Eftalya Efil ya da Sadece O Kız

“Artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum.”

Didem Madak

1. Kıyameti Bekliyoruz

Kıyameti bekliyoruz. Hepimiz. Ve bunu yaparken sıkılmak istemiyoruz. Yerinde duramayan rahatsız ruhlarız.

Bu istasyon bizim! Kanımızla ıslattık o rayları. Bizim kanımızla yıkandı, bizim korkumuzla nefes aldı, bizim çığlığımızla uyandı… Orada canımızı teslim ettik. Evet, pek de becerikli değildik. Cesetlerimiz soğudu. Yine de fazla uzağa gidemedik. Raylarda yatan bedenlerimiz onlar için yeterliydi.

Orada cansız bir şekilde yatıyorsanız, insanlar sizin bir yerlere gidip gidememiş olmanızla ilgilenmez. Ölmüşsünüzdür.

Fakat biz buradayız ve bekliyoruz. Burası bizim istasyonumuz. Buradayız.

Bekliyoruz.

* * *

Bir şeyin sebebinin olması ile hiçbir sebebinin olmaması arasındaki fark çok azdır. Çünkü var olan ya da olmayan sebep, sonucu etkilemez. Olan olmuş, torba dolmuştur. Mesela bir insanı son derece haklı sebeplerle öldürmekle hiçbir sebebiniz yokken öldürmek arasındaki fark kimseyi ilgilendirmez. Ölümün ilacını hâlâ bulamadık çünkü. Öldürmenin ilacını da. Ve nedensiz cinayetlerin… Bazı şeyler eksik kalınca bilim adamlarının çare buldukları hastalıklar kulağa fuzuli geliyor.

O günden bahsedelim. Fırtınalıydı. Göz gözü görüyordu ama, bir sorun hele, nasıl görüyordu! Dünyanın bazı günleri olağan değildir. O günlerden birisiydi işte. Onlar, bizim günlerimizdir. Varlığımızı, enerjimizi en çok hissettirebildiğimiz günler.

Koşuşturan onlarca insan vardı. Her tarafınız ıslandıktan sonra, birkaç saniye fazla ya da az ıslanmak neyi değiştirirdi? Bu tamamen hayvani dürtülerle ilgili.

Haydarpaşa Tren Garı sığınma evi gibiydi. Rahatsız olmuştuk. Ama bir yandan da memnunduk. Olabildiğince geniş bir menü sunulmuştu önümüze.

Bu arada, biz kim miyiz? Yerinde duramayan rahatsız ruhlar tanımı sizi tatmin etmedi mi? Ben Haydarpaşa Garı’nın efsanevi ruhları olduğumuz konusunda ısrarcıyım. Gara nefes veren, mucizevî kimseler… Fakat gar görevlimiz Münir Öz, kaybolmuş birkaç ruhtan fazlası olmadığımızı iddia ediyor. Öyleyse bu da herhangi bir hayalet öyküsünden fazlası değil.

Münir Öz yanılıyor. Bendeniz Cumali Saydam, esefle itiraf ediyorum ki; ruhsal yolculuğunu tamamlayamamış sıradan tayflardan ibaret değiliz. Her şey sonlandığında ne olduğumuza lütfen siz karar verin.

Evvela Münir Öz vardı. Bir koca yüzyıla tanıklık etmiş olacak. İyi huyludur, çoğu zaman sevecen bir yapısının olduğunu da söyleyebiliriz. Elli beş yaşında vefat etmiş. Türk filmlerinde gördüğünüz, memur elbiseli, dudaklarından düdük düşmeyen o tren yolu adamlarından. Ne hikmetse -hepimiz gibi- o da tren raylarında can vermiş. Yine fırtınalı bir gecede. Gardan ayrılamayışını hiç sorun etmemiş. Zaten çoğu gece burada yatarmış, bekâr adam sonuçta. Değişen tek şey alamadığı nefesler ve emeklilik ikramiyesi. Bir de yarı saydam yeni görüntüsü olacak. Bence gayet şık. Bana o kadar yakışmıyor.

