Yılın İlk Cinayeti | Öykü

Yılın ilk cinayeti de işlenmişti işte. Akan kanıma ve isterik bir biçimde titreyen bedenime baktım. İlmek ilmek bedenimden ayrılan ruhumun, dünyadan neden basıp gidemediğini çok sonra öğrenecektim. Ancak şu an biraz meşguldüm. Beni öldüren adam cesedin başında dikilmiş, ağlıyor numarası yapıyordu.

Aslında numara mı yapıyordu, bilmiyordum. Ben onun ağladığını hiç görmemiştim ki? Her neyse, sonuçta bu acı bir olaydı. Bir insanın canına kıyılıyordu falan. Ulan canı çıkan bendim, elin adamı cesedimi mıncıklıyordu! Sokarım öyle işe ha.

Gerçi elin adamı diyorum da; bahsettiğim kişi de babam yahu. Yine de elin adamı işte. Kaç defa gördüm ki onu evde?

Beni neden öldürdüğünü bir türlü anlayamadım. Sanırım biraz sinirlenmişti. Alkol, sinir, kontrolsüz güç… Yine de tüm bunlar beni önce evden dışarı atmasını, sonra da kafamı elektrik direğine vura vura kırmasını mantıklı kılıyor muydu?

Cevap ‘iyi kimselerce’ hayır olmalı. İyi kimseler, size sesleniyorum! Ben öldüm adamım. Dünyanın bu tarafından her şey oldukça komik gözüküyordu. Diğer tarafta yıllar boyu gülemediğim kadarını, burada birkaç dakika içerisinde gülüp tüketmiştim. Ruh gözümü yeniden babam denilen adama diktim.

Üzerinde tersten giyilmiş bir pijama üstü vardı, kahve, enine çizgili. Altında lacivert bir eşofman. Elleri benim kanıma bulanmıştı. Benim sıcak kanıma…

Herhalde kanım henüz soğumamıştı. Benim ılık kanım… Sonra onun yüz ifadesini gördüm. Yarım asrın değil de, alkolün eskittiği o yüzü… Ela gözleri dehşetle açılmış, dudakları kabulsüzlüğün titreyişiyle sarsılıyordu. Yüzünü göğsüme gömdü. Herhalde öldüğümü anlamış olacaktı.

Günaydın baba, dedim içimden. Ona ilk günaydın dediğimde çaktığı yerin izi hâlâ belimdedir. Ne vuruştu lan o! İflahım kesilmişti yemin ederim. Neymiş efendim? Nereden öğreniyormuşuz bu sosyete laflarını? Medeniyet bu medeniyet. Günaydının sosyetesi mi olurmuş?

Şimdi yüzünü kaldırmıştı. Ilık kanımla abdest almış gibi kızıla boyalıydı yüzü. Önce sağına, sonra soluna baktı. Aynı oranda kanlı elleriyle yaşlarını sildi. Sonra cesedimden koşarak uzaklaştı. Tek kelime etmeden.

Önce yardım çağırmaya gittiğini sanarak bekledim. Yoktu.

Gerçeği anladığımda saat 00.47 falandı. Gelmeyecekti. O aslında hiç olmamıştı ki hayatımda… Yine de bir hayal kırıklığı hissetmemiştim. Bağışıklık kazanmak böyle bir şeydi sanırım. Hayaller bir kırılır, iki kırılır… Sonra alışırsınız.

Yılın ilk cinayeti bu kadar sefilce olmasaydı bari, dedim içimden. 23.55 gibi kovalamaya başlamıştı beni. 23.57’de yetişmişti, ayağımın takılmasını fırsat bilerek. İki buçuk, üç dakika kadar dövmüştü.

Kimse de çıkıp bakmamıştı ya cama, ne oluyor dışarıda? diye. Yeni yıl ya, sokakta her şey olabilir. Mubahtır anam. Dayağı bitince kafamı tutmuş, direğin zangır zangır titremesine vesile olacak vuruşları gerçekleştirmeye başlamıştı.

