Gölgelet: Kurşun Asker | Öykü

1. Hunim Var Benim

Merhaba.

Vakit az. Çabuk davranmalıyım. Hastabakıcılar her an gelebilir. Peşinen anlaşalım; ben bir deliyim. Öğle yemeğinde verilen elmamı, bir huniyle takas ettim. Kendisi şu an başımda. Her şey tastamam yani.

Neden burada olduğumu anlatmak zorundayım. Bir zamanlar aklımın olduğu yerde esen kaos rüzgârları, bana bunu yapmamı emrediyor.

Basit şeylerle başlayalım: Adım Defne Dilemma. Otuz dört yaşındayım. Bakireyim. Bir zamanlar öğretmendim. Şimdiyse deliyim. Sakin olun, sizi ısırmayacağım. Sadece insanların önüne gelen sıfatların ne kadar kolay değişebildiğinden bahsetmek istemiştim. Dün ak, bugün kara. Kime ya da neye göre? Vakit kaybetmemeliyim, bu sorulara kendiniz cevap bulun.

Akıl hastaneleri ürkütücü yerlerdir. Hastalarıysa daha ürkütücüdür. Hastabakıcılar yer yer sağanak yağışlı olsa da, genelde tekdüze bir şekilde kuru bir hava yaratırlar. Yine de şiddet görmedim dersem yalan olur. Bu cümleleri, kalemin ve kâğıdın bulunduğu -ulaşabileceğim- yegâne oda olan Doktor Ruhi Bey’in odasından yazıyorum. Kendisi hastalarla iç içe olmayı seven bir manyak. O da bizden, biliyorum. Belki de alt devrelerin, bizi yönetenlerin arasına soktuğu bir ajan. Burada yeni sayılırım, işleyişi pek bilmem.

Hastalara kalem teslim edilmez. Sanki sivri ucunu bir yerlerimize sokacağız. İnsanları anlamak güç. Neticesinde şu an bir kalemim var ve davranma zamanı. Ayrıca ya içinizdeyken kırılıp kalsa, o zaman ne olacak? Her neyse.

Belki bunları yazdıktan sonra yakarım, belki de çiğner yutarım. Sonunu göremediğim bir yoldayım; görebildiğim tek şey, anlatmam gerektiği.

İşte başlıyorum.

2. Kurşun Asker

Sıradan günleri severdim. Genelde sıradan olaylara gebe oluyorlardı. Basit bir anlayışım vardı; gözden uzak ol, ziyaretçin olmasın. “Şimdi sen nasıl öğretmensin?” diyenleriniz olacaktır. Çok da parlak bir öğretmen değildim zaten. Sadece anlatmayı ve öğretmeyi seviyorum ve karnımı da doyurmam gerek.

Hafta sonuydu. Yani sakinden de sakin bir gün olmalıydı. Sapsakin. Köküne kadar sakin. Bu kelimeye neden bu kadar vurgu yaptığımı birazdan anlayacaksınız.

Çünkü kapım çalmıştı. Dairemin zilini on yıldır toplamda on defa duymamışımdır. Bir türlü alışamadım şu sese. Ve huzursuzluk maratonum da böylece başladı bittabi. Yüzüme en huysuz maskemi yerleştirdim -ki bunda hiç zorlanmadım- ve kapıya yöneldim.

Delikten baktığımda kimseleri görememek içime su serpti. Belki de sadece yanlış alarmdı. Yine de kapıyı açıp dışarıyı kollamakta fayda olacağını düşündüğümden kapıyı şöyle bir araladım. O aralayan aklıma -hazır yerindeyken- tükürseydim keşke. (İnanın şimdi çok arıyorum, sırf bu eylem için.)

Elbette ki yerde bir paket vardı. Şahsıma gönderilmişti: Defne Dilemma. Utanmasalar gazete kâğıdına saracaklardı herhalde. Bu, kesekâğıdından fazlasını andırmıyordu insana.

İçeri aldım; alternatifim yok gibiydi. Salona geçip paketi masaya yerleştirdim ve uzun dakikalar boyunca dik dik bakıştık. Adımın ve soyadımın baş harfleri epey dramatik yazılmıştı. Çok afili bir film afişi gibiydi; benim afiş de anca kesekâğıdından olurdu zaten.

Hayatın bana layık gördüğü şeylere alıştığımdan, yadırgamadım. Bakışma seansımızın sonunda nihai karara vardım: O paketi açacaktım.

