlı ‘s’ biçimi giderek yükselmeye başlamıştı. Neredeyse bir üçüncü kat daha oluştuğunda, anne yılanın gerçek boyutuna ulaştığını hissettim.

Yılanın başı artık tavana çarpacak kadar yükselmişti. Veedie yıllarca bu anın provasını yapmış gibi yerinde sakin sakin sallanıyordu. Bir an için bana döndü. Başka bir hayvan olsaydı, yemeğinden önce yalandığını söyleyebilirdim. Çatallı dili, sivri dişlerinin üzerinde geziniyordu.

Öfkeliydi.

Tısladı.

Yatağında huzurlu bir şekilde kıpırdanan Holue’ye son bir bakış attı.

Ve Kaptanın boğazına doğru dalışa geçti.

Gördüklerimin dehşetiyle gözlerimi kapatmadan önce, kapının eşiğinde Yaşlı Kimseyi gördüm. Çirkin et beni dolu yüzüyle sırıtıyordu.

* * *

Gözlerimi açtığımda kendimi on katlı bir apartmanın en üst katındaki dairemizde buldum. Karanlığın son bir kez daha gelişini hissediyordum…

* * *

Karanlık bir kez daha beni alıp götürdüğünde, bu kez bilincimi yitirmedim. Aksine ölümüne sarıldım gerçekliğe. Ya da gerçek olduğunu sandığım şeye. Artık ayaklarım yere basmıyordu. Kapkara bir uzay boşluğundaydım sanki. Ne yıldızlar, ne gezegenler… Karanlık.

Nihayet bir ses konuşmaya başladı. Sesin kaynağını bulamıyordum, sanki ses her taraftaydı. Ama bir yandan da hiçbir tarafta… Uzayda ses olabilir miydi? Ama uzayda nefes de alamazdım… Sese doğru odaklanmaya çalıştım. Ve duydum.

“Yasak olanı yaptın Miff,” dedi ses.

“Hangi yasak olanı?” diye yanıtladım.

“Öldürmeyi hayal etmek. Biz burada, temiz bir dünya için varız. Ve temiz bir dünyada, senin gibilere yer yok.”

Bir an için hemen sokağımızın köşesinde tiner çeken gençleri hatırladım. Ve işlek caddelerde genç kızları taciz eden serserileri. Yurdun dört bir köşesinde süregelen terör olaylarını hatırladım. Ve en karanlık gecelerde yapılan kanlı ayinleri hatırladım. Ve… Hamile bir kadının karnını yarıp, içinden bebeği çalan katilleri. Evet, hepsini ama hepsini hatırladım. “Temiz bir dünya ha,” dedim. Fısıldamıştım, ama ‘o’ ses bunu da duymuştu.

“Temiz bir dünya. Ölümün olmadığı bir dünya. İnsanlığın huzur ve mutluluk içerisinde yaşadığı bir dünya,” bir müddet durakladı ve devam etti, “en azından hayallerinde.”

“Holue’yi öldürmeseydim, masum insanlar ölecekti! Bunu yapmak zorundaydım!”

“Bunu da sen hayal etmiştin Miff. Sağlıklı bir hayalde, ‘hiç’ kimse ölmez. Hepsi senin elindeydi. Sen, özgür olmayı seçtin.”

“Hayaller…” dedim. Farkında olmadan gözlerimin dolduğunu hissettim. “Onlara kimsenin karışmaya hakkı yok! Orası bizim özgür bölgemiz!” Bağırmıştım.

“Ölümün yaşanmaması gereken bir bölge,” diye düzeltti beni ses.

“Benim hayalimdi.”

“Temiz değildi.”

“Şimdi ne olacak?”

“Yok edileceksin. Ya da bir söz vereceksin.”

Yok edilmek, diye düşündüm. Özgürce hayal ettiğim için yok edilmek… Komikti, güldüm.

“Ne sözü?”

“Bundan sonra sadece ‘temiz’ hayaller kuracaksın, ya da varlığın son bulacak.”

Bu daha komikti. Sakin gülüşüm kahkahalara dönüştü.

“Hayır,” dedim. “hayallerim, benimdir.”

“Karar senin, böyle olsun istemezdim.”

Gülüşümü kontrol altına aldıktan sonra başımı salladım. Korkmuyordum. Böyle bir söz veremezdim. Ve diğer şıkka da alışmaya başlamıştım zaten. “Benim hayallerim daima temizdi. Hiç kimsenin eli değmedi.”

Ses yanıt vermedi.

Bir yanıt ta beklemiyordum aslında.

Karanlık beni son kez yutmaya başladı. Önce bir karıncalanma, sonra hissizce yok oluş… Eriyip gidiyordum. Karanlığa ve hiçliğe doğru.

Ben eridim. Ama hayallerim hala oradaydılar. Ree’nin bana el salladığını gördüm.

SON

Temmuz 2009

Bir Yorum Yap