Zürafanız Yanıyor Ama Söndürürseniz Uyuyamam

Salvador Dali’ye…

*

 “Geceyi yapan biri var sanki.”

Ferit Edgü – “Karanlıkta”

1.

“DİKKAT! YANICI MADDE! ZÜRAFALAR! ATEŞLE! YAKLAŞMA!” diyordu tabela, çitlerin hemen önündeydi. Arkasında dört zürafa piknik yapmaktaydı. Dünya umurlarında değil gibiydi. Çitler umurlarında değil gibiydi. Otlar vardı, serin bir rüzgâr ve daha fazla ot…

Serin bir ip boyunlarına geçtiğinde de durumu fazla ciddiye almadılar. Her gece ateş böcekleri gibi ışık saçmaktaydılar. Ateş böceklerinin mecazını gerçek kılarak tutuştuklarında hakkaten de yanıyorlardı. Fakat can vermek bir yana, ısrarla ve şevkle alazlanıyor ve geceyi aydınlatıyorlardı. Tarihin en büyük gece lambalarıydılar. Nusret Mungan’ın, torunu için gözünü bile kırpmadan getirttiği çok özel varlıklar…

Efil Mungan karanlıktan korkuyordu. Gece lambaları yetersizdi ve geceyi gündüze çeviren zürafalar olmadan, Efil’in uyuması mümkün değildi. Küçük kız altı yıldır böyle uyuyordu. Ve Nusret Mungan yaşına başına bakmadan bu durumun sürmesini sağlamak için ülkesinin bütçesini hiçe saymaya devam ediyordu.

Serin iplerse zürafaları, alanlarının dışına çekiştirmeye devam ediyordu. Gün batmaktaydı. Geceyi gece yapan, avuç avuç siyah atmaya başlamıştı göğün tepesinden. Gök kubbe kararıyordu. Çekirdek Orman’dan çitleme sesleri yükselmeye başlamıştı bile.

Efil’in uyku saati yaklaşmıştı.

2.

“Zürafalar,” diyor, sesi titrek, “gitmişler!”

Giderler tabii, diye düşünüyor. Adam soytarı. Her gece cayır cayır yakıyorsunuz hayvanları. Nasıl gitmesinler? Soytarı seyise dönüyor, “Nusret Mungan’ın bundan haberi var mı?” Ve bana bunu neden söylüyorsun…

“Yok!” Seyis bir müddet bekliyor. Genç bir adam kendileri. Kalabalık olmayan bir ülkenin, kalabalık olmayan bir ahırına bakmakla görevli. Yükte ağır, pahada da ağır bir ahır bu. Ağır ahır. Ahır ağır. Yinelemeler adamın iç yankısı. İç yangını. Anlamsızlık diz boyu. Koskoca zürafaları nasıl gözünden kaçırır? “Çalmış olmasınlar…” diye ekliyor dayanamayıp.

Soytarı düşünüyor. “Çalmış olmasınlar, lütfen,” diyor. Ama koca koca zürafaların tek başlarına çitleri aşıp da ortadan kaybolmalarına aklı pek ermiyor. İsyan edecek hayvan değiller. Kaldı ki yanmaktan hoşlandıklarına bile inanılabilirdi.

“Kim olabilir? Nereye götürebilirler?” Seyis davanın peşini bırakmayacak. Anlaşılan niyeti bu işi fazla büyütmeden çözmek. Ama aklı yetmiyor. Ve cesareti.

“Bu diyarda zürafaları gizleyebilecekleri tek bir yer var: Çekirdek Orman! İnsan eti çitleyenlerin dünyası.”

İnsan eti çitleme meselesi kötü bir söylenceden fazlası değildi belki, ancak soytarı tam burada, bu zamanda bunu belirtmekten neşe duymuştu. Seyisin iyice korkması onun hoşuna gidiyordu.

“Ama kim…” diye sızlanmaya devam etti.

“Kim olacak!” Nusret Mungan odaya girmişti. Tüm öfkesiyle seyis ve soytarının karşısına dikilerek, “Tigırlar!” diye bağırdı.

Soytarı gözlerini kısmıştı. “Tigırlar? Şu kaplan kılıklı yabaniler mi?”

Nusret Mungan ocağın altını kısan soytarısına, “Evet, onlar! Kış yaklaşıyor ve sözlerim, boyun eğmeyecekleri kadar uzaklarından geçiyor. Ormanın iyice içlerine çekilmişlerdi, son vergiyi ödemediklerinde; niyetlerini anlamıştım. Hata bende ki yeterince büyük düşünemedim. Böyle bir riske girmelerini beklemezdim!”

Seyis, “Öyleyse ordumuzla ormanın derinliklerine girer ve onlardan zürafalarımızı geri alırız!”