Büyük bir sürpriz mi?

Henüz beni tanımadığınız için, bu soruya, “Hayır lan ne alakası var!” diyeceksiniz. Çok alakası var ayol. İzlemeye devam edin.

Yırtmadan -belki ileride birilerine bir şey hediye etmem gerekirse kullanırdım- açtım paketi. Bu sefer de bir kutu çıkıvermişti karşıma. Sürekli açacak bir şeyler bulmak sinirlerimi hoplatıyordu. Açıyoruz, açıyoruz, açıyoruz… Ve en sonunda içinden çıkan sadece hiçlik oluyor. Sanırım içine havayı zapt etmek için bunca çile. Yani hayatın özeti.

Ama yok, bende o bal da olmadığı için kutum dolu çıktı. Tam Hamdi Bey’in ağzına layık bir şekilde, 500.000’lik bir kutu üstelik. İçinde elinizin körü vardı.

Diğer bir deyişle: Kurşun asker.

Haricinde ne bir not, ne de bir imza. Gizli bir hayran mıydı? Saçlarımı şöyle bir savurdum. Herhalde bir ibneydi. Güzel bir bayan değildim ve pekâlâ erkek sanılmış olabilirdim.

Gururum okşanmalı mıydı? Ben de bir gün okşanacak mıydım? O sırada bu kadar aptal sorular üretebilen bir beyne sahiptim. Belki de o zamanlar deli, şimdiyse en az sizin kadar akıllıyım.

Artık bunun bir önemi yok.

Kurşun asker orta parmağım uzunluğunda ve dört santim kalınlığındaydı. Pis, hacıyatmaz bir görüntüsü vardı. Hain tabanı yüzünden ne olursa olsun yere devrilmemekte ısrarcıydı.

Elime alıp inceleme cesareti gösterdiğimde -bunun saatler aldığını söylememe gerek var mı?- bir yüzünün olmadığını fark ettim. Siyah, kırmızı bir üniforması, kahverengi omzuna astığı bir tüfeği vardı. Başındaysa sevimsiz bir kastet: O da siyah.

Kimin gönderdiğini bulamayacağımı fark ettiğimde, askere gösterdiğim ilgi de sona erdi. Son bir kez daha göz gezdirdim ve bunu sözde muzip bir şaka olarak kabul edip vitrinime koyuverdim.

Artık kitaplarıma dönebilirdim. Bir öğretmen kitap okumalı. Yalnız bir öğretmen daha fazla kitap okumalı. Bütün yalnızlar kitap okumalı. Arada bir de yazmalı; tabii aklı yerindeyken. Ben azcık geç kaldım gibi. Heyhat yaşam da bir geç kalmışlıklar zinciri… Her geç kalış, bir öncekisine kenetli ve bağımsız bir birey gibi düşünülemez. Belki de en başında geç kalmasaydım; bu zincirin oluşmasını engelleyebilirdim.

Ama insanlar geç kalır. Oyunun kuralı böyle yazılmış.

Sözü dağıtmadan o gün olanlara dönelim.

O gün belki de sıradanlığımın bozulmasına verdiğim bir tepki olacak ki, gece günü söndürüp hasıraltı edene kadar kitap okudum. Sadece bir defa çişe -gözüm vitrinden ıraktı- ve bir defa da ışığı açmak üzere kalktım. Sadık Yemni büyük yazardı. Velhasıl romanı (Muska adlı kitabı) sonlandırdıktan sonra kalkıp yatmayı akıl edebildim. Saat gece yarısına yaklaşmıştı ve benim gibi kadınlar için bu, “Uu geç kaldın anam!” demekti.

Gittim ve yattım. Kurşun askerim aklımdan çıkıp gitmişti.

3. Yüzsüz Herif

Uyandığımda yeni günün ilk ışıkları perdede açtığı gediklerden odama süzülmekle meşguldü. Esnedim ve gerindim, huzurluydum. Hatırlanamayan rüyalar eşliğinde geçen sessiz sakin bir uyku sonucunda dinlenmiş olarak uyanmak; hangi insanı huzursuz kılabilirdi ki?

Doğrulup yataktan çıkmak üzereyken gözlerim onunla buluştu. Hemen komodinin üzerindeydi. Yüzsüz şey fersahlarca yolu aşıp burnumun dibine gelmeyi başarmıştı. Sizden bir şey saklamayacağım: Ödüm patlamıştı.