Sonra ben geldim. Cumali Saydam. Ne iyi ettim de geldim. Gencecik yaşımda üstelik. Dünya benim ölümüme ağladı ya da o gün sadece ahmakıslatan vardı. Asla önemli birisi olamadım. Trenden düştüm ben. Ya da atladım diyelim. Pekâlâ, intihar etmiş bile olabilirim. Sonuçta buradayım. Bütün hayatım, benden başka kimsenin işine yaramadı. Belki de benim bile işime yaramayacak biriyim ben.

Şu günlerde iki derdim var: İlki soyadımın hakkını tam olarak verememek, çünkü yarı saydamlık bana göre değil. İkincisiyse Dilemma.

Aramıza son katılan hayalet Dilemma Huysuz. Geleli yirmi sene ya oldu ya olmadı. O zamandan beri kız arkadaşım. Dostlarım… Ben gerçekten yokluktayım! Onu tanıtmıyorum, zamanla siz de anlayacaksınız zaten davayı.

İşte garın tayf-ası bundan ibaret. Şimdi, o güne dönebilir miyiz?

2. Ablalar Öldürür

İkisi de sırılsıklamdı. Tercih yapmakta zorlanıyordum. Münir sessiz kalmıştı; ama Dilemma’nın dediğine göre en sefilini seçmeliydik. (Niye ki, daha mı iyi ölüyorlar?) Kalabalığın arasından süzülmüş ve bir müddet yalnızca izlemiştik. Sonunda karar verdik. İki kız; birisi yirmilerinde, öbürü taş çatlasa on üç. Birbirlerine de nasıl benziyorlar… Çok canlar yakacaklar; belki büyük olanı yakmaya başladı bile. Kötü bir deyim! Can öyle mi yakılır?

Gözüme büyük olanını kestirmiştim. Dilemma gerçekten güzel bir kız; ancak kişiyi hayattan ölümden bezdirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Salt güzelliğin kaç kuruş ettiğini hesaplamaya çalışıyorum… Hiçbir fikrim yok.

İkili, raylara iyice yaklaşmıştı. Büyük olanı, ıslak saçlarını gözlerinin önünden çekmekte. Niyeti baştan çıkartmak değildi belki; ama ben çıkıyorum. Trenin sesi, yeni başlayanlar için son derece ürkütücüydü. Küçük kız aheste aheste kükreyen trenin sesinden korktuğundan olacak, ablasının eline iyice yapışmıştı. Kıza üzülüyorum bir an. Dilerim ebeveynleri sağdır. Müstakbel gelinimin yanı başındayım, tek yapmam gereken fısıldamak. Gar yanımızda, ritüel gerçekleşecek.

Zamanı geldiğinde, tek bir ruha kıyamete kadar burada olma hakkı tanıyabiliyoruz. Ama vakit çok yanlış geliyor; çünkü açılan şapkada tavşan yok. Güvercin de yok. Şapkada yalnızca ölüm var ve bu ölüm, yanlış isim için. Abrakadabra!

Dilemma benden önce davranıp fısıldadı:

“Ablalar öldürür.”

Orospu! Niyetimi anlamış olmalıydı.

Küçük kızın gözleri dehşetle irileşti, hangi kardeş ablasından böyle bir şey bekler? Abla, kardeşini raylara doğru kuvvetlice savururken tutuşan elleri ayrıldı. Kısık bir çığlık. Makinist treni durduramadı ama çığlık atmaktan da geri durmadı. Bunu duyan tren de çığlık attı, fren sesinde buz gibi hüzün var. O an herkes çığlık çığlığa, bir biz susuyoruz. Ne kadar ruhsuzduk!

Koca canavar, ölü yaprakları çiğner gibi ezdi raylardaki küçük kızı. Abla ne yaptığını fark edene kadar, dizlerinin bağı çoktan çözülmüştü bile. Eliyle ağzını kapatıp çığlığını yuttu, ne yapmıştı? Dişleri bir an cevap verecek gibi oldu, hemen sonra vazgeçtiler. Ne diyeceklerdi: “Seni katil orospu!” Acı yeterince keskindi. Dilemma ablanın hemen ardında, onu benden başka kimsenin göremediğini biliyorum. Hâlâ yerimde çiviliyim.