Sessizlik. Pot kırılıyor…

“Bizim ordumuz yok ki?” Pot başarıyla kırıldı.

Nusret Mungan, iç çekerek, “Soytarı haklı. Ordumuz yok. Sanırım koca sarayda sekiz on kişi, koca ülkedeyse yirmi otuz kişi anca varız ya da yokuz. Kabul etmek gerekir ki yok olmak konusunda büyük ustalarız. Zürafalarımızı geri almalıyız. Çünkü biliyorsunuz, Efil…”

“Efil zürafasız uyuyamaz!”

“Hava karardı, bu gece kıza uyku yok mu?”

“Yok. Onu da yanımıza alacağız.”

Torununa karşı her daim sürdürdüğü koruyucu tavra ters düşen bu davranış seyis ve soytarıyı şaşırtsa da bir yorumda bulunmadılar.

Çitlenme ihtimalleri kafalarını kurcalıyordu.

3.

“Çit!”

“Çit çit!”

“Çit!”

“Gerçekten de… çitliyorlar mı dede?

“Soytarı çekirdek çitliyor.” Bakışlar komutu verdi: Çitleme!

Soytarı elini şapkasının ponponlarından -ki dört taneydiler ve her biri farklı taraflara bakıyordu- çekip ciddi bir hale büründü. Seyis zaten ciddiydi, hayatını gözünün önünden geçiriyordu. Sanki hayatı gözlerinin önüne gelmek istemiyormuş gibi hissediyordu, göz hudutlarının kenarlarındaki küçük seyisler hayatını halatlarla çeke çeke gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Zorlandığı şakaklarının gümbürtüsünden belliydi. Eli kemerindeki kırbacına gitti. Onu sevgiyle okşadı.

“Çit!” Ciddiyet sona ermişti.

Nusret Mugan iç geçirdi. Elinde sopasıyla hakiki bir dedeydi. Zürafalarını geri almaya gidiyordu. Soluk alışverişleri çekirdek ağaçlarını titretiyordu. Heybetinden değil yanlış anlamayın. Sadece çok fazla sigara içmişti: Tadıyaman-Füba. Çekirdekler rahatsız oluyordu.

Efil’se halinden memnundu. Uykusuz bir gece onun için yeni bir macera demekti ve bunu sonuna kadar yaşamak istiyordu. Zürafaları bulamazlarsa nasıl uyuyacağını düşünmek bile istemiyordu. Uyku önemliydi. Rüyaları önemliydi. Gece bastırıyordu ve gökteki ulu peynir, ağaçların arasından yollarını aydınlatmaya çabalıyordu.

Çekirdek Orman büyüktü. Çekirdek ağaçları, ormanın derinlerine gittikçe uzayıp sıklaşıyordu. Tigırlarsa elbette olabildiğince kuytu ve karanlık noktalarda varlık buluyordu. Fakat zürafaları bu sık ağaçların arasından nasıl geçirmişlerdi ve geçirseler bile nereye götürmüşlerdi?

Cevap yerine bir çit sesi duyuldu. Soytarı masumdu, Mungan biliyordu.

* * *

Bu ormanın henüz küçücük bir koru olduğu günleri hatırlıyordu. Şimdilerde hafızası pek de kuvvetli değildi. Ama o günleri iyi biliyordu. Yazmıştı bunları. Yazmak ölümsüzleştirmekti. Yazmak, yaşadığını ispat etmekti.

Ormanın küçüğüne koru mu denirdi? Korular büyüyünce devasa ormanlara mı dönerdi? Bize, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana, diye öğretilmişlerdi. Öyleyse bu sayfayı çitliyoruz. Sayfaları çitleyenler iyi bilirler ki bir öyküde bir çekirdek görülüyorsa öykünün bir yerinde o çekirdek mutlaka çitlenir!

Çekirdek Ormanı’nda olduğumuzu göz önüne alırsanız… Ne kadar çok çitleyen…

“ÇİT!”

“ÇİT ÇİT ÇİT!”

“Dede…”

“Sus.”

Efil sustu. Etraf kabuk ve gümbürtüyle doldu. Sonra birileri Nelson Muntz’ın üstüne kaykayla basmış ve o da yaprak yığınından mutsuzca fırlamış gibi oldu. Mungan elindeki sopayı yere vurarak üstündeki kabukları döktü. Diğerlerinin, özellikle de Efil’in epey bir silkelenmesi gerekti.

Kabuklar toprağa indiğinde karşılaştıkları manzara sıra dışıydı.

Az önce bir zürafa çitlenmişti.