Tir tir titreyerek yatağın öbür ucundan kalkıp pencereye doğru yanaştım. Her türlü yardım çağrısı için genzimi pırıl pırıl temizlemiştim. Kâbuslarda ne zaman çığlık atmak isteseniz, sesiniz çıkmaz; yardım isteyemezsiniz. Böyle bir şey yaşamak istemiyordum; bilirsiniz. Eminim en az bir kere siz de görmüşsünüzdür öyle bir kâbus.

Lâkin kurşun asker benim patlayan ödüm, parıldayan genzim yahut titreyen çenemle gram ilgilenmiyor gibiydi. Aslında hâlâ uyandığımda durduğu yerde duruyordu. Zerre hareket taneciğinden yoksun bir şekilde.

Mantıklı bir şekilde (Ah ah…) düşündüğümde, gecenin bir yarısı uyanıp askeri oraya kendimin koymuş olabileceği kanısına vardım. Ve bu hiç de kısa sürmedi. Zaten taşmak üzere olan mesanemin verdiği alarmla soluğu tuvalette aldım. Rahatlamış vaziyette yatak odama döndüğümde askerin hareketsizliği beni daha da rahatlattı.

Dokunmaya cesaret edebildiğimde alıp vitrindeki yerine yerleştirdim. Her şeyim bitmiş bir de uyurgezerliğim mi başlamıştı? Buna kafa yorarak yaptığım bir kahvaltıdan sonra çıkıp okula gittim.

Olaysız bir günün ardından eve geldiğimde ilk işim kurşun askerimi kontrol etmek oldu. Herif yerindeydi. Yavaş yavaş gevşemeye başladım ve tıpkı askeri kimin gönderdiğini merak edişimi unuttuğum gibi; sabahki olayı da unutuverdim. Akşam yemeği ve güzel bir kitap seansından sonra -hayır, televizyon meraklısı değildim- gidip yattım.

Ve elbette yatmadan önce Yüzsüz Herif’i kontrol etmeyi ihmal etmedim. Vitrinde aynı umursamazlıkla durmaktaydı. Tırnağımın ucuyla şöyle bir ittirdim. İleri geri sallandı; düşmek bilmiyordu. Pis hacıyatmaz.

Sonunda sabit durdu. Bu sefer ek olarak salonun kapısını da kapatmıştım. Ve yatak odamın. Komodini de yatağımdan bir metre öteye ittirivermiştim.

Yukarıda unuttum mu demiştim? O ana kadar ben de öyle sanıyordum. Uyku ansızın geldi ve ben de hiç bekletmeden kollarına girdim. Kolları arasına girdiğim tek şeydi uyku; eşime sadık kalacaktım.

Sabaha kadar uyudum.

4. Gölgesizlik

Yine oradaydı. Komodinimin hemen üzerinde. Geçen sabah olduğu gibi. Bu sefer aynı ödlek tepkiyi vermedim ama içimin buz kestiğini söylemem gerek. Onu alıp salona götürdüm, yatak odası bana çok mahrem geliyordu. Onun burada olmaya hakkı yoktu, ama Yüzsüz Herif ısrarla odamda çadır kurmakta kararlıydı.

Bu sefer kahvaltıyı falan es geçip oturdum ve onu izledim. Arada bir -tırnağımın ucuyla- dokunuyor, verdiği tepkilerde bir anormallik arıyordum. Neden sonra bir şey fark ettim: Herifin gölgesi yoktu! Hangi açıyla durursa dursun, bir gölge oluşturmuyordu düzlemde.

İnanılmaz derecede rahatsız edici bir duyguydu. Var olan her şeyin gölgesi olurdu ve benim küçük eşlikçimin bundan mahrum kalmasının başka bir sebebi olmalıydı. Ya hiç var olmadıysa? Bir hayalden ya da bir illüzyondan mı ibaretti? Bunu açığa kavuşturmalıydım. Yüzsüz Herif’i avcuma aldım ve daireden çıktım.

Kapı komşum Hümeyra Hanım şeker bir kadındı. Yetmişli yaşlarının sonunda olmasına rağmen, var olan her şey üzerine anlatabileceği milyonlarca anısıyla daima kaçmam gereken insanlar listesinde birinci sıradaydı.