“Ne yaptın?” bakışımın cevabını, bana değil dizlerinin üzerinde hıçkırarak ağlayan kıza verdi: “Üzülme, fazla uzağa gitmiş olamaz!”

Gerçekten çok canlar yanacak ve hevesim kursağımda.

3. Son Dinlenme Tesisi

“Onu istemediğimi biliyordun, neden?”

“Çünkü öyle olması gerekiyordu.”

Daha fazla konuşmadım. Yağmur, siren sesleri, polisler… Hepsi durulmuştu da, şu içimdeki öfke bir türlü susmuyordu. Buna hakkı yoktu.

“Olan oldu,” diyerek şimdilik noktayı koymuştu Münir, oysa benim için sadece bir virgüldü bu. Yine de tecrübeli bir oyuncuydum, hayat ölüm devam ediyordu.

“Adı neymiş kızın?” diye sordum.

“Eyfel miymiş, Eften Püften miymiş neymiş. Ben anlamadım vallahi.”

Huysuzluğuna sabrım kalmamıştı, “Soranda kabahat,” der gibi baktım ve puf!

* * *

Puf!

Korkusunu duyabiliyordum. Ekşi, ağızda dağılan ve huzursuzluk veren bir tat. Garın tenha köşelerinden birisindeydi kız. Sırtını duvara vermiş, başı dizlerinin arasında… Çok klasik. Arada bir hıçkırıyor; ona hiç yakıştıramıyorum. Ölüler ağlamamalı. Ardımızdan yeterince insan ağlamıyor mu? Galiba bu konuda çoğul konuşmamalıydım. En azından kendi adıma.

Ona yaklaştığımı fark edince başını kaldırdı. Kızı tasvir etmeli miyim, emin değilim. Bu hikâyede uzun uzun anlatılmayı hak eden belki de tek ölünün o olduğunu, sonradan öğrenecektim. Henüz büluğ çağının başlarında, göğüsleri mandalinadan biraz daha iri. Kilosu yerinde; dolgun bir fiziği olacaktı belki de. Bu ihtimal artık sıfır.

Oval yüzüne çizilmiş ilahi bir bakış. Yaşarken bu şekilde bakmadığından neredeyse eminim. Bir, “Neden?” bakışı bu. “Neden ben?” Daha delice bir öyküde, benzer bir sorunun cevabı için, “Neden bir başkası olsun?” dendiğini hatırlıyorum. Ben o kadar gaddar değilim. “Keşke sen olmasaydın küçük kız,” diyebiliyorum yalnızca. Duymuyor. İçimden geçenleri kesinlikle duymuyor. Ona bakarken içimden transatlantikler geçiyor ama o duymuyor. Söylediklerimi duymamış olmasına aldırmıyorum.

Kahverengi saçlarından bahsetmiş miydim? Tonunu tam olarak seçemiyorum; yarı saydam olmanın getirilerinden biri. Etkileyici oldukları kesin, omuzlarında kamp kurmuşlar. Ve asla daha ileri gidemeyecekler. Orası onların son dinlenme tesisi. Bir daha hiçbir fiziksel özelliği değişmeyecek.

Gözlerini anlatamayacağım, o bakışa dayanamıyorum.

Adını sormak yerine, “Bir oyun oynayalım mı?” dedim. Cevap vermesini beklemiyordum ama verdi: “NEDEN?

Neyin nedenini sorduğundan emin değildim ve bir kız çocuğu tarafından afallatılmak kitabımda büyük harflerle yazmıyordu. Belki bir dipnottu; ama asla daha fazlası değil. Asla değil.

“Çünkü dedim,” burada aynen bu şekilde duraksadım: “… Seni tanımak istiyorum.”

Doğrulup ayağa kalktı. Yarım parça hıçkırıktan sonra, “Ben seni tanımak istemiyorum,” dedi. “Hiçbirinizi tanımak istemiyorum! Ablamı istiyorum, onun yanında olmak istiyorum!”