İşte o an, her şey için çok geç kaldığımı anlamıştım. Gidiciydim. Giderken onu da götürmek istedim yanımda. Yeter miydi kuvvetim? Ölümlü beden, yetirebilir miydi?

Yetmemişti velhasıl. Çünkü geri sayım tamamlanıp havai fişekler serbest bırakıldığında, ruhum da serbestti artık. Gökyüzü kabul etmemişti belki ruhumu, ama gece durumdan memnundu. Sarıp sarmaladı bedenimi.

İlk cinayetti ya, onun torpilinden olsa gerek.

Sonuçta artık bir ölüydüm. Cesedimin başında durup yaşadığım sevimsiz olayları düşünmek anlamsızdı. Öyleyse bundan sonra ne yapacağımı kararlaştırmam gerekiyordu.

Önce ölü bedenime bir kez daha baktım. Siyah saçlarım iki, üç aydır makas görmemişti. Uzun, kirli ve darmadağınık duruyordu. Alnımdan aşağıya doğru süzülen kan, yüzümü kısmen ortadan ikiye bölmüştü. Karizmatik bir ölünün yüzüydü bu.

Gülümsedim.

Yeni yeni tüylenmeye başlamış yüzümde başka bir problem yoktu. Derken burnumun da kırık olduğunu fark ettim. Yuh lan, oraya ne ara vurdu şerefsiz?!

Cesedimi daha fazla görmek istemiyordum. Oradan ayrıldım. İstikamet neresiydi? Önce babamın gittiği yöne doğru seğirttim. Sonra vazgeçip tam tersi yöne ilerlemeye başladım.

Artık bir ruh olduğumu unutuyordum. İçimden geçen kara bir kedi bana bunu hatırlattı. Filmlerdeki gibi ha, dedim. Casper olmak da mı vardı? Heyt be.

Ayaklarım yere basmıyor, adeta süzülüyordu. Acaba canlılar –ya da deminki kediyi baz alırsak ‘insanlar’- beni görüyor muydu? Doğa, sanki soruma cevap vermek istermiş gibi önüme bir grup ayyaş çıkarttı. Grup üç kişiden oluşuyordu.

Biraz inceledim. Hepsi on yedi, on sekiz yaşlarında olmalıydı. Dikkatli bakınca yeni yılı kutlayan ayyaşlardan değil de, klasik sokak tinercileri olduğunu anladım. Onlar da yeni yıl tinerinden otlanıyordu işte.

Adım adım bana yaklaştılar.

“Durun,” dedim.

Durmadılar.

Bana dönüp bakmadılar.

“DURUN!” diye bağırdım. Sesim çatallı çıkmıştı.

Durmadılar.

Şimdi aramızda birkaç metreden az bir mesafe vardı. Gözlerimi kapadım. Odaklandım. Sadece karşımdaki bir avuç çapulcunun, beni görebilmesini diliyordum. Ne yani, yeni yılın ilk kurbanı; basit bir dilekte bile bulunamayacak mıydı?

İlk başta dileğimin gerçek olduğunu anlayamamıştım.

Ortadaki tinerci beni ilk fark eden oldu. Önce hayal gördüğünü sanıp yanındakileri dürtükledi. Hayal olmasa da, bir hayalet idi canım gördüğü. Etimolojik olarak bir sorun yaşamayacaktık onunla. Ama sanırım onda bazı psikolojik sorunlar baş göstermişti.

Arkadaşlarıyla birlikte çığlıklar atarak yanımdan ayrıldılar. Gidişlerini, üzülmek şöyle dursun; feci bir tatmin oluşla karşıladım.

İlk Kurban’ın ilk dileği kabul olmuştu işte. Şimdi yeni dilekler diziliydi önümde. Bir anda ters yöne gittiğimi fark ettim. Rotamı katilimin gittiği yöne çevirdim. Bazı şeyler değişmişti…

* * *

Bu tarafa ne kadar çabuk alıştığıma şaşıyordum. Öldürüleli saatler olmuştu; ancak ben kırk yıllık hayalet gibi tecrübeli hissediyordum kendimi. Oysa önceleri karanlıktan dahi korkardım.