* * *

Soytarı (neyin?) kabukları üzerlerine atlamalarını kaba bulmuştu. Yakışıksız bir şaka yapmaya davranırken Efil’in kafasındaki şeyi fark etti ve gülmeye başladı. Şeyi…

Şey…

Bir zürafa kafatası! İyice sıyrılmış, tek bir et parçası bile bırakılmamıştı. Efil yeni kafasıyla şaşkınlıkla etrafına bakınmaktaydı. Seyis onu bu dertten kurtarırken Nusret Mungan önündeki zürafa iskeletinden gözlerini alamıyordu. (Mungan) Gerçekten öfkeli görünüyordu. Sanki, sanki beklemediği bir şey gerçekleşmişti. Her şey tamamdı. Tigırların zürafaları kaçırması, torununu böyle bir maceraya ortak etmesi, Çekirdek Orman’ın içlerine kadar girmeleri hep tamamdı da, bu iskelet… Bu iskelet hiç de yakışmamıştı manzaraya!

Gözleri doldu. Zürafanın başsız iskeletine yaklaşırken onun kimliğini teşhis etmeye çalıştı. Başaramadı. İyice öfkelendi. Kesik kesik soluyarak ormanın derinlerine döndü: “Bu… yanlış… Bu çok… yanlış…

“Yürüyün,” dedi. Emri, atını kaybeden bir kovboyun filleri istismar ederek onları çapraz yerine “L” gitmeye zorlaması kadar dehşet vericiydi. Çitlenmiş zürafa iskeletinin üzerinden atlayıp yürümeye devam ederlerken yol arkadaşları işte bu dehşete ortak oluyordu.

Zürafa (iskeleti) iyice gerilerinde kaldığında Çekirdek Orman’ın çekmecelerinden biri ağır ağır açıldı.

Sonra diğerleri. Bu kez hızlı.

 * * *

 Nusret Mungan çekmecelerden çıkan Tigırları izlerken Efil dedesinin pantolonunu çekiştirmekteydi. Soytarı ve seyis birer adım arkada tepkisizce durmaktaydılar.

Tigırlar neredeyse çıplaktılar. Başlarından aşağıya kaplan kürkleri sarkmaktaydı ve bu kürk bellerine doğru ön taraflarına uzanıyordu Kaplanın ağzı ve özellikle dişleri, kukuletalarının bir parçasıydı. Ellerinde Mungan’ınkini andıran büyük sopalar vardı. Grubun lideri olduğu anlaşılan Tigır, bir adım öne çıktı.

“Kızı da getirmişsin.”

Mungan dişlerini sıkıyor, konuşmayı reddediyordu.

“Zürafayı kurban ettiğimiz için mi kızdın yoksa?”

Mungan alay edilmekten hoşlanmazdı, üslubu sevmedi.

“Diğerlerinin durumu iyi, merak etme. Sadece kışa hazırlanıyoruz. Geçen kış soğuktan çok canımız yandı. Ayrıca verdiğimiz kurbanlar o kadar yetersizdi ki, çekirdeklerin tuzu bir türlü kıvamında olmuyordu. Bizi de anlamalısın.”

Hava iyice kararmıştı. Çekirdek ağaçlarının kabuklarından yansıyan ay ışığı azalıyordu. Çok uzaklardan yeni yeni yükselen alevlerin çıtırtısı duyulmaktaydı. İleride bir açıklık vardı ve Tigırlar küçük bir şenlik yapmaktaydı. Açıklığa giden yol bir koridoru andırıyordu. Ağaçlar sanki sürünerek kenara çekilmiş ve zürafalara geçmeleri için müsaade etmişlerdi. Açıklıkla aralarındaysa yüzlerce ağaç -ki tehlike arz ettikleri artık belli olmaya başlamıştı- ve ağaçların kovuklarından çekmecelerinden çıkmakta olan onlarca eli sopalı Tigır vardı. Efil dedesinin pantolonunu çeke çeke onu iyice belden aşağıya indirmişti.

Nusret Mungan, kızın elini pantolonundan çekti. Belini topladı. Gözünün ucu ile soytarı ve seyise baktı. Ardından sopasını sert bir şekilde yere vurdu. Toprak yarılmadı ve Tigırlar bu yarıktan aşağıya, dünyanın kalbine doğru düşmeye başlamadı. Mungan’ın bile mucizeleri sınırlıydı. Sopa keskin bir kılıca dönüştü. Hemen arkasında bir kırbaç şakladı, (kırbacın) boyu üç metreye yaklaşıyordu ve sonrasında bir şapka havalandı. Ponponlar döndü, döndü, döndü… Yere düştüğünde küçük bir (alevli) top makinesine dönüştü. Soytarı makinenin arkasına siper alıp eski ponpon uçlarından birisini namluya sürmeye başlamıştı bile. Seyis aradaki mesafeden memnundu. Korkaklığını, düşmanıyla arasına dörder beşer metreler koyarak bastırıyordu. Kırbacı iyice uzamış ve ucu çatallanmıştı. Mungan Efil’i tuttuğu gibi çalılıkların arasına fırlattı ve gözleriyle, “Orada kal!” dedi. Nusret Mungan gözleriyle konuşmayı çok severdi.