“Bir ölü, başka bir ölüden hayatı istiyor,” dedim gülerek. Anlamadı. “Önce bunu kabul etmen gerek,” diye devam ettim: “Öldüğünü ve çokça zaman burada kalacağını.”

Düşündü. Kafasının içinde milyonlarca dişlinin dumanlar püskürterek dönüp durduğunu görebiliyordum. Bir, “Neden?”i daha kaldıramazdım. Sormadı. Sustu ve bana baktı.

“Ne oyunuymuş bu?” Hırçın sesinde birbiriyle uyuşmayan onlarca duygunun tanımlanamaz yansıması vardı.

“Gel benimle.”

4. “Güller Bu Sıra Hiç Konuşmuyor…”

O gelmeden önce günlerimizi peynir ekmekle yiyor, ölü kimselere yakışmayacak davranışlar sergiliyorduk. Kötü birer Casper taklidiydik. Bed ya da iyinin hangi tarafında olduğumuza hiç karar veremedik. Sözgelimi bir gün masum insanlara kâbus oluyorken diğer gün evsiz insanlar rahatça uyusun diye garın kilitli odalarını halka açıyorduk.

Haydarpaşa’yı Araf bellemiş, bekliyorduk. O geldikten sonra bekleme kısmına iri bir nokta kondurmayı başarmıştı. Çünkü kız, bu yolla gelenlerin ilkiydi. Biz ya intihar etmiş ya da kazalara kurban gitmiştik. Ama o öldürülmüştü. Bir gün bunu yapmak zorunda kalacağımızı biliyorduk; bazı fırtınalar kurban gerektiriyordu. Bunu nereden bildiğimiz hakkında hiçbir fikrim yok; ancak o sabaha birinin hayatını elinden alacağımızın bilincinde olarak uyanmıştık. (Haydarpaşa, bu sen misin?) Uyanmıştık derken… Uykularımız asla eskisi gibi olmadı. Belki de, yalnızca bir leoparın gördüğü kâbuslardı; daha fazlası değil.

Kız farklı olduğunun farkında mıydı, bilmiyorum. Münir’e kalsa her şey aynen devam edebilirdi. Dilemma, bu konuda elbette ki düşündüğümün aksini düşünüyordu.

Bense onu düşünüyordum.

Ve oyunu.

* * *

Demir ağlarla örülmüş bir tarlaya benzetiyordum orayı. Bazıları şehirlerce, ülkelerce devam ederken bazılarıysa birkaç semt ötede sona eriyordu. Hangisinin hangi makasta, nereye ayrıldığını ya da nerede sonlandığını hiç öğrenemedim. Ama yaşasaydım görmek isterdim.

Elimi neden tuttuğunu sorgulamamıştım. Konuşmaya başladığında, yıllar sonra ilk defa kulaklarım edebiyatla selamlaştı:

“Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırk üç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!”

Didem Madak’tandı bu şiir. Sözde kız arkadaşım, mecazi olarak da olsa bu çocuğun üstüne basmamış mıydı? Patlak bir top gibi içindeki tüm havayı çekip almamış mıydı? Anlaşılan, son nefes verildikten sonra ayakkabı numaralarının hiçbir önemi kalmıyordu.

“Korkma,” dedim. Eğer yaşıyor olsaydım bu cümleye ben varım, diye devam ederdim. Ancak ben var mıydım? Cevabını bilmediğim her soru için gökten bir yıldız kaysa, kısa sürede gecenin de ölümden farkı kalmazdı. Gerçek bir ölümden.

Daha fazla dayanamamıştım: “Oyuna başlamadan önce, bana adını söyle lütfen.”

“Efil,” dedi. “Eftalya Efil.”

İlginç bir isimdi. Ablasının adınıysa hiç öğrenemedim. Bana adımı sormadı.

Memnun oldum, içimden.

Gök kubbede asılı olan milyonlarca feneri işaret ettim: “Onları görüyor musun?”

