Yıldız Yağmurunda Bacak Araları

“Herhangi bir çocuk kadar ben de zalim!”

Kayra – “Palto”

Yıldız falan yağacaktı. Öyle bir geceydi. Tüm haberlerde tüm ciddi insanlar söylemişti. Gözle görülebilecekti. Söylemişlerdi bunu. Caddelerden geçeceklerine, kırmızı ışıklarda duracaklarına, önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakan yayaya yol vereceklerine, apartmanların arasından geçip camdan sarkacak olan küçük çocukların -ki bunlardan birisi de ben oluyorum- saçlarını karıştıracaklarına inanmıştım. Tüm bunlara inanmıştım, çok yakından geçeceklerse böyle geçmeliydiler. Bunun raconu böyleydi.

Bekledim. Uyumadım. Gece, dokuz yaş için erken başlar geç biterdi. Sabah dördü hayatımda nerdegörmüştüm ki daha evvel? O vakte kadar uyumamayı başardım, nasılını hiç bilmiyorum. Arada bir kontrol ettiğim perdeyi sessiz alkışlar eşliğinde sonuna kadar açtım, vakit gelmişti. Dışarıda her şey olağandı. Her şeyin nasıl olağan kalabildiğine anlam veremiyordum. Gözümü dikip göğü izledim. Koyu lacivertti. Bir iki yıldız kırpışıp duruyordu, dede bile yoktu. Dakikalarca bekledim. Gelmediler. Ama böyle konuşmamıştık abiler?

Ağlayarak uyudum. Uyandığımda Zafer beni aşağı çağırıyordu. Annem, daha kahvaltı etmediğimi öne sürerek arkadaşımı kovaladı. Hızlı bir kahvaltıdan sonra Zafer’in yanına indim. Dün geceki olmayan olaya önceki gün birlikte heyecanlandığımız için tepkisini merak ediyordum.

Zafer’i çoğu zaman severdim, bazense sevmezdim. Ama o an neden sevmediğimi hatırlamadığımdan benim için her şey normaldi.Yine de temkinliydim. Dokuz yıllık hayat tecrübem bana temkinli olmayı öğretmişti. Ağzını yoklamak için sordum: “Nasıldı ama?”

“Annen niye kovdu beni yaa…”

“Bilmiyorum, önemli bi işim vardı herhalde ondan kovdu; söylesene, nasıldı dün gece?”

“E güzeldi? Sen sanki izlemedin, ne soruyon?”

“Sen de beğendin mi diye merak ettim.”

“Birkaç tanesi çok yakınımdan geçti lan, dokunsam dokunurdum ama korktum. Hatta bi tanesi şu sokak lambasının tepesine çarptı da yere düştü.”

“Hangisi lan?”

“Bak şu.”

Gösterdiği sokak lambasında hiç de yıldız çarpmış gibi bir hal yoktu. Haliyle inanmadım: “Sallamalan hani!”

Lambanın yanına kadar gelmiştik şimdi.

“Bak hâlâ sıcak,” dedi. Direğe ben de dokundum. Ilıktı. Ama bunun yıldız çarpmasıyla ilgili olup olmadığına dair bir fikrim yoktu. O yüzden kurcalamadım.

“Çarpıp düştüyse yıldız nerde?” Ayağımla yeri eşeliyordum. Yerde de herhangi bir iz yoktu.

“Kaçıp gitmiştir herhalde.”

Bunu da aklımda tarttım. Temkin. Onca gök varken direğe çarpıp düşecek kadar akılsız bir yıldızın, daha sonra kaçıp gidebileceğine pek aklım kesmiyordu. Ayrıca, dün gece bir şey yaşanmamıştı ki?Biz de izlemiştik o kadar! Bütün gece hiçbir şeyi nasıl da oturup izlemiştik!Sonra Zafer’i neden sevmiyordum?

“Bence var ya, sen yalancının tekisin!” diye kustum. Bu ithamım karşısında donarak can vermesini bekliyordum. Aksine güldü. Kahrolası Zafer bu ağır suçlamama gülerek karşılık verdi, yarım ağız bir cümle kurdu: “Bak sana ne göstercem!”

Eli arka cebine giderken Zafer’in yalancılığını unutmuştum bile, gözlerim Zafer’in ellerindeydi. Yine de elini arkasından çıkartıp nah çeker falan diye arada bir bakışlarımı kaçırıyordum.

Zafer bana nah çekmedi. Elinde çokça katlanmış bir gazete sayfası vardı. İyice meraklanmıştım. Hediye paketi açar gibi özenle açtı, bir yandan da beni izliyordu. Bir gazete sayfasında görmemi istediği ne olabilirdi?

Bacaklar. Memeler.

Kadınlar. Büyük memeli ve az giyinmiş kadınlar.