Yine de kapısını çalıyordum işte, Allah kimseyi düşürmesin. Bu sırada kurşun askeri de gömleğimin cebine sıkıştırmıştım, yalnızca yüzsüz başı görünmekteydi. Hümeyra Hanım bu detayı fark edeceğinden adım gibi emindim.

Kapı açıldı, bir fincan şeker istedim. Beni gördüğüne şaşırmıştı ama bozuntuya vermedi. Ayaküstü biraz muhabbet ettik. Ben bu arada ısrarla ilgisini göğsümün hemen üstündeki cepte bulunan kurşun askere çekmeye çalışıyordum. Cebin olduğu bölgeyi hart hart kaşımam bile hatunda en ufak bir alaka göstertmedi.

El mecbur görmediğine kanaat getirdim. En sonunda elimi cebime attım ve, “Hümeyra Teyze, şekerin karşılığında sana bunu vermek istiyorum. Küçük bir iyiliğe yanıt,” dedim. Kurşun asker avcumdaydı. Kadın elime baktı, yüzünü buruşturdu.

“Benimle dalga mı geçiyorsun?” dedi. Ve ben, acı gerçekle tanıştım, ona göre elim bomboştu. “Affedersin,” gibi bir şeyler mırıldanıp daireme döndüm. Bir fincan şekeri çöpe döktüm.

Yüzsüz Herif aynı zamanda gölgesiz de çıkmıştı. Ve bu onu “yok” ilan ediyordu. Olmayan bir şey kapıma bırakılmıştı. Olmayan bir şey ikidir yatak odamı ziyaret ediyordu. Olmayan bir şeye dokunuyor, onun şaşmaz bir şekilde yere düşmeyişini izliyordum. Delilik tohumları tam olarak burada atıldı sanırım.

Ondan kurtulmalıydım.

5. Muaf Olduğum Sualler

Gölgeden mahrum bir ‘varlığı’ nasıl elden çıkarabilirdim? Atsam atılmaz, satsam satılmaz bir konumu vardı. Uyandığımda yeniden yatak odasında olmasını istemiyordum. Onu gölgelere boğmalıydım. Ve bunu yapabileceğim tek bir yer vardı: Tavan arası.

Yıllardır bu apartmanda oturmaktaydım. Anne babamdan kalma burası. Onlar vefat edince bu küçük dairede tek başıma kalmaya başlamıştım. Hayır, şikâyetçi değilim, hiç olmadım. Bana yetiyordu. Hayatımın hudutları okul, apartman ve dairem ile sınırlıydı. Bunlar kalın çizgilerle çizilmişti. Çizgileri aşmak içinse kitaplara ihtiyaç duyuyordum. Gülünç miktardaki öğretmen maaşımla temel ihtiyaçlar haricinde aldığım tek şeydi onlar.

Yani fazla tercihim yoktu. Yüzsüz Herif’i bu evde bir yere koyamazdım. Okula saklama fikrini de baştan çizmiştim; herhangi bir çocuğa musallat olursa çok üzülürdüm. Geriye apartmanın en kuytu kısmı olan tavan arası kalıyordu. Oraya genelde kimsecikler uğramazdı. Ben de henüz çocukken yine bir şeyler saklamak için girmiştim yalnızca. Ne sakladığımı şimdi anımsamıyorum bile; demek ki iyi saklamışım.

Yine de o karanlık yere dönme fikri midemi bulandırıyordu. Başka çarem olmadığına göre, buna mecburdum. Bir sabah daha mahremiyetim işgal edilmeyecekti. Buna izin veremezdim.

Kurşun askeri kaptım ve tavan arasının yolunu tuttum. Altı katlı apartmanın son katı nicedir boştu; nedense kimseler taşınmak istemiyordu. Kapıcıdan rica ettiğim anahtarla o izbe yere girişimi yaptım.

Yıllar sonra ilk defa besmele çekiyordum. Allah affetsin. (Gerçi, deliler muaftı değil mi sorgudan, sualden?)

Toz bulutuyla karşılaşmak beni sevindirdi. Demek ki tahmin ettiğim gibi uzun zamandır ziyaret edilmemişti. Pek çok komşum zaman zaman gelip kullanmadığı eşyalarını istiflediği, unutulmuş bir depoydu burası. Unutulduğu bile unutulmuştu belki de.

Elektrik düğmesini bulmakta zorlandım. Yerini hatırlamıyor olmak şaşırtmadı. Nihayetinde odayı ışıklandırdığımda tam tahmin ettiğim gibi bir manzarayla karşılaştım.