“Evet.”

“Bana onlarla ilgili bir yalan söyle; ama bu, öyle bir yalan olsun ki buna sadece ben inanayım.”

Bir damla düşündü, “Ne yani, oyun dediğin bu muydu?” dedi ardından.

“Üzgünüm, ben başka oyun bilmem. Ölü olarak geçirdiğim yıllar boyunca yaptığım tek iyi şey yalan söylemekti: Her şey düzelecek, bir şeyler olacak ve çözülüp gideceğiz öylece. Sonlanacak tüm bunlar, hepsi geride kalacak. Kötü bir kâbus bu, şimdi uyanacaksın. Hatta ölmemişsin bile, damarlarında kan var, bedenin sıcacık… Uyanmak üzeresin, bir öğlen şekerlemesi bu, uyanmak üzeresin…

“Vesaire. Zaman başka türlü geçmiyor. Ve zaman geçmediğinde, insan yalanlar söyler. Şimdiyse sen bana bir yalan söyleyeceksin ve ben de sana bir yalan söyleyeceğim. En iyi yalanı söyleyen kazanacak. En fazla inanan kaybedecek.”

Kafasının gittikçe karıştığını görüyordum: “Oyuna başlamadan önce, ikimiz de yalanlar söyleneceğini biliyoruz,” dedi. “Nasıl inanacağız?”

“Komik olma, daha önce hiç yalan olduğunu bildiğin halde söylenenlere inanmadın mı? Belki yalnızca çok sevdiğin için, belki de inanmaktan başka hiçbir seçeneğin olmadığı için… Ama lütfen, şimdi gelip de bana, ‘Yalan olduğunu bildiğim bir yalana inanmadım!’ deme. Sana inanmam.”

Güldü ve ben de onunla birlikte güldüm. Bu nasıl bir olgunluktu, Tanrım! Ölmek insanı olgunlaştırıyordu. Gar köşesinde kesik kesik ağlayan o küçük kız gitmiş; yerine yarım asırlık bir hayalet gelmişti. Umutla kızın cevabını bekliyordum, söyleyeceği yalana -o ne söylerse söylesin- bütün kalbimle inanmaya hazırdım. Dilemma’dan, Münir’den, gardan, raylardan… her şeyden vazgeçip yalnızca tek bir yalana inanmak istiyordum ve aslında yapmak istediğim şey; elimdeki tüm yalanları silip yepyeni bir yalana inanmaya başlamaktı.

Böylece tüm dünyam değişecekti. İskambil kâğıtlarından kurduğum bu koca evren başıma yıkılacak ve ben, tek bir kâğıdın üstünde okyanusları aşacaktım. Ta ki bir gerçeğe çarpıp dalgaların arasında yok olana kadar… Beklediğim o gerçeğe, çeşitli dinlerde ve mitolojilerde “kıyamet” deniyordu. İnandığım tek gerçek o: Dünyanın son günü.

Öksürerek dikkatimi üzerine çekmeye çalıştı, gözlerimi ona odakladığımdaysa yalanını kustu:

“Bir gün gökteki tüm bu yıldızları kıskandıracak kadar aydınlatacaksın dünyayı. O gün geldiğinde, sana da bir yer açacaklar aralarında.”

Bu öyle bir yalandı ki ona söylemek üzere düşlediğim her şeyi uçurdu aklımdan. Geriye boş bakışlar ve boş bakışlar ve boş bakışlar kaldı. Ben, hepsinin sahibiydim.

Bu mümkün olabilir miydi? Bir gün ben de orada…

Oyunu başlamadan kaybetmiştim anlaşılan. Geceyi kapatmak istedim, Didem Madak’tan:

“Bir gül, bir güle derdi ki görse

Yalan söylüyorum

Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.”

Gözlerini yıldızlardan indirdi: “Ben kazandım.”

Evet, o kazanmıştı. Derin bir iç çekti: “Çünkü güllerin konuştuğunu biliyorum,” dedi. “Onlar asla susmaz.”