Kulaklarım ısındı biraz, gözlerimi kaçırdım. Sağa sola bakıp bizi izleyen var mı,görmeye çalıştım. Zafer deli gibi sırıtıyordu.

“Ne diyosun?”

“Ne diyim olum, nerden buldun bunu?”

“E gazeteden?” Pişkin herif. Sizin eve böyle sayfalar barındıran gazeteler alınmaz, sanki bilmiyorum. Bize alınmıyorsa, size hiç alınmaz. Seni hiç sevmiyordum Zafer. Yine de elinde tuttuğun sayfa değerliydi. Bakmalıydık ve görmeli. Onca saklanışın ardındaki sır neydi, çözmeliydik. En azından denemeliydik.

O günün tamamını, genelde bisiklet sürmek için gittiğimiz çamurlu arsada, gazete sayfasına bakıp tahminler yürüterek geçirdik. Bacakların altında telefon numaraları vardı. Biliyorduk ki bu numaraları evlerimizden arayamazdık. Bu numaraları arayınca gelen faturalar ocak söndüren cinsten olurdu ve eğer bir telefon faturası bu denliyüklü gelmişse herkes tarafından bilinirdi ki siz o numaraları aramış, aramayanlara karşı büyük ayıplar etmişsinizdir.

En sonunda kartlı telefonlara diktik gözümüzü. Ucuzundan bir kart için para denkleştirip arayacaktık numaralardan birini. Kaç dakika olursa olsun konuşacak, gerçekten resimlerdeki gibiler mi, anlayacaktık. Resimlerdeki gibi değillerse bozulacak, belki biraz da küfredecektik; ona tam karar vermemiştik. Sonra, daha bir sürü şey işte. Yeni bir dünyaydı bu, parmaklarımızın ucundaydı.

O ara akşam ezanı mahalleye yayılmaya başladı. Kulaklarım yeniden ısındı, istemsizce kâğıdı Zafer’in eline tutuşturdum.

“Al sende kalsın, kartı alınca getirirsin yine.”

“N’apıcam olum ben bunu, evde dört kardeş bekler.”

Durup düşündüm. Haklıydı. Gizlemeniz gereken bir şey olduğunda evinizde hiçbir yer yeterince güvenli gelmezdi. Gömelim dedik biz de, arsadaki yalnız çamın dibine gömdük. İçgüdüsel miydi neydi, bilmiyorduk ama gömünce hazinemiz güvendeymiş gibi hissettik.

En azından ben öyle hissettim. Eve gittiğimde annemden telefon kartı için nasıl para isteyeceğimi düşüp durdum.

* * *

Avucumda bozuk paralar koştur koştur apartmanın merdivenlerinden indim. Belki de ilk defa sokağa Zafer’den önce çıkıyordum. Onların apartmana varınca bağırdım. Annesi çıktı cama. Zafer’in annesini üçüncü defa görüyordum, mahallemizin saklı güzellerindendi. Erkek gibi kısa saçları vardı, sarı. Bence bu ona ayrı bir hava katıyordu.

Gelemeyecekmiş Zafer, çok hastaymış. Anneye anlayışlı bir ifadeyle el sallayıp kan ağlayan yüreğimle oradan ayrıldım.Zafer’i sevmiyordum. Hevesim kursağımdan aşağı insin diye tüm paramla jelibon ve kola aldım. Gazozu da sevmiyordum. Kola içiyorum. Fare boku hoşuma gidiyor, kola iyi. Bu benim çocukluğum, size ne gazoz içmiyorsamlan?

Aldatılmışlık hissi damarlarımdan eksilmeye başladığında son jelibon paketini açmış, yalnız çamın gölgesinde pinekliyordum. Yağmayan yıldızların ve aşağı inmeyen arkadaşların ayıbını unutmak üzereydim. Fakat bir an, ne olduysa oldu ve gözüm gazete sayfasını gömdüğümüz çukura kaydı. Toprak taze kazılmış gibiydi.

Beynimin içinde bir iki lamba alarm maiyetinde yanıp söndü. Çukuru kazarken ne göreceğimi –ne göremeyeceğimi- biliyordum. Başımı geri attım, neredeyse, “ZAFEEEEEEEEEER!” diye uluyacaktım. Utandım.

Yutkunup doğruldum. Yeterince hızlı koşarsam geç olmadan onu bulabileceğimi düşünüyordum. Yeterince hızlı koşmak bu yaşlarda çok fazla sorunun çözümüydü, bu süper gücün birkaç yıl içerisinde değerini yitireceğini o zamanlar bilmiyordum. Koştum.