Tabii ki bunun altındaki nedenler biraz daha farklıydı. Annem yaşarken, en sevdiğim şeylerden birisiydi ‘karanlık’. Onun içinde düşüncelere kaybolmayı, saatlerce gerçek değil de bir düşe kafa yormayı…

Sonra annem gitti… Yani diğer tarafa…

Ve ben sözde bir babanın eline kaldım. Sonraysa en büyük kâbusumdu ‘karanlık’. Bazen beni dolaba kilitlerdi. Naftalinden kafayı bulmuş bir vaziyette, keçilerime mukayyet olmaya çalışırdım. Çoğu zaman bunu başardığıma da inanırdım.

O dolapta sadece ağlar, babamın ayılıp beni oradan çıkarmasını beklerdim. Ama bir gün babam beni oraya kilitlediğini unutarak defolup gitti evden. Bir buçuk gün de dönmedi. Nerede, kiminleydi bilmiyorum.

Bildiğim şey daracık bir cehennemde; aç, susuz ve havasız bir şekilde kalıverdiğimdi. Naftalinden ötürü arada bir bayılıyor, uyandığımda hâlâ aynı yerde olduğumu görünce de iyice çıldırıyordum.

Dolabın kapaklarını yumruklamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Çişimi dolabın aralığından dışarı yapmaya çalışıyor; yarısından çoğunu üstüme ve oturduğum yere yaptığımı fark edince daha da şiddetli ağlıyordum.

Artık o küçük cehennemde öleceğimden iyice emin olmaya başladığımda, o herif gelip beni dolaptan çıkarmıştı. Çıkardığında yaptığım ilk iş ayaklarına kusmamdı. Onun düşüncesizliğinden ötürü dilediği özür ise; beni beş dakika az dövmesiydi sanırım.

On yaşınıza kadar karanlığa âşık olup; sonrasında bundan delicesine korkmak… Birçok şeyi elimden alan adam, bunu da yapmış ve beni karanlıksız bırakmıştı.

Oysa şimdi kader bana o koyu aromayı geri vermişti. Yılın İlk Kurbanı’na ödüller yağmaya devam ediyordu… Sevimli karanlığımla kol kola yine bir bütündüm. Bu sefer onu elimden almaya Allah’tan başka kimsenin gücü yetmezdi.

Ne naftalin kokulu bir dolap, ne de akli dengesi bozuk bir baba…

* * *

Yılbaşı kutlamaları bütün hızıyla sürüyor olmalıydı. Artık bazı şeylere ilgimi kaybettiğimi fark ediyordum. Eskiden yılbaşlarını hep bir umutla beklerdim. Büyüdükçe bunun yararsız bir bekleyiş olduğunu anladım.

Sonuçta yılın başı ya da sonu, benim gibiler için bir kutlama gereksinimi doğuracak kadar özel olamıyordu. Yeni yılın sihri şanssızlığımı alıp götürmüyordu. Hatta üstüne en az bir o kadar daha şanssızlık ekliyordu. Büyümek, olan bitenin farkına varmak ve keçileri kaçırmaya bir adım daha yaklaşmak gibi…

Yine şimdi, küçükten kalan bir yeni yıl ezgisini mırıldanarak katilimin peşinden gidiyordum. Onun nereye gitmiş olabileceği hakkında bir fikrim yoktu. Ama ayaklarım -hâlâ süzülerek yol alıyorlardı- sanki adresi biliyormuşçasına sorgulamadan yönlendiriyordu beni. Avın kokusunu almış olmalıydılar.

Arada bir sokaktan geçen insanlarla karşılaşıyor, ama tinercilere olduğu gibi görünmeyi tercih etmiyordum. Görüneceğim tek bir kişi kalmıştı. Sonrasınıysa sonra düşünecektim. Bir ‘sonra’ var ise tabii.