5. Cehennemden Bir Gece Çaldım*

Eftalya Efil’in söylediklerini düşünüyordum: “Onlar asla susmaz,” demişti. “… Sana da bir yer açacaklar aralarında.” Neye inanmak istediğimi bilmediğim zamanlarda, sıkça yaptığım gibi Münir’e başvurdum.

“Bunun bir çözüm olacağına inanıyor musun?” dedi.

“Bilmiyorum.”

“Eğer bu bir çözümse, sence bize ne olacak?”

Onu da bilmiyordum.

“Her şeyi değiştirmekten bahsediyorsun ancak hiçbir fikrin yok.

Hayır, çok fazla şey biliyordum: “Haklısın.”

“Bu kötü bir fikir.”

Mesela bunu adım gibi biliyordum.

Ve konuşma, aslında başından beri beklediğim o cümleyle bitti: “Düzeni bozmak istemeyiz.”

Başımı salladım. Birisi size düzeni bozmamanız gerektiğini söylerse, başınızı sallamalısınız. Ve eğer, birisi size, “Sen tanrı mısın?” diye sorarsa, ona, “Evet!” demelisiniz.

Evet!

(İyi de, kimse sormamıştı ki?)

* * *

Dilemma ile el ele, güneşin batışını izliyorduk. Efil neredeydi, bilmiyorum. Onu oynadığımız oyundan beri yalnızca iki defa görmüştüm. Tatsız gözüküyordu; pek konuşmadık. Ama gözlerinde inanç vardı.

Vakit tamamdı. Tanrı güneşi bir kamp ateşi gibi söndürdü ve benim sıram geldi:

“Sevgilim?”

“Evet hayatım?”

“Kıyamet ne zaman kopar, biliyor musun?”

Benim küçük oyunlarımdan birisi sanmıştı bunu. Biraz düşünüyormuş gibi yaptı. Suratına sevimli bir ifade yerleştirdi. Ve cevap verdi: “Artık beni sevmediğin zaman mı?”

“Ah…” dedim yapmacık bir üzüntüyle. “Hayır.”

Öyle ki belki de daha pohpohlayıcı bir cevap beklediği için şaşırmadı bile. “Ya… Ne zaman koparmış?” Gülüşünde ve gözlerime bakışında renksiz bir gökkuşağı vardı. Biraz… ölüceydi.

Cevabımla piç ettim gülüşünü: “Haydarpaşa yandığı zaman!”

Hiçbir şey anlamamıştı. Kahkahalarım ona tecavüz ediyor bense deli gibi gülüyordum. Çığlık çığlığa.

Güneş yattığı yerde rahatsızca kıpırdandı ve ben… Puf!

* * *

Ve ben… Güneşle yıldızları birbirine düşürdüm. Haydarpaşa Garı cayır cayır yanarken yeniden hissedebilmenin tadına varıyordum. Alevler mutlu sonla biten masajlar gibi keyiflendiriyordu beni. Elimi tutan Eftalya Efil’e baktım. Gözleri parlıyordu. Uzakta Dilemma’nın çığlıklarını duyuyordum; Münir bir bankta sessizce oturuyordu. İnsanlar karınca sürüsü gibi kaçışmaktaydı.

Cehennemden bir gece çalmıştık. Alevler içerisinde, Efil tek bir mısra okudu: “Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.”

Ona inandım. Tanrı eğer bu inancımın kuvvetine şahit olsaydı; kıskançlığından kıyametleri koparabilirdi. Durun biraz! Sanırım bu zaten, Haydarpaşa için kıyamet vaktiydi!

Çözüldüğümü hissediyordum. Efil efil…

Çözüldüm ve uçup gittim.

Kıyamet koptuğunda, size soru soracak kimse kalmayabilir. Ama siz, sonsuzluğa en güzel cevabı verme şansına sahipsinizdir:

“Evet!”

* * *

Buradan çok küçük gözüküyorsunuz. Oysa… oysa gölgeleriniz devasa!

*: 28 Kasım 2010 Haydarpaşa Tren Garı Yangını.

SON

 16 Ekim 2011

Bir Yorum Yap