Bütün mahalleyi baştan aşağı koştum. Zafer’in evde yatıyor olmadığından, bir telefon kulübesinde ateşli sohbetlere dalıp gittiğinden adım gibi emindim. Yıldız çarpmış sokak lambasının önünden geçerken yavaşlayıp durdum. Çizgi filmlerdeki gibi bir müddet seke seke geri geldim. Gözlerimi lambanın kalbine dikip görmeye çalıştım. Hiçbir şey olmadı. Lamba sönüktü. Dokundum, bu sefer ılık bile değildi. Zafer’i bulamıyordum, mahallede bakmadık telefon kulübesi bırakmamıştım. Yediğim jelibonlar ağzıma geliyordu. Yağmayan yıldızların lambasına son bir kez daha baktım. Havlu atmak üzere yere çöktüm.

Lamba cızırdadı. Başımı yukarı kaldırdım. Biraz daha cızırdayıp yandı, söndü ve tekrar yandı. Hiç böyle kuvvetli ışık verdiklerini görmemiştim. Parladı, parladı, par… Işık kıvrılıp büküldü, taşarcasına üzerime yığıldı. O an kendime dışarıdan bakabiliyor olsaydım kuşkusuz bir süper kahramana dönüşmek üzere iki büklüm parlayan bir çocuk görecektim. İçerideyse bedenimden bağımsız başka şeyler seyretmekteydi. Aslında yalnızca Zaferlerin arka bahçesini, bahçede yanan küçük ateşi, Zafer’i ve annesini görüyordum. Bu bana yetmişti.

Derin bir nefesle normale döndüm. Ne olduğunu sorgulayacak vaktimin olmadığını biliyordum. Zaferlerin apartmanlarının arkasındaki ufak bahçeye doğru koşmaya başladım. Annesinin orada ne aradığını, Zafer’in numaralardan birini arayıp aramadığını çok merak ediyordum. Ayrıca içimde, bir yalanı gün yüzüne çıkartmanın haklı gururu vardı. Zafer’i nasıl da sevmediğimi hatırlayınca bu gurur biraz daha pekişti.

Sonunda apartmanın arkasındaki bahçeye ulaşmayı başardım. Dar bir kapıdan bahçeye çıkılıyordu. Çıktım. Zafer’in güzel annesinin eli belinde, arkası bana dönük. Zafer’in boynu bükük, yüzü düşük. Bir fatih edasıyla bahçeye süzüldüm. Zafer’in annesi beni fark edince bana dönüp, “İşte suç ortağı da geldi! Beyefendi çok ısrarcı,” dedi.

Bir anda ne olduğunu bilmediğim bir suça ortak olmuştum, üstelik ısrarcı bir şekilde. Anlamaz gözlerle kadına baktım. O bana gayet anlayan, parlak gözlerle baktı. Zafer’in yanına geçmemi işaret etti.

Zafer’e baktım, soru işaretlerime ünlemlerle cevap verdi. Kadın elindeki gazete kâğıdını top yapıp ateşe attı. Bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı, sonra vazgeçti. Asla iflah olmayacağımızı duvarlara kazıyan bir iç çekişle arkasını döndü, güzel kalçalarıyla birlikte oradan ayrıldı. Evde onu bekleyen Zafer’in babası olamayışımın hüznü ve siniriyle arkadaşıma döndüm:

“Oğlum sen mal mısın niye söyledin annene?”

“Para isterken çok üstüme geldi, söylesem belki kızmaz sandım.”

Söylediğine gerçekten inandığı gözlerinden belli oluyordu. Yine de sinirim geçmemişti. Onun yüzünden dakikalarca koşmuş, ayrıca tüm paramı da abur cubura harcamıştım. En azından bir özrü hak ediyordum: Hem yıldız yağmuru yalanı hem de bu salaklığı yüzünden kırılan hevesim için.

“Annenden daha fazla para kopartıp kendin arayacaktın di mi, yalancı hırsız seni!” diye çıkıştım. Ondan beklediğim buydu ve bu şekilde davranmamış olabileceği ihtimali beni delirtiyordu.

Alınmış gözlerle baktı: “Ne yalanımı gördün lan!”

“Yıldız falan da yağmamıştı!”

Bunu söyleyince Zafer’i ilk defa kırdığımı hissettim. Ne yapacağını bilemeden sağına soluna baktı. Sonra iki adım yaklaşıp ağzıma bir yumruk geçirdi ve bahçe kapısına doğru koşmaya başladı.

Arka üstü düşerken hırçınlığını annesinden aldığını düşünüyordum. Yanan ateşson bir kez daha çıtırdayarak en değerli hazinemizi öğüttüğünü gururla ilan etti.Buna olabildiğince acımasız bir cevap vermek istedim. Ateşin son demlerinin üzerineişerken içten içe Zafer’in pencereden beni izliyor olmasını umdum. İzliyor olmasını ve kederlere boğulmasını.

Zafer’i sevmiyordum.

27 Şubat 2014

Not: Bu öykü ilk olarak Marşandiz Fanzin’in beşinci sayısında yayımlanmıştır.