* * *

En nihayetinde ayaklarım durdu. Geldiğim yer, hayatımda üç ya da dört defa gördüğüm deniz kenarıydı. İstanbul’da yaşayıp da denizi bu kadar az gören var mıydı acaba? Tuzlu suyun kokusunu içime çektim ya da çektiğimi hayal ettim. Sonuçta bir hayalettim ve bazı insansı özelliklerim uçup gitmeye başlıyordu.

Dalgaların sesi bana özgürlüğü hatırlattı. Bir an her şeyi bir kenara bırakıp uçup gitmeyi istedim. Öte Taraf’ı arzuluyordum ve bunun için intikamı dahi bırakabilir gibiydim. Ama bu his sadece bir an sürdü.

Sonra gözlerim olması gereken noktaya kilitlendi. Adamın birisi deniz suyuyla üstünü başını yıkıyordu. Onun kim olduğunu anlayınca arkasından yaklaşıp kıçına bir tekme çakmayı istedim. Bir an bunu gerçekten yapacağımı düşündüm, ama yapmadım.

Şeytan dürtmesi derler ya, çabuk geçmişti galiba. Anladığım kadarıyla şeytan da bu intikamın keyfini bozmak istemiyordu. Bir tekmeyle mi alınacaktı onca yılın intikamı? Güldüm. Ya da güldük mü demeliydim?

O da yanımdaydı, hissediyordum.

Adam nihayet üstünü başını kanımdan arındırdı. Ve kayaların üzerine çıkıp kurumayı bekledi. Hasta olacak salak, diye düşündüm. Tabii vakit bulabilirse…

Sırıtıyordum.

Onun birkaç metre ötesine, kayalıkların üzerine kuruldum. Ölümümden sonra nasıl bir tutum izleyeceğini merak ediyordum. Acaba hatırlıyor muydu? Sanki yoktan var etmiş gibi bir bira şişesi çıkardı, içmeye başladı.

Arada bir kesik kesik hıçkırıyordu. Ne için ya da kim için?

Adam kurudu. Ben bekledim. Saat sabah dörde geliyordu. Deniz dingin, sokaklar öncesine göre daha sessizdi.

Sessizliği bozmaya karar verdim, ayağa kalkıp tepesine dikildim.

Tam önümde oturmuş, içiyordu. O içerken bu kadar yakınında durmak istemezdim. Döverdi.

Duruyordum işte, üstüne bir de konuşmaya başladım.

“Yılın İlk Cinayeti konuşuyor, ölümüm hakkında ne düşünüyorsun baba?” Sesimi boğuklaştırarak, kendi kendime cevap verdim.

“Az dayağımı yemedi, iyi çocuktu ya. Hele bir gün bunu öyle bi dövmüştüm ki… Anasını satayım kendime geldiğimde ‘bu benim eserim mi?’ diye sorasım gelmişti. Öyle yani.”
Yine ilk sesime döndüm. “Bundan sonraki yaşamınızda, ne ya da kimleri döverek bastırılmış çaresizliğinizi dışa vuracaksınız?”

“Sanırıııııııııım, evlatlık falan alırım belki. Verirlerse yani. Olmadı parayla dövecek çocuk tutarım. Aşağı mahallede varmış galiba öyleleri. Yine de benimki kadar zevkli olmaz be.”

Dediklerime ben de şaşırıyordum. Sözler ağzımdan çıktıkça, hepsinin gerçekleşme ihtimali olan şeyler olduğunu anlıyor; iyice öfkeleniyordum.

“Annemi de sen mi öldürdün baba, ha?”

Hiç bu kadar gözüm dönmemişti. Ve sanırım ağzımdan çıkan son sözler, bedenimle birlikte görünür olmuştu dünyaya. Babam iri gözlerle bana bakıyordu. İşin işten geçtiğini anladım, fırsat bu fırsattı.

Yakasına yapıştım.

“Şimdi roller değişti.”

Titriyordu. Titretiyorduk, ‘o’ da yanımdaydı. Karşımdakinin korkudan dili tutulmuş, çılgına dönmüştü. Konuşamayışını fırsat bildim.