Tigırlar böyle bir silahlanma bekliyorlardı. Onlar da sopalarına sıkıca sarıldı (hayır, onlarınki kılıca dönmedi) ve sonraki an, çekmeceler havada uçuştu. Bir ağaç eğildi ve bir kırbacın ucunu çitledi. Bir çekmece uçtu ve bir alev kütlesine kafa attı. Bir kılıç savruldu ve bir postu en olmadık yerinden deldi. Bu eylemlerin yeri ve sırası ve hedef noktası değişti ve birler çok’a döndü. Fakat en sonunda bir çığlık havada patladı ve bir kulağın zarını yırtıverdi.

İşte o zaman, çoğullar azaldı ve bitti. Eylem yerini hiçliğe bıraktı ve buna eylemsizlik denmedi. Bir ağaç Efil’in sol kolunu çitlemişti.

Siz bu çitlenmekten ne anlıyorsunuz? Benim kafamda bir koldan çekilen deri ve et, ardından da geriye kalan bembeyaz, kusursuz bir kemik yığını canlanıyor. Omuzdan sarkan ve sallanan kemikler.

Nusret Mungan çığlığı görüyor. Duymuyor hayır. Görüyor. Havada uçuşan çirkin notalar halindeki bu çığlığı somutça görebiliyor. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi. Alandaki son Tigır’ın da sopasını kırıp torununa dönüyor. Yerler postlarla kaplı, yerler dev ve kanlı bir postmodern halı yığını. Ağaçlar sessiz. İleri gitmiş olabileceklerinin farkında.

Mungan’ın kılıcı yerini sopaya bırakıp sahibinin çökmüş omuzlarına destek oluyor. Herkes soluk soluğa. Efil ağlamıyor. Efil büyümüş mü, neden ağlamıyor? Arada bir kolundan geriye kalanlara dehşetle göz atıp önüne dönüyor. Başını kaldırıp dedesine bir baksa belki de cidden ağlamaya başlayacak ama başını kaldırmıyor işte.

“Çekiliyoruz,” diyor Mungan. “Eve dönüyoruz.”

Uzaklardan yanan zürafaların alevi ve Tigırların neşesi duyulabiliyor. Bu sahnenin fon müziği bu değil.

Ama duyuluyor.

4.

Nusret Mungan, torununun ömrü boyunca yanan zürafalar eşliğinde uyumasını istemiyordu. Bir anlaşma yapmak istemişti. Zürafalar karşılığında torununa, onu büyütecek bir macera… Fakat şartlara uyulmamıştı. İhanet! Zürafalar zarar görmemeliydi. Hele torunu? Onun saçının bir teline bile zarar gelirse, demişti. Cümlesini tamamlamamıştı. Ama şimdi tamamlıyordu. Şimdi, güç sahibi bir ihtiyarın ağzında canavar dönüşebilecek o eksik cümleyi, büyük bir nefretle tamamlayabiliyordu.

“Bana bir masal anlatır mısın dede?”

Efil konuştuğunda Nusret Mungan, torununun yatağının başında işte bu intikam düşlerini kurmaktaydı. Yüzü yumuşadı. Küçük kızın sol omzunu sarmışlardı. Yaranın mikrop kapma riski yok gibiydi. Çok temiz bir çitlenmeydi bu. Çekirdek ağacından mikrop kapar mıydı insan?

“Anlatırım, sevgili kızım, anlatırım.”

Ve anlattı da.

Efil altı yıl sonra ilk defa zürafa ışığıyla aydınlanmayan bir gecede uyudu. Onu büyüten maceranın kâbuslarından, ateşten ve çekirdeklerden çok uzakta. Ertesi gün, Nusret Mungan, Çekirdek Orman’ı kül edecek emri verecekti.

30 Mayıs 2013

Not: Bu öykü ilk olarak Marşandiz Fanzin’in ikinci sayısında yayımlanmıştır.

2 Yorum

  1. Tüyler ürpertici

  2. “Çekirdek orman” fikrine, ağaçların insan çitlemesine; “Geceyi gece yapan, avuç avuç siyah atmaya başlamıştı göğün tepesinden.” ifadesinin güzelliğine; “Emri, atını kaybeden bir kovboyun filleri istismar ederek onları çapraz yerine “L” gitmeye zorlaması kadar dehşet vericiydi.” cümlesindeki benzetmenin eşsizliğine bayıldım. Elbette bu kadar değil beğendiklerim lakin bütün öyküyü de bir yoruma kopyalayamam ki :)

Bir Yorum Yap