Kullanılmayan, eski püskü dolaplar, kanepeler, sandıklar, koliler… Sayısız eşya, oraya buraya saçılmış sahipleri tarafından hatırlanmayı bekliyordu. Işıkları kapattığımda küçük pencereden girecek ay ışığının, tavan arasını nasıl gölgelere boğacağını düşünerek hevesleniyordum. Gölgesizliği gölgeyle susturacaktım. Ya hiçliği sonlandıracak, ya da onu gölgeye kavuşturacaktım. Böylece yok edilebilirdi.

Ona layık gördüğüm yer: Ucuz bir sandığın dibiydi. Sandık kilitli değildi ama Yüzsüz Herif’i içine tıktıktan sonra üzerine -sessizce- devirdiğim dolap; en hakiki kilitten daha işlevsel olacak gibiydi.

Nefes nefese kalmıştım ama buna değmişti. Tavan arasının ışığını söndürüp mimarı olduğum manzaraya bir de karanlıkta baktım. Ay yoktu ama yıldızlar ve dışarıdan gelen şehrin kirli ışıkları; odayı yeterince gölgeye boğuyordu.

Yüzsüz Herif şimdi belki biraz yüze ve biraz da gölgeye kavuşabilirdi.

Daireme dönerken huzurluydum; tavan arasının -kilitlemiştim bittabi- anahtarını kapıcıya teslim ettiğimde o gece rahat bir uyku çekeceğimden emindim ve sabahımın da ‘sıradan’ olacağından…

6. Mutluluk Avansı

Aynen hayal ettiğim gibi bir gece geçirdim. Dokunsanız sakinlik fışkıracak, delip geçecek sesi ve onu sessizlikle ödüllendirecek. Ve daha kutlu bir haberle uyandım: Mahremiyetim delinmemişti. Komodinimin üzeri geceden koyduğum su bardağı dışında temizdi.

Yüzsüz Herif olması gereken yerdeydi. Huzurlu bir soluk verdim, kendimi iyi bir kahvaltıyla ödüllendirmeliydim. Doya doya yedim, içtim. Okul muazzam derecede keyifliydi.

Gece indi. Kurşun asker hâlâ yoktu. Kitap okumak için salonun kapısını araladığımda, gözlerim sinsice vitrine yöneldi. Yoktu. Koltuğuma oturdum ve kitabımın sayfalarını araladım. Yoktu.

Düzenli olarak her elli sayfada bir kontrolü adet haline getirdim. Benden başka kimsecikler yoktu.

Fakat bir şey daha fark ettim. İçimde bir ‘eksiklik’ hissi vardı ve tarif edemiyordum. Yüzsüz Herif’in yokluğundan rahatsızlık duyacağımı sanmıyordum. Öyleyse neydi bu yokluk hissi?

Kalkıp banyoya gittim ve aynada kendimi uzun uzun inceledim. Her şey olağan gözüküyordu. Belki biraz bıyıklarımı almalı ve en kısa zamanda da koltuk altımı tıraş etmeliydim. Onun dışında her şey tıkırındaydı. Hem… O da yoktu.

Lâkin sorunu fark etmem daha uzun sürmedi. Banyodan salona geçene kadarki kısa koridor yolculuğu beni acı gerçekle tanıştırdı: Şahsımın gölgesi yer yarılmıştı da yerin içine girmişti.

Bildiğiniz yoktu efendim!

‘Zafer’ kazandığınızı sanmanızın hemen ertesinden gelen, boşluğa düşme hissinin yarattığı mide krampını bilir misiniz? İşte oydu içimde peyda olan. Dünyanın bana verdiği kısa mutluluk avansı, daha fazlasıyla birlikte geri alınmıştı. Şimdi ben de, o kurşun asker gibi silinmiş miydim dünyadan?

Suçum neydi?

Memo Tembelçizer’in “Ben Bir Eşşeğim” köşesinde, Memo’nun eşek olduğunu fark ettiği anlardaki karikatür karelerine benzemiştim. “İnanır mısınız, o halde fırladım dışarı!” diyesim geldi. Okuyan bilir.

Dışarı fırlamadım, bilakis kendimi yatağa attım. Ağlamadım, bilakis gülüyordum. Şakanın komik olması değil, boyutuydu beni kahkahalara boğan.