“Soruma cevap ver! Sen mi öldürdün! Sen! Sen! Sen! Neden her şeyin içine sıçmak zorundasın! Sen, evet! Daha kaç hayata edeceksin, kaç hayatı söndüreceksin?! Adaletine soktuğum dünyası, işte şimdi intikam zamanı.

“Şöyle bir söz var baba, bilir misin? ‘Geciken adalet, adalet değildir.’ Evet, bu adalet değil baba, adalet değil. Bu sadece kin. Bu sadece intikam! Bu senin sonun baba! Senin diğer tarafa gidiş biletin!”

Bir canlı olsam ağzımdan çıkan tükürükler makineli tüfek mermisi edasıyla etrafa yayılırdı. Ama değildim. Patlamış ve lavını kusan volkandan başka bir şey değildim.

“Neden konuşamıyorsun baba? Dilini mi yuttun? Yoksa para verip seviştiğin kadınlarla, ‘Fransız’ denerken; biri dilini mi kaptı? Ah eminim öyle olsa, o fahişeye iki katı para verirdin. Bizim kaç akşam yemeğimiz ederdi o para? Kaç akşam!

“Aslında şaşıyorum ya… Yeni yıla birisinin koynunda girmemiş olmana. Ya da belki girecektin de, ölümüm o renkli planı bozuverdi? Öyle mi dersin baba? Planlarını alt üst mü ettim?”

Hâlâ titriyor, gözleri çılgınlar gibi odaksızca dönüyordu.

“Ah, umarım planlarını alt üst etmişimdir.”

Öfke kusuşum nahoş bir sesle bozuldu.

“Selçuuuuuuk, hayatımmm.”

Adamı bırakıp sesin geldiği yöne döndüm. Bu bir travestiydi. Beni görmemiş olacak ki, sırıtarak bu yana doğru geliyordu.

Yok artık! Çüş!

Yaşıyor olsam -ve midemde sıcak bir yemek olsa- kesinlikle kusardım. Kadın(?) bizden tarafa doğru gelişine ara vermişti. Galiba beni gördü.

“Bö!”

Rezilce bir çığlık sesiyle topukladı. Bir an önce defolmasına sevinmiştim. İşime geri dönmeliydim…

“Standardın bu kadar düşmüş müydü be baba? Ya da doğru soru şu mu olmalıydı: ‘Senin bir standardın var mı baba?’ Evladını öldürüp elin travestisi için hazırlanmak ne demek baba?”

Yeniden yakasına yapıştım.

“Konuş benimle! Ne demek! KONUŞ!”

Ama konuşmadı. Benimle hiçbir zaman iletişime geçemiyordu. Belki de onun standardına erişememiştim.

Korkusunun kokusunu içime çektim. İtler gibi korkunun tadını alabiliyordum! İtten bile basite çevirmişti beni! Ellerimi pis bedeninden çektim.

Derin bir nefes aldım. Kollarından tutup o devi Marmara’nın soğuk sularına doğru fırlattım. Denizlere çöp atılmasına karşıydım. Ama Marmara’nın beni affedeceğini biliyordum. Her ne kadar çok sıkı fıkı olamasak da…

Babamı öldürmek içimden gelmemişti. Yaşarken, hiçbir zaman içimden geldiği gibi davranamamıştım. Onun acısı, işte şimdi çıkıyordu.

Bugün yaşadıkları ona yeter miydi? Büyük ihtimalle hayır. Ama şeytanın oyununa kanmamış, onu öldürmeyerek kendimce büyük bir iş yapmıştım.

Şeytan, yılın ilk kurbanını kandıramamıştı. Ve doğa ananın, ilk cinayete torpili burada son bulmuştu.

Dünya üzerinden silinip yeni bir yolculuğa adım atarken, denizde yüzme bilmeyen hayvanlar gibi çırpınan adama baktım. Hâlbuki yüzmeyi de bilirdi.

Ama birileri ona, sarhoşken denize girmemesi gerektiğini söylememiş olmalıydı.

SON

Mart 2010

Bir Yorum Yap