Sanırım ipler o ara tamamen koptu. Tam emin olamıyorum. O geceden son hatırladığım son şey bu.

Gözlerimi burada açtım. Bakırköy’de. Gayet gömleğim falan, tam tekmil hazırdım yeni dünyama. Sorgulamadım, sanırım o ilk günler ciddi ciddi ‘deliydim’.

Sağlık olsun.

7. “Size Deli Olmadığınızı Düşündüren Ne?”

Üzerinde uzun uzun düşündüm. Hatayı nerede yapmıştım? Neden cezalandırılmıştım? Cevap herhangi bir gece, gölgelerle geldi.

Odamdaydım, henüz yeni dinginleşiyordum. Yine de gölgeler beni delicesine korkutuyordu. Bir gölgem hâlâ yoktu; yine de doktorlar beni görebiliyordu. Ve diğer hastalar da öyle. Onlara göre dediğim pek bir sorun yaratmıyordu. Ya da o konuyla ilgili dediklerimi duymuyorlardı bile.

Bu ‘var olmama’ durumu yalnızca gerçek olmayanlar için mi geçerliydi?

Sağ olsun Gölgelet kod adlı bir yaratık; tüm sorularımı yanıtladı. Yani, birçoğunu. Yine uyuyamamıştım; dolabımın uzayan gölgesine ‘delicesine’ bakışlar atıp duruyordum. Sonunda gölgeler canlandı. Hayal görmediğimi adım gibi biliyordum. Tutunabileceğiniz pek az şey kaldığında, bazen sadece isminize tutunursunuz. Ursula Le Guin de buna inanıyor. Bir insanı kontrol etmek için, yalnızca gerçek ismini bilmeniz yetebilir…

“Defne Dilemma,” dedi, canlanan gölge. İki sarı gözden ibaretti, dolabın gölgesinden bağımsız durmuyordu.

Yanıt veremedim.

O da bir süre konuşmadı. Güçlü ve soğuk bir sesi vardı. Asla sevgi sözcükleri fısıldayamayacak bir ses.

“Sıra sana geldi. Daveti kabul ettin. Gölgen artık bizimle. Karşılığında aklını yitirmense bizim sorumluluğumuzda değil; yine de bir istisnasın. Delirmeseydin, silinecektin.”

Onu anlamıyordum. Delirmişim de iyi mi olmuştu?

“O gece aklına mukayyet olmayı becerebilseydin; ruhun da silinecekti bu diyardan. Kurşun Asker gibi kimsecikler tarafından görünmeyecektin.” Güldü. “Şanslısın velhasıl.”

Yöneltebileceğim tek bir soru varmış gibi hissediyordum, yaptım: “Neden ben?”

O da tek bir soruya yanıt verecekmiş gibi aceleciydi zaten, önce bir gözü yok oldu: “Neden bir başkası olsun?”

Ve diğer gözü de silindi böylece.

Bir başımaydım; adrenalin hormonum dinginleştiğinde korkum da ağır ağır kalktı üstümden. Olaylar yerine oturmuştu. Bilinmezlik adlı iblis fare içimi kemirmeye ara vermişti.

Adının Gölgelet olduğunu nerden bildiğimi bilmediğim bu yaratık, bana çok önemli bir şey fark ettirmişti: Kimsenin, kimseden bir farkı yoktu. Bugün ben, yarın siz. Bir günse hepimiz…

Aklımın dizginlerini elimde tutabilseydim, şu anda yoktum. Peki şu an çok mu mutluyum?

Karnım aç. Huniyle elmayı takas etmeseydim keşke.

Bir gün buradan çıkacağım. Ve eğer hâlâ oradaysa Yüzsüz Herif’i tavan aramdan kurtaracağım. Onun varlığı yoka dönüşecek. Yeniden.

Benim yarı varlığımsa tamamen sönecek. Sonrasında ne olacağını umursamıyorum; akılsızlık en büyük handikap.

Ama önce buradan çıkacağım. Tabii biraz akıllı numarası yapmam gerek. Çoğu zaman, sizin yaptığınız gibi.

Şimdi burada olmam, bir zamanlar orada olmadığım anlamına gelmez. Ayağınızı denk alın. Ve huninize sahip çıkın. Allah aşkına, size deli olmadığınızı düşündüren ne?

Sesler duyuyorum…

Geldi lavuk.

SON

Eylül 2010

Bir Yorum Yap